casino maxi
Sümeyye Razi

Sümeyye Razi

Tüm Yazıları

Sümeyye Razi

“Ne dervişlikte, ne şeyhlikte, ne imamlıkta iş yok.

İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte.

İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte.

İş, Allah’a kul olabilmekte.”

Mehmed Zahid Kotku Hoca Efendi’nin Türkiye’nin sosyal, siyasi ve iktisadi hayatında bıraktığı derin izler, vefatının üzerinden 36 yıl geçmesine rağmen hala canlılığını koruyor. Mehmed Zahid Kotku, bundan 36 yıl önce 14 Kasım günü Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerini dolduracak bir insan selinin omuzlarında Süleymaniye Camii’ndeki Kanuni Sultan Süleyman türbesinin arkasındaki kabristanına defnolunduğunda, arkasında ilim adamlarının, bakanların, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının çıkacağı bir cemaat bırakmıştı.

İlim, irfan ve takva ehli bir zat Mehmed Zahid Kotku. Kendi naklettiğine göre babası ona “Mehemmed” diye seslenirdi. “Kotku” olan soyadının da "mütevazı" manasına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi. Miladi 1897 yılında Bursa’da dünyaya gelmiştir. Anne ve Babası Kafkasya’dan göç eden Müslümanlardandır. Babası olan İbrahim Efendi 16 yaşlarında iken Bursa’ya gelmiş, medresede tahsil görüp muhtelif yerlerde imamlık yapmış, 1929’larda vefat etmiş bir seyyidtir. Annesi Sabire Hanım ise Mehmed Zahid Kotku 3 yaşında iken vefat etmiştir.

Mehmed Zahid Kotku ilk eğitimini Oruç Bey İbtidaisi’nde okur, ardından Maksendeki İdadiyyeye devam eder. Bursa Sanat Mektebi'ne girdikten sonra Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere alınır. Senelerce askerlik yapıp, çok tehlikeli günler geçirir, hastalıklar atlatır. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, bin bir güçlükle İstanbul'a gelir.

İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam eder. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiğini belirtir. 1936’da Bir Cuma namazı sonrası Gümüşhâneli Tekkesi'ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi'ye intisâb eder. Şeyh Ömer Ziyaeddin Efendi’nin vefatından sonra yerine gelen Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'nin yanında tahsiline devam edip icazetini alır. Bayezid, Fatih, Ayasofya Camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmette bulunmuştur.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babasının yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü'nde 15-16 sene kadar imamlık yaptıktan sonra Üftade Cami-i Şerifi'nin imam-hatipliğine tayin edilerek baba evine yerleşip burada 1952'ye kadar hizmet etmiştir.

1952’de Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a gelerek Fatih'te Ümmü Gülsüm Mescidi'nde vazifesini sürdürür. Abdulaziz Bekkine’nin ağır dilinin aksine halktan ve sade bir dil kullanması halk tarafından fazlaca sevilmesine vesile olur. Hoca Efendi’nin aldığı eğitime nazaran sade ve anlaşılır bir dil kullanması tevazusundan kaynaklanıyordu. Merhum Mahmud Esad Coşan, Hoca Efendi’nin sohbetleriyle alakalı şöyle demiştir;

“Anadolu şivesi ile konuşurdu, o da halkın hoşuna giderdi. Tabi lügat parçalamak, çok edebi konuşmak bir soğukluk meydana getirir. Ama halktan bir insan gibi konuşmak, halkın hoşuna gider. Hocamız da kendisi halktan bir kimse olarak telaffuzunu değiştirmeye kalkışmazdı.”

İskenderpaşa Camii

1958 yılında Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi'ne geçer ve vefatına kadar bu vazifede kalır. Sohbet ve muhabbetinin lezzetinden kaynaklı kısa sürede geniş bir kitleye yayılır. Onun bu sesi, dilindeki taşralılığa rağmen üniversite öğrencileri ve aydınlar arasında daha çok yankı bulur. Hatta İslami hayatı olmayanlar bile sırf meraktan sohbetlerine gelecek, hayretler içerisinde kalacaklardır. Hoca Efendi’nin yakınında bulunanlardan Avukat Yusuf Türel hatıratında şöyle anlatır;

“O zamanki İstanbul Üniversitesi Rektörü Şerif Egeli bir asistanı ile gelmişti. Gelişinin sebebi sırf talebe ve asistanlarının aktardıkları bilgiler sebebiyle bir merak saikasıydı. Yoksa onun İslami hayatı çok iyi değildi. Bir namazdan sonra çıkarken ben kulağım ile işittim. ‘Biz buraya devam edersek galiba hem doktorluğumuz, hem üniversite rektörlüğümüz uçup gidecek, hepsini buraya teslim edeceğiz.’demişti.”

Gerek Bursa`da gerekse İstanbul’da bulunduğu sırada etrafında toplananlara vaaz ve nasihat ederek yol göstermeye çalıştı. Pazar günleri ikindi namazlarını takiben devamlı ders verirdi.Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin derlediği Râmûzü`l-el ehâdis isimli hadîs-i şerif kitabını okuyup açıklardı.Selâmlaşmanın önemiyle ilgili; “Selâmı yayınız.” hadîs-i şerîfini açıklarken: “Selâm sâdece iyi dilek ve temennîlerin sözle ifâde edilmesinden ibâret kuru bir görev değildir. Gerçekte selâm, yolda karşılaştığımız bir kardeşimizin ihtiyâcının var olup olmadığını, varsa bizimle giderilebilecek bir tarafının bulunup bulunmadığını öğrenip elimizden geleni yaptıktan sonra yola devâm edip gitmektir.” buyurdu. Talebelerinden Prof. Dr. Orhan Çeker’in aktardığı hatırada bunun en güzel örneğidir:

“Talebelerinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Yine bir sefer İstanbul seferi yapmıştık. Konya’dan gelen arkadaşlarımız arasında para sıkıntısı çekenler vardı. Oraya vardık gerekli ziyaretleri yaptık. İskenderpaşa’da bizi misafir ettiler. O zaman talebelerin kaldığı yerde. Oranın işleriyle ilgilenenlerden bir tanesi, elinde bir demet para ile içeriye girdi. Meğer Hoca Efendi merhum bizim sayımızca her birine birer tane verilmek üzere yüzer lira göndermiş ki o zamanın için geliş-gidiş parası zaten 46 liraydı.”

Kalkınmaya Öncülüğü

“Bu kapının önünde cemaatin dizdiği otomobillerden rahatsız oluyorum, rahatsız oluyorum! Yabancı diyarlara ekmek parası için giden işçilerin o diyarlara gitmemesi var iken buna mecbur kılınması beni üzüyor. O otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa ve bu vatandaşlara iş bulunsa, hem onlar İslam diyarında yaşama imkanı bulur hem de biz yabancıların kölesi olmazdık.” Bireysel kazanımların toplum için birleştirilmesi ve harcanması yönünde bir çağrıda bulunuyor Hoca Efendi. Bizzat öğrencilerini toplum yararına işler yapmaları için teşvik ediyordu. Hoca Efendi sadece gönül eğitimciliği yapmıyor, günlük politikanın dışında olmasına rağmen Türkiye’nin kültürel, ekonomik, politik sorunlarıyla da yakından ilgileniyordu.

Sohbetlerinde sanayileşmenin öneminden de bahsediyordu. Türkiye’nin ekonomik olarak dışarıya bağlılığının kültürel bağımlılığı getireceğinin bunun da batıya tutsaklık anlamına geldiğinin bilincindeydi. Bu nedenle Müslümanların kalkınma için birleşmelerini bir ibadet olarak görmelerini istiyordu. “Yapılacağı tasavvur olunan ufak-büyük her şey, muhakkak bir şirket, bir toplum malı olarak yapılırsa, işte o zaman daha iyi, daha güzel, daha üstün olarak yaşar ve gelişir. Bu sebepten muhakkak Müslüman tüccar ve sanatkarların birleşmesi adeta farzdır.”

Hocaefendi’nin toplum yararına olan bu çözüm önerileri sadece düşünce düzleminde kalmamıştır. Teşvikleri ile kurulan ve zamanında Avrupa’nın en büyük fabrikası olan Gümüş Motor bu anlamda güzel bir örnektir.

Siyasette Yeni Bir ‘Damar’a Öncülük Etti

Hoca Efendi mevki, makam ve para tutkunu olmaktan kurtardığı öğrencilerini bir yandan da Türkiye’nin yönetimine talip olmaya yönlendiriyordu. Çünkü Türkiye’nin ancak makam ve mevki düşkünü olmayan insanlarla kalkınabileceğine inanıyordu. Bu düşüncesi İslami hassasiyete sahip insanların Türkiye’nin siyasetinde yeni bir damar oluşturmalarına neden olacaktı. Bunların arasında Turgut Özal, Necmeddin Erbakan, Korkut Özal, Recep Tayyip Erdoğan, Muhsin Yazıcıoğlu gibi isimler vardır.

Hocaefendi’nin siyasilere karşı tutumu menfaate yönelik olmamış, her zaman hassas bir denge gözetmiş ve kendisini ziyarete gelen birçok ünlü isme birlik ve beraberliği öğütlemiştir.

Ahlakıyla, yaşantısıyla, tebessümüyle gönülleri fetheden Hocaefendi, siyasi, sosyal ve iktisadı alanlarda da imanın hakim olması için çalışmış, geriye imzalı, imzasız bir çok eser bırakmıştır. Vakıflar, dernekler, ticari kuruluşlar, çeşitli yayınlar ve benzerleri arasında en önemlisi kalplerine seslenmek için ömrünü harcadığı vefatında mahşeri bir kalabalık oluşturan sevenleriydi.

Prof. Dr. Cevat Akşit Hoca ile Mehmed Zahid Kotku Hoca Efendi’yi konuştuk

Genç Öncüler: Hocam, dergimizde İslam büyüklerini gençlere tanıtmayı amaçladığımız bir bölüm oluşturduk. Sizden de Mehmed Zahid Kotku’yu dinlemek isteriz.

Prof. Dr. Cevat Akşit: Olan her şey kadere, takdire göre olur. Ben Denizli Yatağandanım. Bizim sülalemiz de Osmanlılardan yüz sene önce kurulmuş bir medresenin mensubudur. İsmet Paşa kapatıncaya kadar da babam da dahil bizim dedelerimiz orada müderrislik yapmış. Ben babamı bilmiyorum, ben üç buçuk yaşında iken vefat etmiş. Beni annem büyüttü, okutup hoca yapmak istemiş. Sonra Isparta’da ders almaya başladım. Hep takdirname alıyordum, çok zeki olduğumdan değil, annem hep dua ediyordu, duası keskindi. Yani yetim okudum. Dördüncü sınıfta İstanbul’a gitme ateşi düştü içime. İlkokul müdürüm İstanbul’a naklini istemişti, ona mektup yazdım. “Hocam ben İstanbul’a gelmek istiyorum. Beni aldırabilir misin dedim.” dedim. O da sağ olsun “Gel” dedi. İmam hatip müdür muavini hocası imiş, beni oraya kaydettirdi. Okulda derslerim iyiydi. İlim Yayma’nın Şehremini’deki yurdunda kalıyoruz. Tabi İstanbul zorlu, niye geldim buralara diye gece sabaha kadar ağladığım olmuştur. Bir süre sonra müezzinlik imtihanına girdim, kazandım. Ama tayin olurken sıkıntılar oldu kazandığım halde iyi bir yere tayin olamadım. Senin hakkını yedik, şimdilik Ümmü Gülsüm Camii’nde müezzinlik yap sonra bir yer açılınca seni tayin ederiz dediler. Zeyrek yokuşunda Ümmü Gülsüm Camii, Mehmed Zahid Efendi’nin imam olduğu cami, küçük bir mescid, tekke. Karşısında da Yavuz Sultan Selim’in meşhur Şeyh’ul İslam’ı Zenbilli Ali Cemali Efendi’nin türbesi var. 1957’de gittim camii’ye, ikindi vakti idi. Gittim Hoca Efendi’nin elini öptüm. İlk gördüğümde Hoca Efendi sanki camiyi doldurmuştu. Güneş gibi kocaman bir adam gibi göründü gözüme. Elimi tuttu “Sağda solda dolaşıp durma. Seni dedelerin bana emanet etti, seni ben yetiştireceğim hoş geldin.” dedi. Hoca Efendi’nin iki kızı var oğlu yok benim de babam yok, onun oğlu oldum ben. Camii’nin üstünde bir odada yatıyorum, yemeğimi tepside Hoca Efendi getiriyor. Hoca Efendi’yi ben baba

Sümeyye Razi

Sürekli gelişen, yenilenen dünyada bireyler de varolabilmek için sosyalleşmek durumundadır. Sosyalleşmek dediğimiz şey, kişinin içinde yaşadığı toplumun bir üyesi olma sürecidir. Sosyalleşmenin gerekli olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Hepimiz toplumun içine katılıp insanlarla iç içe olmak, onlarla iletişim ve etkileşim halinde bulunmak istiyoruz. Yeni arkadaş ilişkileri kurmak, akraba ziyaretleri yapmak bizleri mutlu ediyor.Lakin bu süreci doğru bir şekilde yönetmemiz gerekir. Kişilerin bireysel olarak sosyalleşip, ailelerinde pasif hale dönüştükleri bir dönemden geçiyoruz. Partilerde, vakıflarda, derneklerde, sosyal medya mecralarında söz sahibi kimselerin ailelerinde bıkmıştık psikolojisinden dolayı ilgisiz alakasız olduğunu gözlemliyoruz. Aile rollerinde olan eksiklikten kaynaklı huzursuzluk da baş gösteriyor. Birkaç başlık altında bu konuyu ele almak, özeleştiride bulunmak gerekirse; Öncelikle sosyalleşmeyi ele alalım. İlk etapta aklımıza gelen tanımında insanlarla iç içe olmak hali gelir aklımıza. Lakin günümüzde medya da ciddi bir sosyalleşme mekanıdır ve maalesef aşırısı sağlıksız bir sosyalleşme mekanıdır. Televizyonu ele aldığımızda, eğer ailenin bütün fertleri birbirleriyle iletişim ortamı kuramamışlarsa, söz evden çekilmişse artık evde onlar adına konuşan bir aygıt vardır. Nasıl bir insan, nasıl bir aile, nasıl bir çocuk ve ne tür değerlere sahip olacağımız televizyon aracılığı ile bizlere sunulmaktadır. Liseli hanım kardeşlerimiz ile “Televizyonun Yaş Gruplarına Göre Etkileri” konulu bir çalışma yaptık. Çalışma sonunda aile adına maalesef vahim bir tablo ile karşılaştık. Aile içinde televizyon izleme sürelerinin sohbet, muhabbet zamanlarından çok daha fazla olduğunu ve bu durumun da giderek bireylerin birbirinden uzaklaşmasına neden olduğunu gözlemlemiş olduk. Sigara, uyuşturucu gibi televizyonun da bağımlılık etkisi hayli büyük. Bunun önüne geçebilmek için neler yapabilirizi konuştuk. Sınırlandırma getirmek, belli saat aralıkları belirlemek ve aile içi sosyal aktiviteleri artırmak gibi çözümler düşündük. Tabi en kesin çözüm televizyona kapılarımızı kapayıp evlere almamak. Haberleri takip ya da evde ses olsun ihtiyacımızı da radyodan giderebiliriz. Radyodan duyulan seslerin zihinde canlandırılmaya çalışılması gibi bir eylemle de ayaküstü zihinsel aktivite yapmış oluruz. Diğer bir araç olarak sosyal medya, Facebook, Twitter, İnstangram, Snapchat gibi hesaplar üzerinden var olmaya ve sosyalleşmeye çalışan bir grup da var. Profillerini oldukları gibi değil, olmak istedikleri gibi düzenleyen bir grup. Bu hesaplar üzerinden arkadaşlık kurmak, çevre edinmek çok daha kolay. Çünkü bu arkadaşlıklar bir fedakarlık, bir yardım beklemiyorlar. Dostunun derdiyle dertlenmek, sıkıntısını gidermek, sevinci ile mutlu olmak gibi olgulardan uzak, anında yaşanan ve saniyeler içinde biten heyecanlar yaşatıyor. Kısacası sosyal medya insanı sosyalleştirmiyor aksine bireyselleştiriyor ve yalnızlaştırıyor. Arkadaş buluşmalarında, ev oturmalarında, akraba ziyaretlerinde kısa bir hal hatır sormadan sonra cep telefonlarını çıkarıp konum bildirimleri, anlık fotoğraf paylaşımları, internet ortamındaki sosyal durumumuzu aktif tutma çabalarımıza birer örnektir. Aileyi pasif halden aktif hale getirmek için muhakkak tüm aile bireylerinin rolü çok önemlidir. Hassaten anneye verilen şefkat, merhamet yetisi sebebi ile annenin üzerine düşen görevler biraz daha fazladır zannımca. Anne deyince ilk akla gelen şey muhakkak merhametidir. Allah-u Teala kainatı merhameti ile yaratmıştır. Besmelede Rahman ve Rahim isimlerinin geçmesi bu sırra işaret eder. Her yerde bu merhametin yansımaları kendini gösterir. Anne bu şefkat ve merhametin canlılar içinde vücut bulmuş hali gibidir. Üstad Bediüzaman hazretleri “Kadınlar şefkat kahramanlarıdır” derken bu hakikate işaret eder. Bu hal fıtridir. Bozulmadıysa eğer bir çaba sarfetmesine gerek kalmadan şefkatini, merhametini tüm aile fertleri üzerinde kolaylıkla gösterir. Bu merhamet duygusu da çocuğun sığınma ihtiyacını giderdiği, en ihtiyaç duyduğu şeydir. Bu hislerle büyütülen evlat anneye vefa duygusu ile karşılık verecektir. Aktif aileler için aktif annelere ihtiyaç vardır. Aktif anne denilince sürekli çocuğunun yanında olan anneyi kastetmiyoruz. Çalışmayan, sosyal faaliyetlerde bulunmayan annelerin altın günlerini takip etmesi, mağazadan mağazaya indirim kovalaması, saatlerce süren ev oturmalarında çocuklarıyla ilgilenmeyip sadece yanında bulundurması aktif anneliğin örneklerinden değildir. Mesele çocukla çok vakit geçirmek değil verimli vakit geçirmektir. Ev hanımlarıyla alakalı belki en sık karşılaşılan şey eve misafir geldiğinde evde ayrı bir telaş olur. Günler öncesinden temizlik yapılır. Misafir odaları müzeye çevrilir ve kapısı kilitlenir. Çocuk elin ayağın altında dolaşmasın diye saatlerce televizyon karşısına oturtulur. Misafir geldiğinde de hazır komuta halinde beklemesi istenir. Böyle bir annenin sürekli çocuğun yanında olmasının çocuğun gelişimine çok da olumlu bir etkisi olduğu söylenemez. Aktiflikten kasıt çocuklarıyla verimli vakit geçirmek kaygısında olup Efendimizin “Çocuklarınızı iyi eğitin ki yüce Allah sizleri affetsin.” öğüdünü yerine getirme gayretinde olmaktır. Bu aktiflikte de ifrat tefrit çizgisini kaçırmamamız gerekir. Çocuklarımızın her anını el işi faaliyetleri, sosyal aktiviteler ile planlayıp boş bir an bırakmamak da hayatın gerçekliğine aykırıdır. Zaman zaman canının sıkılacağını, ne yapsam acaba diye düşüneceği vakitler de ayırmak lazım. Ya da çocuklarımızın psikolojileri bozulmasın diye tüm acı ve üzüntülerden uzak tutma çabası da hayata adapte olmalarını güçleştirecektir. Onlara ütopik, yapay bir dünya kurarak gerçeklikten uzaklaştırmamamız gerek. Bir fanusun içinde yaşatamayız çocuklarımızı. Yine bir örneği de sınava hazırlanan çocukları olan annelerde görüyoruz. Eğer çocuk önemli bir sınava hazırlanıyorsa teog, üniversite sınavları gibi. O birkaç yıl çocuk yokmuş gibi davranılıyor. Akrabaları filan göremiyor çocuğu. Eve misafir geldiğinde kafası dağılmasın diye odasından çıkarılmıyor. Zaten bayramlarda, hasta ziyaretlerinde filan da gelmiyor. Anneler aşırı merhamet duygularından dolayı çocuğu sarıp sarmalıyor. Her anını planlamaya çalışıyor. Ve bu da ileri de akraba ilişkileri zayıf, bir düğünde, dernekte ne yapması gerektiğini bilmeyen çocukların yetişmesine neden oluyor. Zaten bu baskıdan dolayı da çocuklar aileden yavaş yavaş uzaklaşıyor. Daha özgür oldukları arkadaş mekânlarında takılıyorlar. Aileleri sosyal hale getirmek bizlerin ve nesillerimizin İslam fıtratı üzerine yeniden doğrulması adına hayli önemli bir adımdır. Efendimiz’e ilk emrin, aileni yakın akrabanı uyar olması da bunun delilidir. Dünyaları kurtarma derdinde olurken, küçük dünyalarımız olan ailemizi gözden kaçırmamız gerekir. Her ailenin birer cemaat hükmünde olduğunu hatırlayıp cemaatin ilk halkasını sağlam bir temele oturma gayretinde olabilmek duası ile.

  • 1