Şam Seyahatnamesi..

ŞAM

 

Akşam sularıydı, şehir bizi beklemeden uykuya dalmıştı. 'Tanımadığın bir şehre akşam girdiğin vakit; ilk bakışta sende uyandırması gereken zarafeti yakalayamazsın.' derlerdi. Doğrusu ben de buna inanmıştım. Avrupa'da da bu algıyı sarsacak bir durum da yaşamamıştım keza. Gel gör ki Batı'da inandığım tüm o klişeler birer birer Ortadoğu’da yıkılıyordu. Çünkü bu topraklar başkaydı. Bizdendi. Bizimdi. O aidiyeti hissetmemek mümkün değildi. Hamidiye Çarşısı'nda gezerken bir yabancılık hissetmiyorduk. Adımların kendini adeta Kapalıçarşı'da zannediyordu. Çıkışına geldiği vakit ise Sahaflar'dan geçerek Bayazıt Camii ile karşılaşacağını planlıyordu. Yo hayır, adımlarınız yanıldığında hayal kırıklığı yaşamamıştı. Çünkü sizleri karşılayan tüm harikulade mimarisiyle Emevi Camii idi. Emevilerin Şam'ı fethinden sonra bir Roma Mabedi ve onun yanında bulunan Hz. Yahya kilisesinin yerine inşa edilmiş Emevi Camii. Ardından Hıristiyanların da rızası alınarak çevresinde bulunan bir kiliseyi de dönüştürerek genişletilmiştir. Hatta o dönemde buna karşılık başka bir kilise verildiği de rivayetler arasında yerini almış. Bu tutumun benzerine de Kurtuba Camii’nin ortaya çıkışından evvelki süreçte şahit oluyoruz. Dönemin Endülüs hükümdarı Birinci Abdurrahman, bir Hıristiyan’dan caminin inşası için planlanan arsayı fahiş fiyatlar istemesine karşın; zorla da elde edebileceği halde istediği fiyatı ödeyerek satın almış. Ama ne yazık ki diğer yandan Endülüs; tüm İslam aleminin gözü önünde, Hıristiyanların geri alım süreci adını verdikleri yüzyıllar süren savaşın ardından onların eline geçince; ilk işleri Kurtuba’yı perişan edip caminin içine sığınan müslümanları katletmek olmuş. Müslümanlara ibadet hakkı tanımayı bırakın, yaşam hakkı dahi tanımamışlar. Şu anda ise Kurtuba Camii’ni ziyaret ettiğimizde, dua için elimizi açmamıza bile müdahale edebiliyorlar. Sanırım bu iki durum pek çok şeyi gözler önüne seriyor. Nereden geldik buralara diyeceksiniz, tahminim. Ama Endülüs’ü ziyaret eden herkes; kendisini oraya götürecek bir yol bulabiliyor işte. Evet Şam’a dönelim de esas meselemiz havada kalmasın. Şam deyince akla ister istemez Hz. Yahya, Hz. Hüseyin, Selahaddin Eyyubi ve Vahdettin geliyor, değil mi? Emevi Camii’ne gelirsin de Hz. Yahya’yı ziyaret etmez misin! Kerbela’da bir yudum su arayan Hz. Hüseyin’i anlamadan, ardından gelecek gözyaşlarına hakim olmadan, dönülür mü! Camiden çıktığınızda ise kendinizi Selahaddin’in huzurunda bulmak apayrı bir güzellik oluyor sizin için. Derin bir saygı ve beraberinde sevgi çağlayanı oluşuyor içinizde.

Bütün bu yoğun duyguları yaşadıktan sonra caminin arkasında yer alan eski şehrin daracık, sevimli sokaklarında kaybolmanın zamanı gelmiş demektir. Sokaklar ve çevresinde şekillenen yapılar tarihi dokusundan hiçbir şey kaybetmemiş. Eski şehir, bizleri tüm yanlızlığıyla ve sadeliğiyle karşılamıştı. Yanlızlığını ise günlerin cumayı, resmi tatili gösteriyor olmasına borçluyduk. Zaman zaman kaldırımlarda İsrail bayrağına rastladığımız oluyordu. Halkın geçerken nefretlerinin bir izdüşümü olan eze eze geçmelerini izlemek kimi zaman keyif veriyor olsa da kimi zaman da sadece bunla kalıyor olmalarına üzülmüyor değildim. Tüm resmi makamlarda Suriye bayrağının yanında Filistin bayrağının dalgalanıyor olması da hoş tabii.

            Dış politikadaki son gelişmelerden sonra Arapların Türklere karşı duyduğu hislerin daha da arttığına şahit olduk. Türkler halka arasında özellikle iki isimle öne çıkmışlar. Recep Tayyip Erdoğan ve Murat Alemdar. Evet iki isim de fazlasıyla tanıdık, fakat anlaşılan o ki, “Türkiye’nin Robin Hood’u” Suriye’ye giderken dilin de etkisiyle bir miktar dönüşüme uğramış. Bu isimlere duyulan saygı ve sevgi o kadar muaazzam ki bazıları bizi onların temsilcisi olarak farzedip en samimi duygularıyla bize bir şeyler ikram etme yarışına girdiler. Beşar Esad’ı sormak gibi bir gaflete düştüğümüzde ise ortama derin bir sessizlik hakim olmuştu. Pek çoğu yorum yapmaktan kaçındı. Bu durum ise hiç şüphesiz diktanın ve istihbaratının ne denli etkili olduğunu gösteriyor. Bütün dükkan, sokak ve caddelerde; küçüklü büyüklü kralın resminin bulunması onun halkın nezdinde ne kadar ulaşılamaz bir yere sahip olmasına hayli yardımcı oluyor olsa gerek.

Şam’da, Suriye’de daha doğrusu Ortadoğu’da mümkün olduğunca taksileri kullanmaya ve söyledikleri fiyatların yaklaşık 1\8’ini teklif etmeye gayret gösterelim. Aslında genel olarak alışverişin standardı da bu olmalıdır. Etiket fiyatları bize çok uygun gelebilir, fakat inanın Şam’ın ortalaması çok daha aşağıdadır.

            Evet, gelelim, tüm bu seyahatin enerji kaynağına, Atom’una… Suriye’de genel olarak organik meyve suları kültürünün oturduğunu görüyoruz, ama aralarından öylesi var ki, anlatılmaz cinsten adeta, gezi boyunca günde üç öğün tüketmemize rağmen; her siparişi verdiğimde; hazırlanırken icra edilen sanatı, dikkatle incelememe rağmen bu tadın tam olarak bir formülünü çıkaramadım. Nihayetinde hazırlayan kardeşimizin sevgisini de kattığını düşünmeye başladım. Atom’un etkisinden kurtulup Şam’ın esas mutfağına göz attığımızda humus ve mahammara mezeleriyle Halep kebabı en ideal menü gibi gözüküyor, fakat ana yemekten ziyade sonrasındaki yöresel ve oldukça da hafif tatlıların sahne aldığı fasıl daha etkileyici duruyor. Tatlının hemen ardından eski şehirde bulunan otantik kafelerde çay, kahve, hasbihal üçlüsüne kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Hamidiye Çarşısı’nda bulunan dondurmacıyı da belirtmeden geçmeyelim isterim.

            Son olarak yorucu bir günün ardından hava karardığı vakit, yavaş yavaş Şam’ın fevkalade hamamlarına yol almamız gerekir. Belki de yıllardır bizim için kapalı bir kutu olarak kalan; Şam, Ortadoğu’nun birçok rengini de içinde harmanlamış durumda. Konumu itibariyle de diğer başkentlere ulaşım oldukça rahat oluyor. Nihayetinde bu seyahati çok geçmeden planlarımız arasına yerleştirmeyi ihmal etmeyelim…