casino maxi

Sosyal Medya Bağımlılığı

Gündem 18 Nisan 2017 0 Yorum

Genç Yeşilay Koordinatörü ve Teknoloji  Bağımlılığı Uzmanı İsmail Memiş  ile sosyal medya tarihini ve sosyal medya bağımlılığını konuştuk.

 

Genç Öncüler: Sosyal medya nedir? Sosyal medya deyince ne anlıyoruz? Sosyal medyanın hayatımızdaki yeri nedir?

İsmail Memiş: Sosyal medya son dönemin en önemli kitle iletişim araçlarından biridir. Kitle iletişim denilen süreci uzmanlar iki döneme ayırır: Birincisi Klasik dönem. Klasik dönem matbaanın icadıyla başlar. Matbaanın icadıyla ilk önce gazete gündeme gelir. Çünkü gazete hem bölgede yaşanan siyasi gelişmeleri hem kültürel gelişmeleri hem de magazinsel bilgileri aktaran bir unsur olarak kitlenin iletişime katkı sağlar. Sadece bölgedeki bilgiler değil çevre bölgelerden de bilgiler aktarır. Bu durum radyo dalgalarının icadıyla beraber farklı bir duruma evrilir. Çünkü radyo dalgalarının icadı, gazetenin “tirajı kadar insana ulaşabilme” kabiliyetini beş yüzlerden; Binlerden milyonlara katlar. Aynı zamanda radyo dalgalarının ulaşabildiği bütün her yer etki alanınıza girer. Bunu özellikle İngiltere sömürge yaptığı coğrafyalarda etkin olarak kullanır. Aynı zamanda radyo yeni bir durum çıkarıyor insanların karşısına çünkü işitsel bir etkileşim söz konusu. Ama televizyonun icadıyla dünya küresel bir köye dönüşür. İnsanlar yan komşusunun yaşadıklarını bilmezken okyanus ötesindeki olayların tümünü bilir hale gelir. Televizyon kendi dilini oluşturur. Yeni bir bakış açısı oluşturur Kitle iletişim uzmanları gazetenin, radyonun, televizyonun neye ne kadar fayda sağladığını sürekli tartışırlar. Fakat tam burada internetin ve peşinden sosyal medyanın hayatımıza girmesi bir devrim niteliği taşıyor. Çünkü önceki tüm unsurlar bir merkezin çevreyle iletişim kurması üzerinden işliyordu. Yani bir merkezden hangi bilgi aktarılıyorsa, bir merkezin ideolojisi, düşünce yapısı neyse çevreye bununla alakalı bilgi bombardımanı yapma imkânı sağlıyordu. Bu aynı zamanda insanları yönlendirme gücüne sahipti. Ki ilk başta televizyon tek kanal etrafından şekilleniyordu. Türkiye’de de olduğu gibi devlete ait tek bir kanal üzerinden şekillendi. O zaman da televizyonun ulaşabildiği yerlerdeki kişilerin güncel gelişmelere ve siyasi olaylara bakışı devletin kendilerine verdiği bilgiler üzerinden şekillene biliyordu. Tamamıyla ideolojiyi değiştirir etkisi yoktu belki ama çevrenin zihninde bazı kırılmalara yol açabilecek etkilere sahipti. Fakat internetin 2.0 sürümüyle beraber karşımıza karşılıklı anlık iletişim imkanı girdi. Bu ise kitle iletişimdeki merkezin çevreyle iletişim kurduğu ilişkiyi tarumar edip merkezlerin merkezlerle iletişim kurabilmesi imkanınını sağladı. Devrim niteliği de burası. Artık sosyal medya kullanıcısı herkes aynı anda binlerce, milyonlarca hatta milyarlarca insana ulaşabilecek güce sahip. En basitinden, Facebook’un bugün kullanıcı sayısı 1.7 milyar, İnstagram’ın beş yüz milyonun üzerinde, Twitter’ın beş yüz milyona yaklaşıyor. Sürekli artıyor bu kullanıcı rakamları. Yani Youtube’u, Snapchat’i, Foursquare’i falan saymıyorum; sosyal medya alanındaki en etkin üç mecra olduğu için bunları saydım. Bunların ortak kullanıcı sayısı neredeyse iki milyar civarında, ortak kullanıcıları hesab edersek. Sosyal medyanın kullanıldığı mecralar bunlarla sınırlı değil. Aynı zamanda dünyada biraz önce bahsettiğimiz unsurlar Avrupa, ABD, ve Afrika’da sıklıkla kullanılıyor. Bunun dışında Rusya’da, Çin’de ve İran’da yaygın yerel ağlar da var. Hepsini topladığımız zaman dünyada yaklaşık nerdeyse üç milyar insan kullanıyor sosyal medyayı. Bu şu demek, siz eğer Facebook kullanıcısıysanız ve imkanlarını biliyorsanız bir anda 1.7 milyar insana ulaşabilecek potansiyele sahipsiniz. İrtibata geçtiğiniz tüm insanlar da anlık karşılık verme imkanına sahip. Siz kendi haberinizi yapabilirsiniz, ideolojinize dair bilgiler paylaşabilir, yeni bulduğunuz bir dogmanızı paylaşabilirsiniz. Bunların hepsini yapabilecek güç artık sosyal medya aygıtlarıyla elimizde ve bilgisayarlardan da tabletlerden de taşarak artık telefonlar marifetiyle dünya avuçlarımızda gibi bir görüntü var karşımızda. Bu işin en süslü ve büyülü tarafı. Yani sosyal medya, nerede olursanız olun dünyaya ulaşabilme, dünyayı avucunuzda tutabilme gücünü sağlayan bir unsur olarak karşımızdadır. Kitle iletişim açısından da ciddi bir kırılmayı beraberinde getirdi bu durum. Sadece ek bilgi olarak söylemek gerekirse sosyal medya dünyada sadece sosyalleşme için kullanılmıyor. Dünyada afet yönetimi, dijital pazarlama ve siyasetin şekillendirilmesi gibi birçok unsur için de kullanılıyor. Fakat insanlar en yoğun haberleşme ve sosyalleşme unsuru olarak kullanılıyorlar. Esası itibariyle sosyal medyanın ana çerçevesi bu. Kitle iletişim aygıtı olarak hayatımıza yeni bir renk kattı. Sosyal medya hayatımızı sadece bir kitle iletişim aygıtı olarak doldurmakla kalmıyor, sosyal medyanın esas meselesi yeni bir dili, yeni bir hayata bakışı kendi içinde barındırıyor. Sosyal medya hayatımızdaki birçok şeyi tartışılır pozisyona getirdi. Bunları en temelde iki parametre üzerinden okuyabiliriz. Birincisi mahremiyet, ikincisi de güvenlik. Bu ikisi sosyal medyanın üzerinde inşa olduğu zemindeki kayganlaşan iki mesele. Bunun ötesine bakarsak eğer, sosyal medyanın bir de üzerine oturduğu bir zihin durumu var. Buna modernite deyin, post-modernite deyin, adını ne koyarsanız koyun; sosyal medya aslında küresel zihni bir durumun yeni bir formudur. Z. Bauman’ın ve D. Lyon’un “Akışkan Gözetim”  kitabında ikisinin ortak temas ettiği noktalardan bir tanesi sosyal medyanın modernitenin akışkan hali olması durumudur. Yani modernite, kitle iletişim aygıtlarının özellikle sosyal medyanın yaygınlaşması öncesinde katı bir gözetim ve denetim halindeyken, sosyal medya ona yeni bir kırılım alanı açtı ve ona akışkanlaşabilme imkanı tanıdı. Akışkanlaşabilme aynı zamanda mottoların ve söylemlerin; toplumların, cemiyetlerin, cemaatlerin, aile ve akrabalık bağlarının referanslarının ötesinde direk bireylere ulaştırabilme imkanı sağlıyor. Bundan dolayı çok kritik. Şu an temelde zaten post-modernitenin mottosu üzere “bireyselleşme” durumu rn brlitgin biçimde karşımızda. “Bireyselleşme kendini hangi alanda var edecek?” sorusunun ilk göstergelerinden bir tanesi sosyal medyadır. Çünkü sosyal medya size yeni bir dünyanın kapılarını açıyor. Size, sadece sizin hüküm sürdüğünüz, rengini ve kokusunu sizin belli edebileceğiniz bir sayfa veriyor ve bu sayfanın tabiri caizse bütün yetkisi ve gücü size ait. İstediğiniz kişiyi kabul ediyorsunuz, istediğiniz kişiyi ret ediyorsunuz, istediğiniz kişiyi aileniz ilan ediyorsunuz. Burada bir kırılma durumu var ve siz oradan istediğiniz dile, istediğiniz renge, istediğiniz ırka, istediğiniz cemiyete mensup bir biçimde kendinizi lanse edebiliyorsunuz. Bu aynı zamanda alternatif bir yaşam imkanıdır. Yani insanın kendi doğal çevresiyle, iş hayatıyla, okuluyla farklı ağırlık merkezleriyle kurduğu bir denklem var ama bir de tam bunun karşısında size sunulmuş sanal bir âlem var. Bu sanal âlemde de ipler sizin elinizdeymiş gibi bir hava oluşturuluyor ve size post-modernitenin diğer bir mottosu olan “özgürlük” adı altında yepyeni yelkenler açabileceğiniz yollar ortaya konuluyor. Bu ciddi bir zihinsel değişimi, ciddi bir farklı birey inşasını peşinden getiriyor. Yani sosyal medyanın üzerine inşa olduğu zihinsel alanı iyi tetkik etmemiz gerekiyor.

Genç Öncüler: Bu söylediklerinizin akabinde bağımlılık devreye giriyor. Çünkü sosyal medya bambaşka bir yaşam alanı açıyor. Bahsettiğiniz şeyler bir yerde sorgulanmaz hale geliyor ve ortaya koyduğunuz her konu bir tez olarak muhatabına sunulmuş oluyor. İki milyar takipçiye de hitap etmeye başlayınca yedi yaşındaki çocuktan tut da yetmiş yaşındaki dedeye kadar insanlar için vazgeçilmez bir yer haline geliyor.

İsmail Memiş: Tabi. Artık şu var: Amerika için kullanılan bir tanım vardı; “melting pot” yani erime potası. Esasında bu erime potası Amerika’yı post-modernitenin denendiği, ete kemiğe büründüğü alan olarak görürsek, sosyal medya da aslında var olan bu yeni zihinsel durumun akışkanlaşıp her yere ulaşabildiği bir erime potasıdır diyebiliriz. Çünkü herkes hangi mezhep, meşrep veya kültüre ait olursa olsun orada bir erimeye tabii kalabiliyor. Her ne kadar kendini diri tuttuğunu zannetse de. Çünkü bu farklı bir alem, yaşadığınızın ötesinde bir yer ve siz buraya zaman ayırıyorsunuz. Buraya zaman ayırabilmek için kendi sosyal yaşantınızdan kısıtlamalar yapmak zorunda kalıyorsunuz. Sanal alem ve sosyal medya şu an insanı içinde bulunduğu zaman ve mekân mefhumundan da kopartıyor. Kâinattaki var olan akışı umursamayan ve yeni bir akışı kurgulayan bir insan unsuru karşımıza çıkabiliyor. Mesela sosyal medyada bir tartışma alevlendiğinde bu tartışmanın saatinin gece üç veya dört olması fark etmiyor, ya da yeni durumlardan bir tanesi; sezonluk dizinizi izlerken gece ile sabah arasını tercih edebiliyorsunuz. Ya da bir oyunun takipçisiyseniz gece uyumadan o oyunu oynayabiliyorsunuz. Bu da zaman kurgunuzun kainattaki var olan kurgudan farklılaşmasını beraberinde getiriyor. Sosyal medyadaki duruma göre yeni bir zaman tanımı yapıyoruz. Bunlar ciddi kırılmalar aslında çünkü sanal alem sizi bulunduğumuz zaman ve mekandan azade kılıyor.

Tabi sosyal medya hızlı ve kendini sürekli yenileyen bir alan. Başta mesajlaşma siteleri vardı, sonra en basit şekilde MSN ile karşımıza çıktı, daha sonra Facebook geldi. Herkes bu mecralarda birbirini buldu ve insanlar zaman içerisinde ekranının sağ köşesinde akan bildirimlere dönüştüler. Bu süreç böyle devam ederken oradaki eksiklikleri görenler Twitter’ı icat etti, herkese açık ve inişli çıkışlı olmayan bir dili vardı. Twitter böyle devam ederken insanlar kendilerini fotoğraf ve video üzerinden ifade etmek istediler ve İnstagram ortaya çıktı. İnstagram Facebook’u da Twitter’ı da sorgulatır vaziyette gelişti. Şu an etrafımızda, doğan evladının fotoğrafını İnstagram’da paylaşarak takipçisini arttırmaya çalışan insanlar var. Ki bu kişiler aynı zamanda belli markaların reklamını da yapıyorlar. Sosyal medyayla hayatımıza giren en önemli gelişimlerden bir tanesi de hız. Çünkü insanlar hızlı aracın, hızlı internetin ve hızlı ilişkisinin talibi. Hız tanımsız vaziyette hayatınıza giriyor çünkü kainattan kopuksunuz. Bu hızlı ilişkiler yıpranmaları beraberinde getiriyor, bir paylaşımınızın altına verilen tepkiler gibi. İnsanlar orada donup kalıyor, küstüğünüz bir arkadaşınızı fotoğraflardan çıkarmanız gerekiyor. Bu da karşımıza günlük depolaması olmayan paylaşım seçeneği Snaptchat’ı çıkardı. Halbuki belirli periyodlarla bütün bunlar başka alanlarda depolanıyor.

Bu sıkıntılar ve problemler sürekli yeni seçenekler ortaya koydu. Mesela, en son Perispcope vardı canlı yayın için ama onu gören diğer sosyal medya unsurları kendi açıklarını kapatmaya başladı. Şu an İnstgram’dan Facebook’a kadar canlı yayın imkanları var.

Bununla beraber Lınkedin gibi insanların kendilerini “cv” ve kariyer bazında ortaya koydukları alanlar da var. Bu şunu getiriyor karşımıza: Artık hayata dair tüm unsurlar buralarda şekilleniyor. Entelektüel düşüncelerinizi paylaştığınız yer Twitter, resim ve videolarınızı paylaştığınız yer instagram, “cv”nizi paylaştığınız yer başka bir alan. Dışarıya çok ihtiyaç kalmıyor. Bütün bu durumlar insanda ciddi bir algı değişikliğine sebep veriyor. Siz bu algının içine hapsoluyor ve onun bir parçası haline geliyorsunuz.

Hayatımızı dolduran bir diğer unsur da bahsettiğim gibi sezonluk diziler. Şuan ABD’de on bir tematik dizi kanalında bir haftada yüz elliye yakın dizi yayınlanıyor. Bunlar aynı zamanda dünyaya servis ediliyor. Yayınlanır yayınlanmaz çok ciddi oranda izlenme ve indirme oranlarına sahipler. Belirli diziler bölüm başına on sekiz milyon gibi izleyici alabiliyor. Bu sezonluk dizi izlemede yeni bir durum olarak karşımızda.

Bir de tabi oyun oynama durumu var gençlerin hayatında. Bu durumun Yeşilay tarafından da gündemde tutulan bir bağımlılık tarafı var. Bağımlılık durumunu birkaç açıdan görmek gerekiyor. İlki  fizyolojik bağımlılık konusu, Dünya Sağlık Örgütü de buna dikkat çekiyor. Çünkü insanların sosyal medyada paylaştığı her gönderiye gelen bütün tepkiler beynimizde dopamin isimli hayati hormonlardan birini tetikliyor. Dopamin reseptörleri günlük hayatımızda keyif ve haz almamızı sağlayan bir etkiye sahip. Misal sevdiğiniz bir yemeği yerken beyniniz yeteri kadar dopamin saldılar ki ondan keyif alabilesiniz. Sevdiğiniz bir sohbeti yaparken, birisiyle konuşurken, müzik dinlerken manzaraya bakarken vücudumuz yeterince dopamin salgılar. Ama aynı şey sosyal medyada da geçerli. Kendinize dair yaptığınız tüm paylaşımlara gelen tepkiler, Twitter’da ritvitler, favlar; Facebook’da da beğeniler, paylaşımlar bunların hepsi beyindeki dopamin hormonunu tetikliyor ve fazla dopamin hormonu salgılamamıza sebep oluyor. Beyinde fizyolojik olarak şöyle bir durum var: Belli bir unsur, beyne dışarıdan fazla dopamin salgılatırsa, mezolimpik dopamin sistemi devreye girer. Bu sistemin özelliği şöyle bir sinyal gönderiyor: “Ben sana artık dopamin salgılamayacağım yeteri kadar salgıladım, sen sana aşırı dopamin salgılatan unsura git ve kendi ihtiyacını karşıla.” gibi bir duruma giriyor. Bu da bağımlılık kapısını aralıyor. Yani insan sosyal medyadaki tepkiler hoşuna gitmeye başlayıp bunun takipçisi olduğunda sürekli paylaşımları artsın diye insanlar beğensin, paylaşsın diye paylaşımlar yaptığı müddetçe beyindeki dopaminerjik sistemin bir yönlendirmesi olarak daha fazla sosyal medyaya girme, daha fazla paylaşım yapma durumu gerçekleşiyor. Bu da insandaki sosyal medya bağımlısı olma riskini arttıran bir durum. Bir müddet sonunda da kişi bu tepkimelerin sonucu olarak anlamsız paylaşımlarda bulunduğunda sürekli bildirim takibiyle beraber farklı bir duruma giriyor. Bunlar hayatında olmayınca yoksunluk belirtileri gösterip dopaminerjik sisteme bağlı sosyal m “stres bozukluğu” gibi hastalıklar yaşayabiliyor.

 

Genç Öncüler: Çevremizde sosyal medya bağımlılarını her gün daha fazla görüyoruz artık. Telefonu kırılan arkadaş, İnstagram’a giremiyorum diye üç gününü stresli geçirdi mesela.

İsmail Memiş: Bu bizde yeni bir şey. Ama dünyanın alışık olduğu bir durum. Birkaç örnek paylaşayım. Amerika’da üniversiteler belirli dönemlerde Amerikan gençliğine haz araştırma testi yaparlar. Chicago Üniversitesi belli dönemlerde Amerikan gençliğinin haz araştırmasını yaparken 2010 öncesinde sosyal medyanın yaygın olmadığı dönemlerde ilk sıralarda eğlenceli partiler, sigara ve alkol yer alıyordu. Fakat 2012’de yapılan araştırmada birinci sırada “sosyal medyada online olmak” çıktı. Hayatınızda en çok neden zevk alıyorsunuz sorusuna Amerika gençliğinin önemli bir kısmı Twitter’da Facebook’da “online” olmak yanıtını veriyor. Olayın bir de şöyle bir boyutu var: Diğer anketlerde “Hayatınızda neden vazgeçemezsiniz?” sorusuna verilen yanıtlarda sigaradan bir gün veya daha fazla, kahveden iki gün veya daha fazla, sosyal medyadan ise bir iki saatten fazla vazgeçemem yanıtları çıkıyor. Hepsi birbirini doğrular nitelikte. İngiltere’de yapılan araştırmalar ve sokak röportajları var. İnsanlara kaç saat “onlaynsınız” diye sorulduğunda yedi sekiz saatin üstünde “online” oldukları, aktif kullanımda ise beş altı saatin üzerinde oldukları söyleniyor. Bu röportajı yapan kişi, “Siz bağımlısınız.” dediğinde, “Evet ben bağımlıyım, sorun değil, hayatımın bir parçası artık.” diyor ama Tavistock ve  Portman Londra’nın saygın iki psikiyatri kliniğidir, her sene yüzlerce insan ben sosyal medya bağımlısı oldum beni kurtarın diyererk tedavi olmaya geliyor. Daha farklı bir örnek Sırbistan’dan Novi Sad kentinde Facebook like bağımlıları için bir rehabilitasyon merkezi açıldı. Dünya Sağlık Örgütü’nün tespitine göre Sırbistan’da 3 bin like bağımlısı var. Olay daha net bir hale bürünüyor ve oraya birçok insan gelip “Ben beğeni bağımlısı, sosyal medya bağımlısı oldum, beni tedavi edin.” diyor. Güney Kore’de çok trajik komik hikâyeler var, aynı şekilde Çin’den duyduklarımız insanın duymak istemediği cinsten şeyler. Ne hale geldik sorusunun cevabını veremeyeceğimiz cinsten. Ama çok önemli bir şey daha var. Bizde de sosyal medyanın kullanım boyutu artık sınır seviyelere geliyor. Burada önemli iki husus var. Birincisi sosyal medyanın kültür endüstrisine ne kadar hizmet ettiğidir. İkincisi ise sosyal sermayeye hangi etkileri yaptığıdır. Sosyal mecra insanın hayatına renk katan bir unsur olarak kaldığı müddetçe sıkıntı yok. Ama sosyal mecra insanların ilişki kurma ihtiyacını karşılayan ve normal ilişkilerini baltalayan bir hale geldiğinde problem arz eder. Çünkü bizi var eden en önemli unsur aile yapımız. En başta anne ve babamızla kurduğumuz ilişki, sonrasında akrabalarla, sonra cemaat ve cemiyet yaşantısıyla kurduğumuz ilişki. Bunun beraberinde dünyaya bir bakış geliştiriyoruz. Biz değerlerimizi akraba ve aileler vasıtasıyla alıyoruz. Bu olmadığı takdirde değerleri devr aldığımız kanallar tıkanmaya başlıyor. Bir insana anne ve babasının örnekliğinin ötesinde verebileceğimiz tüm eğitim ve dünya görüşü imkânları kısıtlıdır. Fakat sosyal mecrada şekillenen ilişki biçimleri var olan ilişki biçimlerini şekillendirdiği andan itibaren büyük sorunlar yaşamaya başlarız. Eğer sosyal medya kişinin insani ilişkilerini şekillendirmiyorsa hayatına sadece renk katmaya devam eder. Ama reel  ilişkilerin yerini aldığında ciddi sıkıntılar yaşarız. Bir de sosyal mecranın kültür endüstrisine hizmeti var. Dünyanın herhangi bir yerinde geliştirilen kültür endüstrisinin herhangi bir unsuru marka, hayata yeniden bakış, tüketilen yeni bir uyuşturucu madde gibi hemen hemen her şey anında size pazarlanabiliyor, hem de on farklı varyasyonuyla. Bunlar diziler kanalıyla, oyunlar veya sosyal mecradaki herhangi bir unsurla hayatımıza girebiliyor. Hayatımıza girdikten sonra bir şekilde nasibimizi alabiliyoruz. Ve farkında olmadan bu durumun bir parçası oluyoruz. Çünkü moda denilen bir sektör var. Dünyada milyar dolarların aktığı ve sürekli yenileme üzerine var olan bir unsur. Bunun bizdeki karşılığı israf ama biz belirli kavramların gölgesinde kendi kavramlarımızı yitirmeye başlıyoruz. Yani sosyal medyada yeni bir aile tanımlaması var. İstediğin aileyi seçebiliyorsun. Bu, var olan ailenle çatışma yaşadığın anlamına geliyor ve en temel değerini kaybediyorsun. Aynı şekilde en önemli unsurlardan bir tanesi var olan Türk dizilerinde ve sosyal medyada terimlerimiz yıpratılıyor. Bunların başında da gıybet terimi geliyor. Şarkılarda, sosyal medyada, dizilerde gıybet terimi kullanılıyor. Gıybet terimi resmen pozitif olarak kullanılıyor. Konulara bakın “Bende ne gıybetler var.’’ veya “Gel oturup gıybet seansı yapalım.” gibi… Bizim dinimizce büyük günahlardan sayılan, hem Hucurat suresinde hem de Hümeze suresinde altı kalın kalın çizilen bu illet, sosyal mecrada şuan umarsızca yıpratılıyor. Sonrasında hangi terimler gelecek bunların farkında olmamız gerekiyor. Bütün terimlerimiz bir dalga halinde yıpratılıyor ve hayatın bir parçası yani normal bir şeymiş gibi karşılanıyor. Gıybet seansımız başladı diye sosyal medya haberleri görebiliyorsunuz. Yani bir iki insan bir iki yerde paylaştı diye terimlerimizi yitireceğiz diye bir şey yok. Ama terim yıpratılması içinde yetişen bir nesilden bahsediyoruz. Ve bu insanlar sosyal manada etkileşime en açık olan çağlarında her şeyden tahminimizin ötesinde etkilenebiliyorlar. Bu durum yeni nesillere düzgün şeyler bırakamayacağımız bir hale gelebilir. Dikkat etmezsek.

Genç Öncüler: Şahıslar kulanılan kavramın farkında olsalar bile -ki farkındalar- bu muhabbeti sosyal medyada yine de görüyoruz. Sosyal medyada oluşan yeni dile uyum sağlamak için gıybetin kötü olduğu bilinse bile gıybet üzerinden muhabbet çevrilmeye başlanıyor. Bu durum bir yerde karakter kırılmasını getiriyor. Karakter kırılmasını nasıl okuyabiliriz? Bambaşka kişilikler ortaya çıkıyor. Tanıdığımız birini sosyal medyada bambaşka bir üslupla buluyoruz artık.

İsmail Memiş: Bu şizofrenik bir durum. Aynı zamanda diğer psikolojik problemlere de kapı açan bir yere sahip çünkü teknolojik cihazların hayatımıza girmesiyle beraber tahammül kat sayısı insanlarda azaldı. Stres denen unsur insanlarda fazlalaştı. Teknoloji hayatımıza girdikçe daha fazla strese giriyoruz. Çünkü doğadaki ana akıştan kopuyoruz.  Doğan ve batan güneşin insanlar üzerinde etkisi var. Yağan yağmurun çamurun sende etkisi var. Ama sen onun yerine sanal alemin etkisine girersen koyulan bütün kurallardan, akıştan ve yaradılışa dair her şeyden yavaş yavaş kopmaya başlıyorsun. Bu da telafisi olmayan şeylerle karşımıza çıkıyor. İnsanın bünyesi değişiyor. Etrafa verdiği tepkiler farklılaşmaya başlıyor. Tahammül azalmaya başlıyor. Her şeyi tartışma üslubuyla aktarmaya başlıyorsun ve kameraların önünde geçirilmiş bir hayat yaşıyorsun.  Bunların hiçbiri doğal değil. Kendi özünden koptuğunun göstergesidir bu durum. Burada kritik olan şey altını çizdiğimiz gibi sanal alem Bize  yeni bir kapıyı açtı. Normalde sahip olduğunuz bütün kimlikler yeni bir biçimde yeni bir kimlikle, yeni bir  varoluşsal zeminle farklı bir yaşam formu imkanı buldu. Sen burada istediğin tepkiyi istediğin biçimde vermiyorsan bu sefer insan şöyle bir duruma giriyor: “Ben reel alemde mi yaşıyorum, sanal alemde mi yaşıyorum? Reelimi sanala taşıyacağım yoksa sanalı mı reele taşıyacağım?” Bunun kırılmasında yaşayan, arafta bir nesil var karşımızda. Hele hele bunun ergenlik döneminde yaşandığını varsayalım. Çünkü ergenlik dönemi geçiş dönemidir. Sizin iradenizin, hayat bakış açınızın şekillendiği, kimliğinizin oturduğu dönemdir. Tam bu dönemde ortaya çıkan bu durum insanın bütün bakış açılarını, hayat algısını, varoluşuna dair bütün felsefesini yitirebileceği bir durum karşımıza çıkardı. Çünkü siz belli şeylere tepki vererek kendinizin hassasiyet sahibi olduğunu zannediyorsunuz. Belki paylaşımları daha da yaygınlaştırarak belli düşüncelerin yayılmasına da kapı açtığınızı zannediyorsunuz. Halbûki bir aldanma durumu bu. Siz insanların hayatında sadece birkaç salise ya varsınızı ya yoksunuz. Sizin paylaştığınız şeylere kimler ne kadar itibar edecek veya biri sizin paylaştığınız şeyi retweetledi diye favladı diye sizinle aynı görüşü paylaşıyor mu olacak. Bu sanal cemaat kurgusu her dönem yeni bir durumu karşımıza çıkarıyor. Var olan cemaatlerin karşısına sanal cemaatler çıkarıyor. Orada herhangi bir takımın mensubu olabilirsiniz, kanarya sever de olabilirisiniz, size aidiyet kapıları açıyor. Ve bu aidiyetler var olanların yerini almaya başlayınca ciddi sıkıntıları beraberinde getiriyor.

Genç Öncüler: Peki İnstagram’a yine bu şekilde mi yaklaşacağız yoksa farklı bir pencere açabilir miyiz? Çünkü düşünceyi teşhir etmek bir yere kadar anlaşılabilir; ama bir de bedenlerin teşhiri başladı.

İsmail Memiş: Sosyal Medya da tüketilen önemli konulardan birisi Mahremiyettir. İnsanlar kendi özelini normalleştirerek insanlara arz ediyor. Bu kritik bir şeydir. “Selfie” çılgınlığı denilen bir şey başladı. Genel olarak sürekli “selfie” çeken insanlara denk geldik. Her halinin selfisi çekilmeye başlandı. “Selfie” çekilmek için yeni bir durum güncellemesi yapılıyor.  Saçınızı başınızı kıyafetinizi düzeltiyorsunuz, hayatın her durağında selfi çekilmeye başlıyorsunuz. Ve bunun yerini “snap” almaya başlıyor. “Snap” çekenlere baktığımızda özellikle bir hayat tarzı olarak görenler; yataktan kalktığında, ayakkabısını bağlarken, giyinirken, kapıdan çıkarken, sınıfa girerken snap atıyor. Artık kendini ifade etmenin bir yolu olarak kendi görüntüsünü koymayı görüyor. Bu seni ifade eden bir şey değil sen burada ifade olmuyorsun sen burada aslında tükeniyorsun. Ben bedenimi insanlarla niye ne kadar paylaşayım? Şimdi burada farkında olmadan zaman ve mekân algımızın değiştiğinden bahsettik ya, mahremiyet ve beden algımızda da farklılıklar var. Bu beden kimin? “Bu beden benim, istediğim gibi yaparım.” mı diyeceğiz yoksa var olan ahlaki çerçeve içerisinde mi kendimizi konumlandıracağız? Bunu algıladığımızda mahremiyet algısı ne durumda? Tesettür ehli veya değil dindar bir yaşam hayatını seçmiş ya da seçmemiş insanlar kendilerine sürekli olarak sosyal medyada ifade yeri buldukça ve bunu dediğimiz gibi sadece sözel değil görüntü olarak da ifade etme talebi oluşturdukça farklı bir hayatın içerisine giriyoruz. Bu durum bizi kuşatıyor. Telefon bize her çevrildiğinde poz vermeye başlıyoruz. Niye poz veriyoruz? Kime, neden kendimizi iyi gösterme zorunluluğumuz var? İşin kurumsal ve ticari boyutunu kenara bırakıyorum, kendi hayatımız birilerinin estirdiği rüzgârın parçası haline mi geldi yoksa gerçekten kendi hayatımızı mı yaşıyoruz? Birileri tarafından bize aktarılan hayatın ezberleri dilimize mi dolandı da bu ezberlere göre mi konuşuyoruz? “Hayır, bir dakika bu gidiş nereye olursa olsun benim farklı bir gidişim var.” deyip yeni durum mu güncelliyoruz? Bu soruları sormamız gerekiyor. Bundan dolayı mahremiyet aynı zamanda gözetimi de beraberinde getiriyor. Yani dünyanın bir yerinde insanlar sizin sosyal medya hesaplarınızı takip ederek navigasyon bilgilerinizi, kredi kartı bilgilerinizi ve belirli yerlerde attığımız mailleri takip ederek, optik beden tarayıcıları bilgilerini takip ederek yirmi dört saatte ne yaptığınıza dair bütün bilgileri alabiliyor. Güvenlik problemi var aynı zamanda. Önceden senin hakkında istihbarat toplamak için insanlar,  yeri geldiği zaman toplumun yarısını muhbir yapıyordu, kimi yerlere dinleme cihazı koyuyordu, sizi hapishanelere koyuyorsa sizi her yerden gözetleyen gardiyanlar başınıza dikiyorlardı. Şimdi ise hapishaneye gerek yok. Zihinlerimizden kontrol ediliyoruz. Çünkü kendimizi teşhir ederek “Ben buradayım.” diyoruz. Birileri hem bunu ticarete çeviriyor hem de siz gözetim toplumunun parçası olarak durumun farkında olamadan kabulleniyoruz ve bu durumu bizden sonra gelen nesillere bir refleks olarak aktarıyoruz. Etrafınıza bakın, çocuklar sosyal medyada paylaşılmak isteniyor. Anne ve babaları sürekli onları paylaşıyor. Normalde bir çocuğa kadraj yöneldiğinde dil çıkartır, kulak işareti yapar veya garip tepkiler verir, poz vermek istemez. Şimdi çevirin kamerayı çocuklara, hepsi kılıktan kılığa giriyorlar. Bu bir sorun. Doğal olandan kopuş sorunu bu. Daha kritik olan şey; yeni çağ ile beraber kadın ve erkek de çalışıyor. Eve ikisi de yorgun geliyorlar.  Çocuklar ya kreşte ya da akrabalarında. Sonrasında yorgun olan anne ve babalarından ilgi bekliyorlar. Anne ve baba ilgi göstermeyince ki baba maça anne de dizisine kitlenecek, oturup beraber telefonlarına kitlenecekler. Çocuğun eline de tablet tutuşturacaklar. Üç yaşındaki çocuğun elinde içinde oyun olan tabletler var. Ve çocuklar o tabletlere kitlenmiş biçimde teknoloji bağımlılığını gram gram içmeye başlıyorlar. Ve çocuklarda ilk ortaya çıkan şey dikkat dağınıklığı, odaklanma problemi, bir müddet sonra stres bozukluğu, asosyalleşme problemi. Hem fizyolojik hem psikolojik hem de sosyolojik olarak yüzlerce problemin kapısı açılıyor. Bizim gidişatımızı gerçekten düşünecek yeni bir zihni çabayı ortaya koymamız lazım.

Genç Öncüler: Son olarak bu sorunların bizi getirip bırakacağı yer neresidir ve siz öngörüyorsunuz?

İsmail Memiş: Bireyselleşme ve yalnızlaşmak, beklenen şey bu. Biz aile biçimi, kopuk akrabalık ve cemaat yapısının ötesinde kendine dahi yalnızlaşan bir durumu yaşıyoruz. Yani bireysel tercihlerimizin ve tavırlarımızın şekillendiği bir yol olarak görüyorum kat edilen mesafeyi. Tam burada yaratılış sebebimize tekrardan dikkatimizi toplamamız gerekiyor. Sen bir bütünün parçasısın. Güneşin birlediği gibi havanın birlediği gibi yüzen balığın birlediği gibi sende bir tesbihin bilinçli bir parçası olarak varsın bu alemde. Ama sen kendinden kopmaya başladıkça kâinatın özündeki bu birlikten de kopmaya başlıyorsun. Yaratan seni buna göre kodlamış. Senin bütün varoluşun onu birlemek üzere, O’nu birlediğinde kainatla beraber aynı tesbihin ahengine dahil olursun. Bu yüzden kopuşun tamir edilmesi için tekrardan kendimizi hem iç hem dış olarak gözetime tabii tutmamız gerekir.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder