07 Aralık 2022 Çarşamba
Genç Öncüler

LGBT İdeolojisi Üzerine

Genç Öncüler Dergisi'nin Temmuz sayısında Hatice Beyza Demir, "LGBT İdeolojisi Üzerine" başlıklı yazısını kaleme aldı.

LGBT İDEOLOJİSİ ÜZERİNE

 

Annelerin kışlık erzak hazırlığı ile başlar yaz ayları;

Halılar yıkanır, perdeler yıkanıp asılır;

Çocuklar karnelerini alır;

Üniversiteliler muhtemelen bütünlemelere girer;

Herkes gücü nispetinde tatilini ihya eder;

Yaz aylarında herkesin ortak tartışma paydası karpuzun/ kirazın kilo fiyatları olur –idi.

Şimdilerde yaz mevsiminin başlangıcı olan haziran ayını bambaşka gündemler içerisinde tatsız bir şekilde yaşar olduk. Tadımızı kaçırdılar. Eriği kilosu, Doktorlar dizisinin 3890’ıncı kez televizyona verilişi gibi saf ve tatlı gündemlerden koparıldık da fıtrata açılan savaşta kendimizi cephenin ortasında, ateş altında bulduk.

Ahlak gibi büyük ve engin kavramları somutlaştırmak da tartışmak da zordur elbette. Ahlakın kültürden kültüre, dinden dine, yöreden yöreye farklılaşabileceği ve farklı veçhelerinin olabileceği tartışmasız bir gerçektir. Bizim de asıl meselemiz ahlakı derli toplu tanımlamak değil; zaten sabiteleri Kuran-ı Kerim ve hadislerce belirlenmiş ve çerçevesi ilahi olarak çizilmiş olan İslam ve insan ahlakının başına gelenleri anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmaktır.

“Yaptıkları kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı. Oysa yaptıkları şey ne kötü idi.” (Maide Suresi 79. Ayet) buyuruyor Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de. Ayeti daha iyi anlamak için Ashab-ı Sebt’i hatırlatmak gerekiyor. Ashab-ı Sebt, Mısır ile Medine-i Münevvere arasında Kızıldeniz kenarında Medyen şehrinde yaşardı. Sayıları 70 bin civarında olan bu ahaliye Cumartesi günleri ibadetten başka bir şey yapmak haram kılınmıştı (avlanmak da dâhil). Onlar da avlanmamak üzere Davud –aleyhisselam-a söz vermişlerdi. Diğer yandan Cumartesi günleri balığın da imtihan sebebiyle artması nefislere ağır gelmiş; şeytan onlara avlanmanın serbest olduğunu, aslında yalnızca yemekten men edildikleri şeklinde vesvese vermesi üzerine Ashabı Sebt şöyle vaziyet almıştı:

  1. Kısım; Allah’ın emrine muhalefet ederek balık tuttular. Hem yiyip, hem de sattılar. Bunlar cumartesi günü ağ atarlar, pazar günü de çekerlerdi.
  2. Kısım; balık avlama günahına girmediler, fakat emr-i ilâhîye uymayanlara da karşı çıkmadılar. Yâni ilâhî emrin çiğnenmesi karşısında sessiz kalıp herhangi bir ikaz ve nasihatte bulunmadılar.
  3. Kısım ise; hem ilâhî nehye riayet ettiler, hem de cumartesi günü yasağını çiğneyenlere ikaz ve nasihatte bulundular. Sükût edenlere de susmakla doğru yapmadıklarını söylediler. Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker vazîfesini yerine getirdiler.

Sükût edenler, kendilerini ikaz edenlere: “Helâk olacak kavme niçin vaaz edip kendinizi yoruyorsunuz? Emeğinize yazık!” derlerdi. Emr-i bi’l-ma’rûfta bulunanlar da: “Biz, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda mesul olmamak, mazur olmak için böyle yapıyoruz!” diye cevap verirlerdi. Nitekim günün sonunda avlananlar ve avlanmasa da yasağı delenleri uyarmayarak sukut edenler hep birlikte helak oldular.

Şimdi ise Kuran-ı Kerim’de geçen bu kıssanın akabinde Maide Suresi 79. Ayet, önemle karşımızda duruyor. Yaptıkları kötülüklerden birbirini alıkoymanın ehemmiyetidir aslında önemle karşımızda duran. Bu dinde bireysel ahlak, kitlelerin ahlakına vesiledir, emri bil maruftur bu dinin diğer yüzü. Dolayısıyla yasakları delen veya ahlakı hiçe sayanlar kadar her koyunun kendi bacağından asıldığını zannedenler de hüsrandadır. Son tahlilde kendimiz kadar birbirimizden de sorumlu olduğumuzu unutmamak gerekir.

Bu aralar hayatımızı kuşatan asıl meseleye gelecek olursak; yaklaşık 100 yıldır üzerine çalışılan bir ideoloji olan LGBT “kendince” tekemmül etti ve tüm dünyayı kuşattı. Bunun 5-10 yıllık bir mesele olduğunu düşünmeniz beni üzer sevgili okuyucu. Zira Amerika’da dahi temelleri 1940’lı yıllarda atıldı ve bugünlere getirildi. “Ahlak, kimin ahlakı?” sloganıyla kendine yer bulan bu ideolojinin ahlak tanımazlık ve fıtrat tanımazlık düşüncesi bir ahlaki rölativizm (ahlaki değerlerin varlığını sorgulayan felsefi düşünce) doğurdu. Sabitelerini Kuran, sünnet ve dolayısıyla fıtrattan alan duru ahlakı kabul etmeyen bu ideoloji, savunma olarak örfün ve geleneklerin ahlakı nasıl yozlaştırdığından dem vurdu ve kendine “kendince” haklılık devşirdi. Biz falanca şehrin, filanca beldenin, falanca ailenin ahlakını değil öz İslam ahlakını referans aldık hep. Onlar ise yozlaştırılmış olanı ısıtıp ısıtıp önlere koydular, insanların ahlak pusulalarını şaşırttılar.

1900’lü yılların ilk çeyreğinde Amerika’da eşcinselliği suç olarak kabul edip yasaklayan yasaların bütününe “Crimes Against Nature” denirdi, yani “Fıtrata Aykırı Suçlar”. Bu fıtrata aykırı suçlar, eyaletten eyalete değişmekle beraber ölüm ve hapis cezaları ile karşılık bulurdu. Fıtrat önemliydi; yaratılıştı ve Allah vergisiydi çünkü. Fakat tarihsel süreç içerisinde yaşanan kırılmalar dolayısıyla LGBT ideolojisinin doğum ve yükseliş ülkesi yine Amerika olmuştur. -Bu kırılmalar bir başka yazı dizisinin konusu olabilir, bir dergi yazısına sığmayacak kadar derindir.-

Önümüzün, arkamızın, sağımızın, solumuzun “sobe” olduğu Haziran’lar yaşamaya başladık. Ne yana çevirsek kafamızı, oracıkta LGBT ideolojisinin pompalandığı reklamlar, çizgi filmler, sloganlar, reklam panoları, kıyafet tasarımları, kitaplar, diziler, filmler, sosyal medya propagandaları, yürüyüşler, eylemler ve daha nicelerini görmekteyiz. Pek çok ülkenin büyükelçilikleri eliyle ülkemizdeki LGBT oluşumlarına milyon dolarlık fonlar aktarılmakta ve bu rüzgârın fırtınaya dönüşmesinin arzulandığı görülmektedir. Çok kıymetli bir büyüğüm: “Aşina olmak, aşkı getirir.” demişti, doğruydu da; LGBT ideolojisinin de temel motivasyonu aşina etmekti ki akabinde sevgisini getirsin. Bu ideolojiye dair reklam ve propagandaların temeli de aynı şekilde tekrara dayanıyor. Her yerde görünmek ve göstermek kaygısından ileri geliyor. Sistematik bir aşina etme operasyonundan bahsediyorum. Yeni doğan bebekten 80 yaşındaki bir insana kadar istisnasız her insanın görmeye mecbur bırakıldığı bir ideolojik yapılanma, hem de faşist bir şekilde… Kendini azıcık eleştirenlerin itibarıyla oynayacak, öldürmekle tehdit edecek, işinden attıracak, hayat hakkı tanımayacak kadar faşist bir şekilde… Oysa kendilerine yakıştırdıkları özelliklerden başlıcaları sevgi, hoşgörü ve özgürlüktü (!). Fakat bizim fikirlerimize çok görülen bu özgürlük ne idi?

“Aşk aşktır.” diyor sözüm ona ideoloji. Önemli olan sevmekmiş. Kimin, kimi, nasıl ve ne şekilde seveceğini belirlemek orta çağ zihniyetiymiş. Herkesin aşkına kimse karışamazmış. Cinsiyet denilen mesele tali bir meseleymiş, cinsellik cinsiyetten önce gelirmiş. Bu ideolojide cinsellik; yani hayvani bir dürtü ile her şeyin önüne konan ve hiçbir belirleyicisinin / sabitesinin olmadığı modern insan modellemesi… Bir başka deyişle bu ideoloji, kendini sınırları olmayan yeni bir cinsellik modeli üzerine konumlandırıyor. Cinsiyetlerin atanan kimlikler olduğunu, toplumsal cinsiyet adıyla da toplumun, ailelerin ve iktidar gruplarının yüklediği roller dolayısıyla cinsiyetleri birer “psikolojik duyum”dan ibaret olarak okuyor.  Burada üzerinde önemle durulması gereken nokta LGBT ideolojisinin yumuşak güç olarak kullandığı kavramın “toplumsal cinsiyet eşitliği” olmasıdır. Toplumsal cinsiyet bahsi özellikle Türkiye gibi çoğunluğu Müslüman olan ve İslam inanç esaslarını haiz olan ülkelerde kullanılabilecek en efektif silahlardan biridir LGBT ideolojisi için. Öncelikle toplumların cinsiyet rollerinden uzaklaşması hedeflenir; daha somut bir şekilde örneğin kadınlarda annelik rolleri, babalarda ise babalık rolleri sorgulatılır, söküp atılır ve akabinde cinsiyetlerin birer psikolojik duyumdan ibaret olduğu, kişilere bir şekilde atanmış kimlikler olduğu bastıra bastıra işlenir ve queer teoriye ulaşılır. Nedir Queer teori?

LGBT ideolojisinin cinsiyetleri nötralize ettiği noktadır.

İdeolojinin en çok para döktüğü, insanları kendi tayin ettikleri cinsel yönelimlere göndermeden evvel cinsiyetlerinden koparıp potasında erittikleri gri alan…

Queer teori bir şemsiye kavram… Bünyesinde kendini hiçbir cinsiyete ve cinsel yönelime ait hissetmeyenleri /hissettirilmeyenleri barındıran dehşet bir savaş taktiği…

Bilmem anlatabildim mi sevgili okuyucu? Toplumsal cinsiyet eşitliği aldatmacasından queer teoriye, queer teoriden LGBT ideolojisinin bünyelerdeki tekemmülüne giden bir sapkın yolculuğu özetleme gayretindeyim. Bizler gibi Müslüman toplumlara ilk etapta LGBT demiş olsalardı bugün bu noktaya gelemeyecekleri apaçık bir gerçekti. Afili ve yumuşak; bünyesine kadın hakları gibi mühim kavramları da alarak popüler ve farklı bir edayla suret-i haktan gözükecek bir duruş gerekiyordu. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı bu bakımdan eşsizdi. Bizim camiayı dahi etkiledi, nefisleri okşadı. Özellikle İslam’ın kadına bahşettiği izzetli duruşu kimi örfler marifetiyle elinden alınan kadınları daha da perçinledi. Son tahlilde, LGBT ideolojisi, toplumsal cinsiyet eşitliği kanıksamasından süzülerek zihinlere girmeyi başardı.

Gelinen noktada eğitimde, sağlıkta, okulda, kürsüde, caddelerde, sokaklarda gökkuşağı ile sembolize edilmiş sapkın LGBT ideolojisinin çapraz ateşi altındayız. Fakat geçtiğimiz ay enteresan bir gelişme yaşandı. 17 Haziran’da İstanbul Üniversitesi bünyesinde LGBT ideolojisini yaymakla iştigal eden bir oluşumun “eşcinsellere piknik” çağrısı, içimizden izzetli bir kalabalık yardımıyla püskürtüldü ve iptal edildi. Bu hadise, belki de son 10 yılın meydanlarda kendini gösteren ilk – hak batıl karşılaşması oldu. Emri bil marufu düstur edinen o kıymetli, izzetli kalabalık Maide Suresi’nde geçtiği üzere Rabb’in asla hoşnut olmayacağı sessizlik halinden bizleri kurtardı ve kıyama durdu. Kendine savaş açanları açıkça yaşatmayacağını en faşist haliyle ifade eden bu ideolojiye karşı alınmış en güzel vaziyetlerden biriydi 17 Haziran duruşu… Selam olsun imanına dayanarak korkusuzca dik durabilenlere…

Sevgili okuyucu, aşina edilene ve/ veya dayatılana boyun eğmenin adı özgürlük değil tahakkümdür.

Doğuştan getirdiğimiz güzelliklerimize düşman edilmek, fıtrata savaş açmak gökkuşağı, aşk veya sevgi değil kapkaranlıktır, korkunçtur, sunidir ve maksatlıdır. En başta kendini sevmemektir. Yaratıcının insanlar üzerindeki taksimine razı olmamaktır.

Öz be öz İslam ahlakına dayanarak duruş sergileyen, Allah’ın ipine sıkı sıkı tutunan ve yalnız onun “renkleriyle” boyananlardan olmak gayesiyle…

Hatice Beyza DEMİR