TÜKETİM KÜLTÜRÜNÜN NERESİNDEYİZ?
Zihinlerin batılı hayat tarzıyla işgal edildiği bir dönemden geçmekteyiz. Yüzyıllar önce işgalle, sömürüyle başlayan bu süreç, günümüzde zihinlerin işgal edilmesiyle devam etmekte. Bugün gelinen nokta ise fiziki işgallerden daha tehlikeli belki de. Zira insanlık, batılı hayat tarzının, insanlığın ulaşmış olduğu en ideal yaşam tarzı olduğuna inandırılmış durumda.
Bahsedilen hayat tarzı hayatımızın her alanında bizleri kuşatan, varoluş amacımızdan uzaklaştıran, bizleri yapay gündemlerle oyalayan bir hal aldı. Bunun en büyük örneğini de alış-verişlerimizde görüyoruz.
Daha on yıl önce alışveriş için dükkanlara giren insanlar müşteri iken, artık “tüketici” oldu. Yani bu kavram artık, bir şey satın alan, ihtiyaçlarını gideren anlamında kullanılmamaktadır. Tabi ki biz bu amaçlarla alışveriş yerlerine gidiyoruz ama bizlere bir şeyler satmak amacıyla ürünler üretenler, bu ürünleri pazarlayanlar bize maalesef bu gözle bakmıyorlar.
Gerçekten İhtiyaç mı?
Kapitalizm, serbest piyasa sistemi ile kendi içinde sürekli yenilenen, güçlenen bir yapıya sahiptir. Bu canlılık, kapitalist sistem için tek yaşama yoludur. İnsanlar tercihlerini daha az seçeneğin üzerinde yapmaya başladıklarında kapitalizmin sonu gelmiş demektir. Bu nedenle kapitalistler, bu canlılığı sürekli diri tutmanın çabasındadırlar. Bunu da medyayı kullanarak “reklam” ile yapmaktadırlar.
Ortalama bir ailenin günlük ihtiyaçları 150 kalem ürünle karşılanırken sunulan üretimler 40 bin kaleme ulaşmıştır. Yani ihtiyaçtan fazlası üretilmektedir. Tabi ihtiyaç fazlası ürünler de reklamlar sayesinde ihtiyaç gibi sunularak satışları sağlanmaktadır.
Pazarlama taktiklerinin asıl amacı, tüketiciyi ürünün niteliğinden ambalajına, gerekliliğinden imajına yöneltmektir.
Medya, tüketim kültürüne “özendirme görevi ile katkı” sağlar. Günümüzün önemli pazarlamacılarından Jack Trout diyor ki: “İnsanlar çoğunlukla gerçekte kendilerini yönlendiren güdüleri bilmiyorlar. Deneyimlerime dayanarak diyebilirim ki, insanlar ne istediklerini bilemezler. Öyleyse onlara neden soralım ki. İnsanlar çoğunlukla almaları gerektiğine inandırdığımız şeyleri alırlar. Onlar bir ölçüde sürüye kapılıp giden koyunlara benzerler…”
Dolayısıyla medya “duygularımıza” yön verir. Çünkü gerçek reklamcılık, “benim şu özelliklerdeki ürünümü al” demekten ziyade, “bu ürün sana şu deneyimi yaşatacaktır / Seni şu zümrenin mensubu yapacaktır.” duygusunu hissettirmektir.
Maruz kaldığımız reklamlar, sanki “sevginin, aşkın, güvenin, cesaretin, özgüvenin” bir sembolüymüş gibi kendilerini bize sunarlar. Bir yandan bizi daha fazlasını istemeye yönlendirirken, bir yandan da çizdikleri yaşam tarzını özendirirler. Ünlü markaların reklam sloganlarına baktığımızda da bunu görebiliriz:
Reklamcıların, bir başka taktiği de insanların taklit etme duygusunu kullanmalarıdır. Özenilen bir sanatçının bir ürünü kullanması o ürünü almanız için yeterli olabiliyorsa tüketim kölesi olmuşsunuz demektir.
Bir diğer taktikleri de, insanların çoğunluğa uyma yönelimlerine hitap etmektir. “Herkes alıyor ben niye almayayım. Herkes aldı ise bu ürün iyidir.” yaklaşımı reklamlarda sıkça kullanılır. Gençlerin belli markaları tercih etmelerinin hatta marka takıntılı olmalarının altında bu sebep de yatıyor olabilir.
Yoğun bir reklam bombardımanı da sık kullanılan taktiklerdendir. Mesela, Coca Cola’nın bir reklamı bir günde 160 ülkede 560 milyon kez gösterilmektedir.
İşte bu tarz farklı reklam taktikleriyle, insanlar eskiden müşteri (satın alan) iken, şimdi tüketiciye (yani, ihtiyaç fazlası ürünleri ihtiyaçları var mı düşünmeden tüketen bireylere) dönüştürüldüler. Tabi bunu yaparken de piyasa herkesin gelir durumuna gore farklı ihtiyaçlar (!) üretti.
Herkese Farklı Yönden Seslenme
Farklılaşma tüketim kültürünün en önemli silahıdır. Her tabaka için belirli tüketim kalıpları oluşmuştur. Her tabakadan insan kuşatılır. Zenginler otomobil, müzayede, tenisten; yüksek kültürel sermayeye sahip olanlar galeri ziyaretlerinden, sanat festivallerinden, klasik müzikten; düşük seviyede olanlar ise futboldan, cipsten, koladan hoşlanır hale getirilmiştir.
Toplumun sinir uçlarını körelterek birçok konuda duyarsızlaştırıp sürekli bir tüketici konumu yaratmak istenmektedir.
Reklamı yapılan birçok şey insanın temel gereksinmelerinden çok uzaktır. Ekonomik durum ne olursa olsun insanlar lüks tüketime yönlendirilir. Zengin biri için bu lüks tüketim jipi, villasıysa, sıradan bir vatandaş için belki de ihtiyaç dışında aldığı kıyafet, takı, cep telefonudur. Doğal olarak israfı sürekli zenginler yapıyormuş, sadece zenginler lüks içinde yaşıyormuş gibi sıradanlaşmış bir düşünce çok da doğru değildir.
Son yıllarda hızla hayatımıza giren ve hayatımızın olmazsa olmazı olan cep telefonları herhalde en güzel örnek olur. İlköğretim öğrencilerinin bile ellerinde 700 TL’lik telefon var artık. En yenisi veya en özelliklisini yakalama şansınızsa hiç yok. Tasarımcılar sizin 3 adım ötenizdeler. Her gün daha yeni modeller piyasada.
Tüketim Kültürünün Ürettiği İnsan
Tüketim kültürü özünde bireyciliği barındırdığından, üretme ruhunu ve paylaşımcılığı körelterek toplumsallaşma ruhunu boğmaktadır. Ve ortaya çıkan insan tipi; nemelazımcı, bencil, yalnız, mutsuz olduğu için eğlence merkezlerinin veya tv’nin bağımlısı, tekdüze, çevre ilişkileri zayıf, dostu, sırdaşı olmayan, güvenmeyen ve güvenilmeyen, bir kişilik.
İslam Bu Tüketim Kültürüne Ne Diyor?
Peki müslümanlar olarak “üretim-tüketim ilişkileri” hakkındaki düşüncemiz nedir? İslam, üretimin ve tüketimin hangi esaslar dahilinde olmasını öngörür. Peki ya biz, fiilen yaşamakla bir cüz’ünü oluşturduğumuz modern üretim-tüketim ilişkileri bütünü içinde, İslam’ın öngördüğü modeli, zihnen kabul edebilecek durumda mıyız?
İslam, üretimin ihtiyaçlar kadar olmasını öngörür. İhtiyaçtan fazlasını üretmek birkaç açıdan mahzurludur. İhtiyaçtan fazla üretecek olursanız;
İslam Böyle Söylerken, Çağımız Müslümanları Tüketim Kültürünün Neresinde?
Az önce saydığımız sebeplerden ötürü, İslam tüketim kültürüyle bağdaşamayacağı için, kapitalizmin hayat kaynağı, modern çağın en büyük hastalığı olan ve günümüzde de değişerek devam eden tüketim hastalığının en az etkilemesini düşündüğümüz kesim hep Müslümanlar oldu. Belli bir zamana kadar belki ilkesellikten değil ama olanakların yetersizliğinden vb. şeylerden Müslümanlar tüketim kültüründen ve konformizimden uzak kaldılar.
Fakat ne yazık ki bu durum son zamanlarda, Müslümanların “parayı ve iktidarı bulması” ile değişti. Zengin Müslüman erkeklere hitap eden mekanlar (lokanta, cafe, otel, lokal vs.) , zengin Müslüman kadınlara hitap eden mekanlar (güzellik ve spor salonları, tesettür mağazaları vs.) ve böyle aileler için özel hazırlamış lüks konutlar, siteler ve tatil köyleri… Sektör Müslümanlar palazlandıkça genişledi ve büyüdü.
Tabi ki tüketim kültürü ve konformizimde aldı başını gitti. Artık kimse bunları tartışır olmadı. Zaten Müslüman her şeyin en iyisine layık değil miydi? Üretip satanlar da Müslümanlar olunca, tüketimin ne aşamaya geldiği gözden kaçar oldu.
Oysa tüketim kültürüne karşı olmak sadece o ürünün kim tarafından üretildiğini düşünmek ve almamak değildir. Gerçekten ihtiyacımız değilse (ki tüketim kültürü sana o ürünün ihtiyacın olduğuna inandırıyor) almamak ve tüketmemektir. Bu noktada Müslümanlar, içine çekilmek istenildiği tüketim sektörüne karşı uyanık olmalı ve basiretli bir şekilde hareket etmelidir.
Sırf markasından veya renginden ötürü bir başörtüye 100 lira vermeye, ihtiyacımızı daha azı görebilecekken 500 liralık cep telefonu almaya, her tip elbisemize uygun ayakkabı koleksiyonu yapmaya, evlerimizi ve çevremizi kuşatmış bulunan cihazlara itiraz etmeye, bunu en azından zihnen yapmaya hazır olup olmadığımız meselesinin modern çağda İslam’ın doğru algılanıp doğru yaşanmasıyla doğrudan ilişkisi vardır.
Bunlar olmadan yaşayamayacağımız düşüncesine sahipseniz, bunun da size modernitenin hediyesi olduğunu acilen fark etmek durumundasınız.
Bütün bunlar insanın nefsî arzularına ve hevasına hitap eden, onu köpürten bir hayat tarzının ifadesi. Dolayısıyla modern hayat tarzının en temelde insanın nefsî hevası üzerine kurulu olduğunu söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır.
Şimdi sorulması gereken esas soruyu soralım: Müslümanca bir hayat için moderniteye ruh veren teori ve pratiklerle zihnen hesaplaşmaya hazır mıyız?
Hazırsak, Neler Yapabiliriz?
Her işinde olduğu gibi, alışverişinde de sorumluluk bilincine sahip olması gereken bir Müslüman, kendisine sunulan ürünü dikkatlice inceleyecek ve kandırmacalara boyun eğmeyecektir. Yani alışverişini bilinçli tercihlere dayandıracaktır.
Öncelikli olarak, bize dayatılan ve ideal gibi gösterilen tüketim alışkanlıklarına karşı “almıyorum” diyebilmeliyiz. Bir ürünü almamanın, bir markayı reddetmenin ötesinde bir hayat tarzını reddetmeliyiz. Ayrıca bugün Amerikanın ve İsrail’in işgalci ve zalim politikalarını destekleyen uluslarası firmaların ürünlerini boykot etmek bize bir muhalif duruş kazandıracaktır.
Daha önce demiştik ki: İnsanlar, tercihlerini daha az seçeneğin üzerinde yapmaya başladıklarında kapitalizmin sonu gelmiş demektir. Her önümüze geleni almazsak, seçersek, eskiyene kadar kullanırsak, tamir edersek, paylaşırsak bu sistemin kökünü dinamitlemeye başlamış oluruz!
En azından kalbimizi, ruhumuzu tüketim kültürünün yozlaştırıcı etkisinden uzaklaştırmış oluruz.
Bizler Müslümanlar olarak, dünyanın geçici ama aynı zamanda önemli olduğunun bilincinde olmalıyız. Unutmamalıyız ki, ebedi olan ahiret yurdundaki durumumuzu bu dünyadaki tercihlerimiz belirleyecektir.
İbn Mesud (ra)dan rivayetle Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor; “İlim kaynakları, hidayet kandilleri, evlerin çulları, gecelerin lambaları olun! Yepyeni kalplere, eskimiş elbiselere sahip olun ki gök ehlince tanınasınız ve yer ehlince de bilinmeyesiniz.”
Gök ehlince tanınmayı, yer ehlince tanınmaya tercih ediyorsak, esas ihtiyacımız olan “eskimiş elbiseler yanında yepyeni kalmış kalpler” dir.
KAYNAKÇA