casino maxi

-YAZI DİZİSİ- SULTAN II.ABDÜLHAMİD HAN -1-

Tarih Ağu 18, 2014 0 Yorum

Asım Ebrar YILDIZ*

Abdülhamid’i anlamak, her şeyi anlamak olacaktır.

Necip Fazıl Kısakürek

 

22 Eylül 1842 günlerden Çarşamba. Berat kandilinden bir gün sonra Abdülmecid’in ikinci erkek çocuğu Abdülhamid bir öğlen vakti dünyaya geldi. Kaynaklar Abdülhamid’in zayıf bir vücuda, esmer bir tene ve parlak gözlere sahip olduğunu anlatır. Abdülhamid, annesi Tirimüjgan Sultanın kucağında, yedi gün boyunca her gün beşer nöbet atılan sevinç toplarını dinleyip, babasının yaktırdığı donanma kandillerini izlerken, daha o günlerden diğer kardeşlerinden apayrı ve hususi bir bakışla gözetilmekteydi. Büyüdükçe farklılıkları anlaşılan şehzade, az konuşup, az yemekte, yalnızlığı sevmekte ve kardeşlerinden farklı bir ruh haliyle yaşamaktadır.

Abdülhamid, tarihte yer almış büyük şahsiyetlerin genelinde olduğu gibi çocukluğu boyunca derslerinde ve bilgi mükellefiyetinde sorunlar yaşamıştır. Fakat hayatı boyunca böyle kaldığına dair görüşler ise düpedüz yalan ve büyük bir ahmaklıktır. Abdülhamid’in ilim ve irfana verdiği önem saltanatında yaptırdığı kütüphaneler, hayatı boyunca kitaplara ve gerçek bilgiye gösterdiği ilgi ile açıkça görülmektedir.

Abdülmecid’in diğer çocukları gibi Abdülhamid de batı müziği dersleri almış, piyano ve keman ile besteler yapmış ve hattatlık ile ilgilenmiştir. Genelde akşamları annesi ile vakit geçirmiş, ailesine her zaman büyük bir sevgi duymuş, ancak sekiz yaşına bastığında veremden kan kusarak ölen annesi Abdülhamid’e ilk öksüzlüğünü yaşatmıştır. Annesinin ölümünün ardından Abdülhamid’i, Abdülmecid’in çocuğu olmayan eşi Perestu Hanım evlatlık edinir. Abdülhamid, hayatı boyunca anneden başlayarak, vatandan, tarihten, dosttan öksüz bir şekilde – iyiyle kötünün birleştiği yerde- yaşamıştır ki, sadece bu bile büyük bir nasiptir.

Şehzadeliğinin büyük bir dönemini Tarabya ve Maslaktaki yazlıklarda aynı zamanda da kışlık köşkünde geçirmiştir. Büyük zevklerinden biri at binme diğeri ise yüzmedir. Bir nişancı niteliğinde tabanca atar ve çok iyi kılıç kullanırdı. Hayvanlara ve bitkilere hep ayrı bir gözle bakmıştır. Kuşlarla ve timsah, kartal, maymun gibi doldurulmuş hayvanlarla ilgilidir. Şehzadeliğinin son zamanlarında kelebeklere merak sarmış ve birçok kelebek koleksiyonu yapmıştır. Ayrıca Maslak köşküne Avrupa’dan çeşitli çiçekler getirtmiş ve bahçenin bir kısmını çiçek bahçesi olarak düzenlemiştir. Abdülhamid modern bahçe bakımını Türkiye’ye getiren kişidir.

Sporlara ve hayvanlara olan merakı kadar okumaya olan hevesi de bir hayli fazladır. Avrupa dergi ve gazetelerini tercüme ettirip okumayı sever, tarihe büyük bir ilgi duyardı. Roman okutup dinlemekten hoşlanırdı. Özellikle de polisiye romanlara çok düşkündü.

En büyük meziyeti ise marangozluğudur. Gittiği yerlere özel marangozluk aletleri ile gidip işine devam eder, bunun yanında fildişi kakma, oyma ve süsleme işlerinde de ustadır. Prof. Dr. İlber Ortaylı bir keresinde “Abdülhamid padişah olmayıp marangozluk ve mobilyacılığıyla kalsa dahi çok zengin olurdu” demiştir.

Saray haremine karşı bakışı hep soğuk kalmıştır. Saray haremi onun için tam İslami bir huy ve ölçü gereğince bir yerdir. Çocukluğundan vefatına kadar sade ve şeffaf bir hayat yaşamaya çalışmıştır. Hatta onun sadeliği o kadar keskinmiş ki, düşmanlarının  “Cimri padişah, pinti Hamid” demesine sebep olmuştur. Bu Abdülhamid’in düşmanlarının yaftalamasından başka bir şey değildir. Bu etiketin bize gösterdiği ise; Üstat Necip Fazıl’ın dili ile “Nefsine hasis, vatanına cömert olan Abdülhamid’dir.

Abdülhamid henüz yirmi yaşına basmadan babası saltanatının başında iken ölür. (Annesi gibi verem sebebi ile 26 Haziran 1861’de) Yerine ise Abdülhamid’in amcası Abdülaziz geçer. Abdülmecid döneminden kalan borçlar bir hayli fazladır. Abdülaziz de bunlara rağmen tahta çıkmasıyla birlikte ilk fermanlarını verir. “Valide Sultana mali bütçeden maaş bağlansın ve sultan maaşları artık buradan ödensin”. Halkın ümidi bu padişahtan da kesilmektedir ve üstüne İngiltere’den alınan borçlar ile birlikte mali durumun bu kadar kötü olmasına rağmen (memur maaşları ile birlikte borçların faizleri bile ödenememektedir) padişahın kasasında halen para vardır. Neyse ki padişah, rica minnet ikna edilir ve yalnız kasadan 250 bin altın, bir aylık memur maaşlarının ödenebilmesi için, maliyeye borç verilir. İngiltere’nin üstüne galata bankerleri ve meşhur üç müessese, Bank-ı Osmani-i Şahane, Düyun-u Umumiyye ve bunlara alan hazırlayan Mekteb-i Sultani’nin de eklenmesi ile durum (borçlar ve faizleri kabardıkça) daha kötü bir hal alır. Abdülhamid amcasının saltanatındaki sakat gidişata aykırıdır ve olacakları tahmin etmekle beraber, her ne kadar anlatmaya çalışsa da borçlar artmakta, Balkanlar karışmakta, ihtilal hazırlıkları yapılmakta ve ardından tabiri caizse bombalar ardı arıdına patlamaktadır. Balkan isyanları, Girit isyanı derken Bahtsız Sultan Abdülaziz bakanları tarafından tahtından indirilir.

Abdülaziz’in yerine ise ülkenin başında fazla kalmayacak olan Abdülhamid’in ağabeyi        -ruhunun derinliğinde, çıldıracağı günü bekleyen- meşrutiyet şartı ile tahta çıkan Sultan Murat ve o sıralarda Feriye Sarayında iki bileğini keserek intihar eden (!) Abdülaziz ile birlikte -ki Abdülhamid kendi hatıralarında amcasının intihar değil cinayet sebebi ile öldüğünü belirtmiştir- deli padişah, şaşkın hükumet, bunak eskiler, aptal yeniler, Siyonist bankalar, hayalbaz aydınlar, nankör milletler, vurdumduymaz aşıklar ve bu manzarayı seyreden yeni veliaht Abdülhamid. Abdülhamid artık olgun ve bilgin bir genç adam olmuştur.

Mason markalı ilk Türk Hükümdarı olan Sultan Murat üç aylık saltanatından sonra -ruh sağlığı bozuklukları ve böyle bir kişinin neler yapabileceği görülünce- umutların suya düşmesi ile birlikte tahtından indirildi. Ve bundan öncekilerde olduğu gibi sıradaki kişi getirildi. Her ne kadar herhangi bir kurtuluş çaresi gözetilmeden getirilse de doğruların bile yanlışlara sebebiyet verdiği bu zaman da bir yanlış doğruya sebebiyet verdi ve Abdülhamid tahta çıktı.

Sevapları ve günahlarıyla, her ne kadar Sultan II. Abdülhamid Han bütün amellerinde tekzip edilip, arkasından lanetler okunup “Kızıl Sultan” olarak anılmaya layık görülse de eğer Sultan Murat tahtta kalsaydı belki de 1918 felaketi başımıza 1876 yılında gelmiş olabilirdi ve ülke daha kötü bir hal alabilirdi. Sultan Murat’ın saltanatı bu geleceği gösteriyordu. Ve de tarih, ileriki yazılarımızda göreceğiz ki, olayları hiç de olduğu gibi yazmıyordu. Devleti böyle bir planlanmış akıbetten kurtaran yalnız;

Cennet Mekân, Sultan II. Abdülhamid Han’dı.

*Fatih Gelenbevi Anad. Lisesi 10.Sınıf

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder