Van Depremi!

CELİLE GÜNSELİ

Van depremi, unuttuğumuz birçok şeyi hatırlattı bizlere. En başta Gölcük depremi ile hafızamızdan silinen deprem gerçeğini ve hala değişmediğimiz gerçeğini hatırladık. Büyük depremler geçmişte olduğu gibi şuanda da bu toprakların kaderi ve gelecekte de böyle olacak. Bu gerçek düşünülmeden, ihmal edilerek inşa edilen şehirlerimiz, bu hakikat ile yüzleştiğinde bizleri üzen ve aynı zamanda öfkelendiren sonuçlar bırakıyor. Öfkeleniyoruz çünkü daha çok kazanmak için, para için hesapsızca yapılan binalarımız var, öfkeleniyoruz çünkü hiçbir vicdani muhasebe yapmadan sonunu düşünmeden binalar inşa eden müteahhitlerimiz var, öfkeleniyoruz çünkü bu binaların denetimi olması gereken gibi olmuyor, öfkeleniyoruz çünkü hala faşizanca duygularla “oh olsun” dedirtilmeye çalışılıyor ülkemizin “batısı” “doğu”suna. Ve aynı zamanda üzülüyoruz çünkü biz insan ve müslümanız ve orada kardeşlerimiz var, üzülüyoruz çünkü kardeşimizin derdiyle dertleniyoruz, üzülüyoruz çünkü bunun hepimiz için bir ilahi ikaz olduğunu biliyoruz, üzülüyoruz çünkü o müteahhit babanın kızı enkaz altında, üzülüyoruz çünkü bir baba enkaz altındaki eşi ve çocuğunun çığlıklarını çaresizce dinliyor, üzülüyoruz çünkü biz kaloriferlerimizin sıcaklığını artırırken Van’da bir anne bebeğini ısıtmak için battaniye bulamıyor…

Her şeye rağmen yaşanılan acı, güzelliklere de vesile olabiliyor. Ülkemizin dört bir yanından Van’a gönderilen yardımların sadece maddi değeri yok. Maddi değerinin ve faydasından çok daha öte olan tüm ahlaki çöküntü ve değer dejenerasyonuna rağmen insanlığımızın kavi oluşu ve politik anlamda çokça kullanılan “doğu sorunu”nun zihinlerimizde olmayışı. Tabi ki insan olmanın gerektirdiklerini sadece depremlerle, felaketlerle geçici olarak değil, müslümanca bir duruşla tüm hayatımıza ikame ettirmemiz gerekir. Belki de Van’da yaşanılan ikinci depremde hayatını yitiren Japon yardım görevlisi Miyaza’kinin hikâyesi değişimimiz için bir ilham vesilesi olur. O dini, ırkı, dili ayrı demeden, “dünyanın bir ucundan” kalkıp fıtratın emrini yerine getirdi. Kendi ülkemde, yardıma muhtaç insanlar varken ne diye “elin” Türkiye’sine gideyim demedi.

Japonya ve Japon halkı özellikle deprem konusundaki teknik başarısı ve insani duruşuyla tüm dünyaya örnek olabilecek nitelikte. Depreme dayanıklı binaları ve devletin bu konuda gösterdiği hassasiyet, kolonlarını keserek kendine daha çok yer açmak için genişlettiği dükkân sahibine de, bu iş yerine ruhsat veren kurumlara da hatırlatılması gereken bir örnek. Aslında sorumluluk böyle durumlarda sadece yapanın ve buna izin verenin değil bu tür kural dışı ve insan hayatını tehlikeye düşüren durumlarla karşılaştığımızda susan, itiraz etmeyen, değiştirmeyen bizlerin de. Unutmayalım ki bizler yolda bir diken gördüğünde kimsenin ayağına batmasın diye gidip alan bir Peygamberin ümmetiyiz.

Bundan sonra yapılacaklar, alınacak önlemler, verilecek cezalar gidenleri geri getirmeyecek. Fakat alınacak tedbirlerle bundan sonraki hayatları kurtarabiliriz. Bundan sonra vicdanı rahat yöneticiler, vicdanı rahat müteahhitlerimiz olabilir. Bunların yanı sıra herkesin yapabileceği ölçüde ve yetki alanı içersinde tedbir alması, dinimizin bir gereği, peygamberimizin buyruğu.

Adamın biri gelip soruyor:

-Ya Resulallah, devemi salıp da mı Allah’a tevekkül edeyim, bağlayıp da mı?

-Deveni bağla ve Allah'a tevekkül et!

Hep dinlediğimiz bu misali hayatımıza tam anlamında geçirdiğimizde, yaşadığımız her şeyin kemalatımıza ulaşmak için bir adım olduğunu anladığımızda beşer kaynaklı felaketlerin, trajedilerin önüne geçmiş olacağız inşallah. Kendi nefsimiz için istediğimizi mümin kardeşimiz için de istemedikçe hakiki iman etmiş olmayız hadisi ile unutmamamız gereken gerçek, dayanışmak ve paylaşmak sadece olağanüstü hallerde değil her zaman bir mümin olarak boynumuzun borcudur.