Prof.Dr. Mücahit Öztürk ile Röportaj

BETÜL BABACAN

NİHAL AÇIKEL

SALİHA CAN

Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Prof. Dr. Mücahit ÖZTÜRK ile gerçekleştirdiğimiz röportajda, annelerimizin düzenlediği çay günlerinden sosyal medyaya, ebeveyn-ergen ilişkisinden bireyselleşmeye, zorla bale yapan çocuklardan narsizme kadar birçok konuyu konuştuk. Bu faydalı sohbeti istifadenize sunuyoruz…

Genç öncüler: Son dönemde gençler arasında yaygın bir biçimde kullanılan sosyal medya ağları, facebook, twitter, my space, tumblr, friend feed gibi her gün bir yenisi daha ekleniyor, günden güne daha fazla popüler hale geliyor. Ve zamanla sosyalleşmeden kasıt bu ağlarda ne kadar aktif olduğunuzla, ne kadar çok yayın yaptığınızla ilişkilendirilerek yorumlanıyor. Peki, bu sosyal medya araçları kullanıcılara hayatlarında hakiki bir sosyallik sağlıyor mu, yoksa tam tersi işlevde asosyal bir nesil mi oluşturuyor?

Mücahit Öztürk: Tabi mutlaka her popüler hale gelen eylem, hareket insanların bir araçla ya da aletle birlikteliğinin altyapısında mutlaka bir şeyler olması gerekir. Bu kadar hızlı yükselme çok doğal değil. Bunu sadece teknoloji çok hızlı yükseldi, imkânlar fazlalaştı dolayısıyla insanlar bu süreç içerisinde böyle bir yönelişe girdiler demek, tek başına teknolojiyi suçlamak çok doğru bir şey değil. Burada yanlış giden bir şeylerin olduğu da belli insan ilişkilerinin çok sağlıklı gitmediği, modernleşmeyle beraber, şehirleşmeyle beraber, kalabalığın artması, şartların değişmesi, insanların yaşam endekslerinin daha çok çalışmaya yönelmesi gibi etkenler bireyselleşmeye götüren bir süreci getirir. Bu bireyselleşmeye karşı bir itirazın da gelmesi lazım, çünkü insan doğası gereği çok bireysel bir varlık değil. Bir şeyler de yapmak istiyor fakat bir cendere altında. Bir tarafta yapmak istediği bir şeyler var öbür tarafta onu engelleyen bir takım mekanizmalar var. Bunu öyle ya da böyle aşmasını sağlayacak araçlar veriliyor eline. Bir klavyeyle birisine ulaşabilme lüksü, çok uzakta olan birisiyle sohbet edebilme lüksü, tanımadığı birisiyle muhabbet edebilme ve tanışma lüksü… İster istemez sanki bu yalnızlıktan kurtulup bir gruba dahil olma, grup oluşturma psikolojisini sağlamaya yönelik bir araçlar bütünü bu saydıklarımız. O zaman tabi şuna bakmak lazım: niye insan bu kadar yalnızlaştı, bu kadar bireysel hale geldi de böyle bir şeye fazlaca ihtiyaç duydu. Böyle bir şey dediğimiz aslında yetişkinlerde ilişkinin tam ortasında durması gereken sıcaklığın hissedilmediği, her ne kadar ekrandan birbirinize baksanız bile jest ve mimikleri ve beden dilini çok iyi anlayamadığınız bir ilişki modeli. Buna bu kadar ihtiyaç olması da gerçekten çok düşündürücü. Herhalde şuna bakmak gerekiyor: bizler, bizim nesil, bizden bir küçükler, gençlerimiz ve bizim çocuklarımız diye bir bakacak olursak vahamet aşağıya doğru çok daha artıyor. Bu da toplumsal dinamiklerin değiştiğini, hangi kültür, hangi inanç, hangi etnik gruptan olursa olsun sosyal medya araçlarının insanların hayatına çok fazla girdiğinin göstergesi.  Yani ilkokul 5. sınıfa giden bir çocuğun facebooku daha sonra twitterı daha sonra bir başkasına sahip olması gibi durumlar şunu gösteriyor: en azından biz başta yetişkinler olarak ya da çocuk sahibi insanlar olarak kötü gidişi görüp, müdahale etmeme gibi bir durumumuz var yani şu an ki gidişi görmemek mümkün değil ve müdahale etmekle ilgili olarak ta çaba göstermemiz gerekiyor çünkü dün akşam gene bir iftar yemeğinde şöyle bir olay oldu tam da bununla alakalı; çocuklar bir grupta oturuyorlar, anne babadan ayrı. Çocukların %80’inin elinde cep telefonuna benzer aletler var, hepsi onla bir şeyler yapıyor. Birlikte oldukları halde. Bu çok vahim bir durum. Buraya müdahale etme konusunda aktif bir rol almıyor yetişkinler. Ses çıkaracaklarına orda dursunlar, oynasınlar deniyor. Problem çıkarmasınlar, sıkıldık gidelim demesinler, efendi efendi oynasınlar o aletlerle…  Ve bu durumu çok sık görüyoruz birlikte olduklarında da, birlikte olmadıklarında zaten böyle bir aracı kullanıp birbirleriye iletişim kurmaya çalışıyorlar. Özetle bu sürecin sorumlusu teknoloji değil, bu aletleri üretenler falan değil, bu sürecin sorumlusu bu aletlere bu kadar kişiyi muhtaç edecek bir sosyal altyapının oluşmuş olması tüm dünyada. O yüzden demek ki insan hayatında çok önemli ince bir nokta var ve oradan çok kolay etkilenebiliyorlar, oraya çok kolay girebiliyor birileri. İnsanlar arası bağları sıkılaştırmak gerek. Bu sıkılaştırma yalnızca insanların kendilerinin yapabilecekleri bir şey. Eğer bu yapılırsa ihtiyaç gibi görünen var olan durumun rahatsız edici olmaması mümkün değil aslında.

Genç Öncüler: Peki böyle bir çocukluk evresinden sonra ergenlik, gençlik gibi dönemlerde karşımıza ne tür sorunlar çıkıyor?

Mücahit Öztürk: Şimdi aslında şöyle bir sıkıntı var insanoğlunun en büyük sorunlarından bir tanesi hatta belki dünyanın şu an en büyük sorunlarından bir tanesi bu kadar imkâna, hatta tahmin edilemeyecek kadar büyük iletişim gücüne rağmen, hala iletişimsizlik. İşte düğmeye bastığınızda dünyanın öbür ucuyla konuşuyorsunuz, ekrandan konuşuyorsunuz, her şey mümkün bir mektup için üç ay eklemiyorsunuz falan… Bu kadar iletişim gücü var, insanların birbirleriyle rahat her şeyi konuşabilecekleri bir dönemdeler ama hala iletişimsizlik hat safhada. Bir yerlerde insanlar açlıktan ölebiliyor kimse çok fazla gördüğü halde müdahale etmiyor. Başka bir yerde bir savaş çıkıyor, biri diğerini yanlış anlıyor öteki ona tepki veriyor. Böyle bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla kişilerin bu süreçte aslında modern yaşamın getirdiği yalnızlaşmaya karşı verdiği bir tepkiydi bu belki de. Mesela evden dışarı çıkamayan, bir çocuk düşünün şimdi günümüz sokağında yaşayan bir çocuğun evden dışarı çıkma hakkı yok annesi isterse ancak çıkabilir. Gençler çıkabilirler ama nereye ne kadar çıkabilirler? Ailelerin birçok ön şartları var. O şartlar yerine gelirse çıkabilirler büyük bir kısmında.

Genç Öncüler: Ya da AVM’lere giderler çıktıkları zaman.

Mücahit Öztürk: Çıktıkları zaman da aile üyeleri ile birlikte giderler. Ya da çocuklar çıktığı zaman AVM’lerdeki plastik oyuncak parklarına giderler. Yani gayet sanal, üç dakikada biten, babasının cebinde para kalmadığı için biten, kavga çıkan bir yerlere gidiyorlar. Yani gerçekten çok sıkıntı verici bir durum. Şimdi burada bu yapılanmanın içine girdiğiniz an çok kolay çıkamıyorsunuz. Ve bu yapılanma sizi insan ilişkilerinde çok yetersiz kılmaya başlıyor bir süre sonra. Bu yetersizlikten kastımız şu: Hani ilişkiyi devam ettirmek dediğimiz şey, ilişkiye başlamak çok zor değildir aslında. Çok özel bir sorunu yoksa kişinin bireysel anlamda bireysel patoloji anlamında özel bir sorunu yoksa ilişkiye başlar kişi. İlişkiyi devam ettirmek dediğimiz şey çok zor günümüzde. Çünkü ilişkiyi devam ettirmek için fedakârlık yapmak zorundasınız. Bu her şey için geçerli, yani arayacaksınız, soracaksınız birlikte olmak için zaman ayıracaksınız. Vakit çok büyük bir fedakârlık hele büyük şehirlerde çok büyük bir sıkıntı. Vakit ayıracaksınız. Belki paranızdan olacaksınız biraz. Yani o başka yerlerden kısıp oraya vakit ayıracaksınız bu bir fedakârlık. Ama bu aslında temelde insanın her zaman doğasında var olan yıllardır getirdiği ve işte toplumların kurduğu sosyal ortamların kurduğu şey mantık bu kurulmuş bir düzen içerisinde aslında büyük bir sistem içerisinde kendini yalnız hissetmesi tamamen dediğim gibi dış dünyanın baskısından çok yani dıştan gelen bir takım şeylerin baskısından çok insanların biraz rahatı ve kolayı seçmelerinden kaynaklanıyor. Çok basit örnekler veriyorum ben genellikle toplantılarımda. Özellikle anneler ile olan toplantılarımda. Şimdi bizim annelerimizin hatta belki hala vardır ama değişti sistem. Komşu toplantıları gündeliği altın gündeliği falan. Bunun ne anlamı var? Bunun iki boyutu var. Bunun iki boyutu var. Bir tanesi işe gitmeyen işte bir işi olmayan bayanların toplanıp bir şeyler yapması demek mahallede. Çok sosyal bir aktivite. Canlı bir yaşama orada var. Konuşuluyor, sohbet ediliyor bazen dedikodu da ediliyor. Bazen iyi şeyler söyleniyor falan ama bir ilişki modeli var. Yani yan sokaktan birini tanıyorsunuz. Kim olduğunu biliyorsunuz. Sokakta selam veriyorsunuz merhaba diyorsunuz. İste bir ihtiyacı varsa onun ihtiyacına gitmek zorunda hissediyorsunuz. Hastalığı varsa bir çorba götürüyorsunuz. Yani bir sosyal şey geliştiriyor bu. Yoksa başka türlü tanımıyorsunuz. Yani apartmanınızdaki insanı tanımıyorsunuz. Şimdi böyle toplantılar bayanlar açısından söyleyeyim devam ediyor azalarak da olsa devam ediyor anladığım kadarıyla ama o kadar çığırından çıkmış durumdaki hani onun başlama noktası aslında gayet iyi niyetli tanışmak vesaire olması bazen küçük dini sohbetler yapmak filan olacakken o mecradan çıkıp artık birbirlerine hava atma işte gösteri yapma ve yarışma şeyine gelmiş. Buraya asla çocuklar getirilmiyor. Asıl can alıcı noktada bu.

Genç Öncüler: Rahatsız ettikleri için.

Mücahit Öztürk: Çocuklar rahatsız ediyorlar. Çocuklar getirilmiyor bunun başında zaten çocuğu izole etmiş oluyorsunuz bir taraftan. Çocuk gelmeyecek oraya niye? Çocuk can sıkar orada çocuk bir şey yapar. Ya da bunlar evin dışına kahvelere, kafelere taşınmaya başlıyorlar. Lokantalara taşınmaya başlıyor. Kişilerin ekonomik durumuna göre. Niye? Ev batar. Evde problem olur. O kadar misafirle uğraşıp da pasta börek mi yapacağım? Bu mantıkla bir şey daha taşınıyor. Böyle böyle kafelere ve internet ortamına o daha kolay evinizden kalkmıyorsunuz. Açıyorsunuz üç kişi, beş kişi konuşabiliyorsunuz. İstediğiniz zaman yapıyorsunuz bu işi. İşte böyle on kişilik bir ortamda birisinin kulağına bir şey söylemek ayıp kaçar ama internette o da olmuyor. Msn de diğerlerini kapatıp ya da onlar yokken bir-iki dedikodu da yapıyorsunuz. Bu gerçekten tuhaf bir asosyalleşme getiriyor insanlara. Ve bunun içinde çocuğun olmaması zaten çocuğun gidebileceği yani üç-dört yaşındaki bir çocuğun gidebileceği tek sosyal ortam bu. Gelelim ev gezmelerine. Mesela özellikle bizim kültürümüzde çok yaygın bir şeydir. Komşu ziyaretleri, ev ziyaretleri…

Genç Öncüler: Sıla-i rahim zaten sünnettir.

Mücahit Öztürk: Sıla-i rahim bir de mahallede ziyaret var. Mahalle ziyaretleri, mahalledeki arkadaşlar. Şimdi dediğim gibi apartmanda kimse ne oturduğunu bilmiyor. Geçen bir arkadaş güzel bir şey yapmış. Taşındık apartmana diyor. Herkese şöyle bir şey küçük bir zarfın içinde bir davetiye. Biz falan ve falanız. Apartmanınıza yeni taşındık. Efendim şu tarihte tanışmak için çaya bekleriz buyurun gelin diye. Bir aile falan gelmiş apartmandan. Bu kadar kibar bir davete rağmen düşünün yok yani insanlar aman tanımayın gibi bir şey içerisindeler. Hızlı bir yabancılaşma toplumdan yabancılaşma kendini izole etme kendi ufak bir grubunu oluşturup o grupta yaşamak isteyen bir şey var. Akşam gezileri çocukların sosyalleşmesinde üst düzey etkisi olan bir şeydir. Niye üst düzey etkisi olan bir şeydir? Çünkü çocukların erişkinlerin ilişkilerini görmesi açısından çok önemlidir. Yani siz akşam sohbetleri ya da çay içme işte ben hep kendi küçüklüğümden hatırladığım ‘’Ahmet amca müsaitseniz babamlar yemekten sonra size çay içmeye gelecekler. Mesaj da veriliyor. Aman yemeğe gelmeyecekler hazırlık yapmayın yemekten sonra çay içmeye gelecekler. Bu o kadar masum bir şey ki. Yemekten sonra çay içmeye gelecekler. Bize ekstra bir hazırlık yapmayın. Pastaydı börekti falan uğraşmayın yok ya böyle bir şey biz çay içmeye geleceğiz sadece kahve içmeye geleceğiz. Sohbet etmeye geleceğiz diye bir masum talep var ve bu masum talebi %90 sıkıntı yoksa insanlar karşılıyorlar. Ve buraya çocuklarda götürülüyor. Bu götürülen çocukların orada o konuşmayı dinlemeleri kendi aralarında oyun oynarken kulak kabartmaları mekânın içerisinde gelişen ilişki ağı işte bir hizmet, hürmet, ikram buna karşı olan reaksiyon, tepki, konuşulan konular bunların hepsi çocuk gelişiminde sosyal gelişimde inanılmaz hızlı adımlar atmasına neden olur çocuğun ya da babaların annelerin çocuklarını dış dünyaya açmaları annenin arkadaşlarına sohbete götürmesi pazara çarşıya götürmesi babanın alıp çocuğunu bir arkadaş toplantısına götürmesi. Bunların hiçbirisi şu anda olmuyor. Sen otur. Televizyon da var elinde, bilgisayarın var. Ne geleceksin kafamızı karıştırma. Zaten çocuk da talep etmiyor yani bu kadar alet varken o da istemiyor dışarı çıkmak. Arkadaşım yok diyor yoksa gitmek istemiyor. Bu nedenle aslında tekrar başa dönecek olursak teknolojik aletleri ve teknolojik ilerlemelerin kullanılmasındaki bu hoyratlığı ve insanların temeldeki yapılarını ve psikopatolojilerine bağlı.

Genç Öncüler: Bunun arkasından çocuklar, gençler dünyanın öbür ucundaki tanıdıkları veya tanımadıkları diğer kişilerle iletişim kurabiliyorlar veya kurabildiklerini zannediyorlar ama bunun yanında en yakınlarıyla yani anne babalarıyla iletişimde büyük sıkıntılar yaşıyorlar. Çocuk ve anne baba arasında ortalama yirmi, yirmi beş yaş olurdu ama şimdilerde bu eskinin sanki yüz yaşına tekabül ediyor. Bu da ciddi bir kuşak çatışmasını doğuruyor. Bunla bağlantı kurulabilir mi diye tereddüdüm vardı ama sizinle konuştuktan sonra da nerden nereye gittiği açıkça belli oluyor. Bu kuşak çatışmasının sonrasında ergenlik dönemi eskinden de var olan bir şeydi ama artık ailelerin çocukları bu kadar hayatın dışına itmesi var kendilerinin de dışına itmesi. Fakat sonrasında aileler en ufak bir uyku probleminde, sinir bozukluğunda yeme bozukluğunda, depresif bir eğilim gördüklerinde hemen doktorlara başvuruyorlar ama hal bu ki çocuk zaten doğduğundan beri bir umursamazlığın içerisinde. Sonrasında en ufak bir problemde aşırı bir talep. Niye böyle oldu tüh vah… Size gelen hastalarınızda nasıl oluyor bu tip durumlar?

 

Mücahit Öztürk: Tüh vah diyenler de azınlıkta. Keşke tüh vah deseler. Çoğu bunun da farkında değil maalesef. Bu yüzden kuşak çatışmaları had safhaya geliyor. O zaman belki evden kaçan bir genç. İntihar girişimine giren, acayip ilişkileri giren bir genç olduğunda insanlar bu çocuk niye böyle diye geliyor ama tabii o zaman ipin ucu biraz kaçmış oluyor. Dediğiniz noktada yani şöyle bir şey var çocuğunuzu tanımanız için çocuğunuzla vakit geçireceksiniz ikincisi de nötr tarafsız bir gözlemci olacaksınız. Nötr tarafsız bir gözlemci nasıl olunur, kafanızdaki şablonları yıkarak olunur. Anne babanın kendi narsizmi içerisinde benim çocuğum mükemmeldir. Biz her şeyi dört dörtlük veriyoruz. Niye olumsuz bir şey olsun ki mantığıyla yaklaşırsanız, çocuk yetiştirirsen hiçbir şey göremezsiniz. Bu da dönüp dolaşıp insanların aslında ailelerini ve kendilerini tanımada da ne kadar yetersiz olduklarını gösteriyor. Bizler bu işin profesyonelleri olarak böyle vakalarla karşılaştığımızda dediğiniz gibi bir durumda olanlar şanslı grup. En azından işin farkında olan grup. İşlerin ters gittiğin farkında olunduğunda. O terslikleri bir takım danışmanlıklarla değiştirebiliyorsunuz. Anne babanın hataları, gereksiz baskılar yahut gereksiz rahat bırakmalar anne baba arasındaki tutum farklılıklarının oluşturduğu yanlışlıklar bir yere kadar değiştirilebilecek durumlar ama asıl iş işten geçtikten sonra yaş büyüdükçe ve gencin kişiliği oturduktan sonra daha büyük problem çıkınca işimiz daha zor. O yüzden Türkiye’de insanların bu anlamda çocuklarını ve gençleri tanımaları da çok sağlıklı değil maalesef. Tanıyanlar bu yüzden şanslı bir grup. Bir grup tanımıyor tanımak istemiyor görmek istiyor çünkü problem gördüğünüz an baş etmek zorunda olduğunuz bir şey, efor sarf edeceksiniz ve bu eforu sarf etmek zor ve çoğu kimse bunun niyetinde değil.

Genç Öncüler: ilişkilerde ilişkinin devam etmesi için emek vermek gerek dediniz ya insanlar çocuklarına bile o emeği vermekten kaçınıyorlar bazen.

Mücahit Öztürk: O hâle getirildi. Şundan dolayı o hâle getirildi. Birincisi tabi çok doğal olmayan sistemlerde artık yaşıyor insanlar. Doğal olmayan iş yükü var. İş yükleri çok ağır. Bir anne saat dokuzda eve geliyor altıda çıkıyor. Böyle bir anne nasıl çocukla birlikte olabilir. Çocuk anneden nasıl bir şey alabilir. Baba 11'de eve geliyor. Haftanın dört beş günü babayı görmüyor çocuk. Bunlar doğal şeyler değil.

Genç Öncüler: Bir noktada patlak veriyor değil mi? çocuğa tüm imkânları sağlamış olmak, bir dediğini iki etmemek ama bunun yanında ilgi eksikliği çok normal sonuçlar doğurmaz her halde.

Mücahit Öztürk: Patlak verme noktası gençlik zaten. Gençlikle beraber şöyle bir sürece başlıyoruz. Madem bu kadar sağlıksız, bağlantının sağlam olmadığı bir ilişki modeli varsa evde ben de bu taraftan çekerim diyor çocuk. Kendine bir dünya oluşturuyor. İyi ya da kötü. İlla kötü olacak anlamına gelmez. Reaksiyon olarak iyi bir dünya da oluşturabiliyor eğer ede işler kötüyse ama genelde tabii daha özgür kendi karalarını verebileceği ve tabi yanlış olma ihtimali çok yüksek kararlar bunlar ve evde çıkan yoğun tartışmalar, her şeyden çıkan tartışmalar. Anne baba kendi zihin yapısına kafa yapısına göre, kendi tecrübelerine göre bir yola sevk etmeye çalışıyorlar ama o yola girmemek için direnç gösteren biri var karşılarında. Bunun da nedeni bu bağlantıyı sağlıklı kurmamak. İhtiyaçların giderilmesi noktasında biz her şeyi yaptık diyor aile. Ailelerin söylediği klasik bir laftır. Bu her şeyin içinde maddi imkânlar sıralanıyor. Mümkünse iyi okullarda okutulması cebine harçlık konulması gibi şeyler var. Her şeyin öbür tarafı yok duygusal boyutu, paylaşım boyutu, çocuğa alternatifler sunarak çocuğun hayatının renklendirilmesi boyutu yok. Çünkü şöyle bir şey, tabii çocukluk döneminden itibaren aslında aileler aktif yönlendiriciler olmalılardır.  Çocuk daha beş altı yaşında düşünüp ben biraz futbol oynasam, benim herhalde müziğe yeteneğim var, ben folklor oynasam iyi olur, gelecekte benden bir şey çıkar bilim adamı olurum falan demez. Bu bir şeyi siz keşfedeceksiniz çocukta. Ve bu bir şey üzerine yoğunlaşmasını sevmesini sağlamak yine anne babanın çabasıyla olacak. Bunu sağlamadığınız müddetçe anne baba ya o hani çok klasik, o kadar monoton bir şeye yönlendirme var ki. İşte baleye gitsin piyano çalsın, rutin yani üç beşi geçmez. Yaşı gelince basketbol oynar tenis oynar. Çocuk bunların hepsinden nefret ediyor meselâ. Bu yani. Bununla aslında bunlar bir anlamda kendi iç dünyalarını rahatlatmış bir vazife addettikleri şeyi yapmış oluyorlar. Bu bir vazifeydi, yaptık. Sosyalleştirdik çocuğu. Baleye bile gitti. E adam baleye gitmek istemiyor, nefret ediyor baleden?! Erkek çocuğunu baleye gönderiyor meselâ. Çocuk nefret ediyor baleden, gitmek istemiyor. Fark etmiyor bir sürü böyle şeyler var. Ya da öbür taraftan yuvaya gönderdik, yuvada her şey halloldu. Yuvaya gönderdik, yuvada dînî eğitimi de aldı. Hiç fark etmiyor yani topu ya bale öğretmenine ya Kur'an öğretmenine atarak kurtulmaya çalışılıyor. İşin içinden sıyrılmak var mesela görevini yapmış olmak. Ama şu noktada sıkıntı var, ailelerin çocuklarıyla birlikte yaşama kültürü de çok değişti. Bu çok önemli bir eksik bence. Çocuklarıyla birlikte yaşama kültürü şu; anne baba çalışıyorsa özellikle, ya bizim kafamız şişiyor hafta sonu bir dışarı çıkalım, bir Boğaz'a gidelim, çocuklar kalsın. İşte, atlayıp uçağa bir-iki gün kaçalım. Güney'e inelim, yurtdışında bir yere gidelim, çocuklar kalsın. Ya da işte umreye gidelim çocuklar kalsın. İşte bu mantık hiç fark etmez aynı. Bu mantık aslında şunu gün yüzüne çıkarıyor; ya zaten az gördüğünüz bir çocuğu biraz daha dışlayarak, biraz daha kendi yaşamınızın dışına atarak, kendi yaşamınızı kurgulamaya çalışıyorsunuz. Ki bir yere çocuk götürmemek tam da bu konuştuğumuz şeyin en önemli noktasıdır. Çocuğu hayatın içine sokmamak. Bu kendi rahatımızdan kısmamak adına olabiliyor, gereksiz sosyal kaygılarımızdan olabiliyor. İşte "gidecek oraya bir şey yapacak, bizi rezil edecek, küçük durumuna düşürecek" olabiliyor. Yani çocuklar o kadar bu olaya yalnızlar ki hakikaten oraya gidince canları sıkılıyor. Atraksiyon yok bundan kaynaklanıyor. Bu nedenle çocuğu hayatın dışına atmanın yöntemlerini siz geliştirdiğiniz an, çocuk yaşamının dışında başka bir yaşam kurmak zorunda. O başka yaşamı da yani "Alicim bugün bize gel de sohbet edelim" tarzında olmayacağına göre; önce telefonla başlayan, teknoloji geliştikçe bu telefonun işte msn'dir, bilgisayardaki görüntülü konuşmalardır, işte bir sürü iletişim araçları ismi neyse. Çoğunu yeni yeni duyuyoruz. Bu olur da, olsun. Ne olur kahvesini içerken karşıda birisiyle sohbet etsin ne mahsuru var? Birçok mahsuru var, sadece bir mahsuru yok. Bir kere insanın duygusunun hissedilmediği, jest ve mimiklerinin hissedilmediği ilişki, sağlıklı bir ilişki hiçbir zaman olmaz. Ekran, ilişkinin ancak haber kısmını halleder. Duygu kısmını halletmez. İlişkide olmazsa olmaz şey; duygudur. Duygu yüklülüğüdür. Yoksa açtığınızda çok kolay karşınızdakiyle konuşabiliyorsunuz. Ama sarılamıyorsunuz, elinden tutamıyorsunuz, o ağladığı zaman gözyaşını silemiyorsunuz, yanında oturamıyorsunuz. Bunlar çok değerli şeyler ilişkide. O zaman tam da adı gibi sanal bir arkadaşlık oluyor. Tamam, karşınızda birisi var ama o sanal. Sizin ulaşamadığınız birisi. Bir başka tehlike; bu kadar duygunun olmadığı bir yerde sözel sohbetin de çok tekdüze ve kaba olma ihtimali de var. Şöyle kaba olma ihtimali var mesela söylenmemesi gereken şeyi orada söylüyorsunuz, karşınızdakinin duygularını çok iyi tahmin edemiyorsunuz. Hakaretinden küfrüne her şey olabiliyor ve arkadaşım dediği kişilerle. E bunu yüz yüze yapamazsınız. Yani bunu yüz yüze yapmanızı engelleyen bir sürü duygusal faktörler vardır, bu işin bir boyutu. Diğer bir boyutu, insanın, hiç tanımadığı insanlarla böyle bir araç vasıtasıyla görüşme ihtimali var. Niye hiç tanımadığı insanla görüşür? İnsan insanla görüşmek istiyor. Bulamayınca da klavyeye basıp herhangi bir arkadaş sitesinden arkadaş buluyor. O kişi nedir, ne değildir, nasıl bir adamdır, ne amaçları vardır. Gençlerin, özellikle şöyle 10 yaşından itibaren 20 yaşına gelen süreç içersinde çok ciddî bir yanılgılarıdır. Yani işte, direk karşı cinse olan ilgilerini aktardığı dönemdir. Çok kolay kötülüğü kullanacak. Duygular çok kolay yıpranacak, duygusal açıdan her türlü istismara uğrayacak bir grup oluşuyor ister istemez, niye yine karşılıklı olmadığı için. İkincisi de grupla olmak için. İnsanlar grupla olan ilişkilerinde de daha usturuplu davranıyorlar, kendilerini frenliyorlar. O da olmadığı için böyle bir süreç yaşanıyor. Buradan şuraya geleceğim yani ailelerin aslında bu tür aletleri çocukların kullanmasını kolaylaştırıcı faktörlerinin de temelinde kendilerini rahat hissediyorlar. Yine rahat olma olayı var.

Genç Öncüler: Ben "serbestliği tanımak ne kadar doğrudur"u düşünmüştüm. Baskı yapmamak lazım çocuğa çünkü aşırı baskı dediğiniz gibi ters tepebiliyor, ayrı bozukluklar getiriyor. Ama baskı yapmayalım düşüncesiyle, işte despot davranmayalım, biz eskiden çok sıkı büyütüldük, çocuklarımız o şekilde yetişmesin düşüncesiyle ultra bir rahatlık, gereğinden çok çok fazla bir rahatlık. Arkasından çocukta bir sürü eksiklik… Mesela çocuğun memlekete gittiğinde dedesiyle nasıl konuşacağını bilememesi, dedesinin yanında nasıl davranacağını tartamaması gibi.

Mücahit Öztürk: Tabi ki kesinlikle çünkü bunlar birbiriyle ilintili. Yani çocuğu hayatın içinden hayatın dışına attığınız zaman çocuk yarı hapishane gibi bir yerde yaşıyor; okul ve ev. Keşke bir araştırma yapılsa aslında çok güzel de bir araştırma çıkar bundan: İnsanların komşuluk ilişkilerini ve akşam gezmelerini araştıran bir araştırma. Mesela bir mahalleye girilecek bir form düzenlenecek; haftada kaç kere akşamları bir yere çay içmeye gidersiniz? Arkadaşlarınızla bir yemeğe ne kadar sıklıkla gidersiniz?. İnanın çok düşük rakamlar çıkacak. Ortalamadan bahsediyorum. Ya da mesela bu gittiğiniz yerlere çocuklarınızı götürür müsünüz, çocuklar evde mi kalır? Gelmek isterler de mi götürmezsiniz, gelmek istemezler mi? Yani bu şekilde birçok form düzenlenmeli. Tabi bu sosyologların işi aynı zamanda. İnsanların şu andaki aile yaşam geleneklerini de sorgulamak lazım. Buradan bence çok garip sonuçlar çıkacak. Yani klinik deneyinden görüyorum mesela; akraba dışında hiç bir yere gitmemiş çocuk çok fazla var. Hafta sonu babaannemlere gidiyoruz diyor mesela.  Ya babanın annenin arkadaşı yok, ya başka yerde görüşüyorlar. Yani bu olacak şey değil.

Genç Öncüler: Bir de artık dediğiniz gibi şu algı var: “Eve hapsolmayalım, dışarıda buluşalım, dışarıya da çocuklar gelmesin.” Hal böyle olunca iyice o kültürden kopmuş oluyor çocuklar.

Mücahit Öztürk: Bir de şey tabi, bizim kültürümüzün bir başka baskısı da aile bireyleri varsa aynı şehirde, mutlaka onlarla sürekli şekilde görüşülecek. Onlarla görüştüğün zaman da başka yere vakit kalmıyor zaten, iki tane amca, üç tane hala varsa bitti. Başka bir tarafla görüşme ihtimali kalmıyor. O nedenle, annelerin babaların kendi yaşam kalitelerini önce düzeltmeleri lazım. Çocuk endeksli yaşamak bazen eleştirilir ya her şeyi çocuğa göre ayarlamak… İşte her şeyi çocuğa endeksli ayarlamak bu anlamda gereklidir. Yani siz yemek yiyeceğiniz bir davete gidiyorsanız orda çocuk grubu olup olmadığına bakacaksınız. Ne yapacak çocuk? Paşa paşa oturup 2 saat sizi dinleyecek. Olmaz böyle bir şey. 10 dakika sizi dinler ama 10 dakika sonra kıpırdanmaya başlar zaten, bir şeyler ister. “Acaba onun o ortamda arkadaşlarıyla bir şeyler paylaşacağı bir alan var mı, oyun odası var mı?” diye sorgulayacaksınız. Ya da tatile giderken “Ben falan yere gitmeyi çok istiyorum!” denilebiliyor. Ee, sen istiyorsun da çocuğun orda hoşuna gidecek bir şey var mı? “O zaman çocuğu götürmeyelim.”, çocuğu götürmeyelim kavramı bizim kültürümüze çok aykırı bir kavram. Biz çocuğu kültürel olarak her yere götürmüşüz. Bu durum özelikle 1970lerden sonraki süreçte bozuldu. Yoksa çocuk hayatın içinde hep vardı, şehirleşmeyle beraber durum biraz bozuldu. O nedenle onu tekrar canlandırmak, çocuğu hayatın içine sokmak gerekir. Ben ailelerle konuştuğum zaman “E okulda arkadaşı var.” diyor. Okulda arkadaşla olmaz. Okuldaki arkadaşlık yeterli bir arkadaşlık değil. 5 dakika teneffüs, ne oynayacak çocuk o vakitte, ne paylaşacak? Derste konuşsa zaten suç. Teneffüste tuvalete mi gidecek, kantinden simit mi alacak, arkadaşıyla mı oynayacak? Dolayısıyla dışarıda birlikteliği sağlayacak atraksiyonlar yapamazsanız, sosyalleşme sağlıklı olmaz. Olmuyor da zaten.

Genç Öncüler: Bunun sonucu olarak bir de şunu görüyoruz hocam. Yeterince sosyalleşemeyen ve toplumdan dışlanan çocuk, bireyselleşmeye başlıyor ve sürekli kendi odaklı yaşıyor. Gördüğümüz örneklerde, kendini beğenmişlik söz konusu ve kendi yaptıklarının doğru olduğuna inanan, eleştiriye, uyarıya kapalı gençlerin sayısı hızla artıyor. “Bu benim hayatım.”, “Ben böyle biriyim.” gibi söylemler yaygınlaşıyor, kişiler kendinde sınırsız özgürlük hakkı görüyor. Bu “kendini beğenmişliğin ve özgürlüğün” sınırları ne olmalıdır?

Mücahit Öztürk: Aslında bu narsistik yapılanmayı tetikleyen yine aile dinamikleridir. Yani doğuştan gelen kişilik özelliklerini bir tarafa bırakacak olursak, bu yapılanmayı genelde aile oluşturuyor. Niye narsistik yapılanma oluşturuyor aile? İki tür sebepten oluşturuyor. Ya aile çocuğa çok fazla bir yük atfediyor, onun da nedeni kendi yetersizliklerini, yapamadıklarını çocuğa yaptırma adına, “Sen şunu da yaparsın, bunu da yaparsın” şeklinde sabah akşam bir bombardımanla çocuk uçurulmaya çalışılıyor. Çocuğun da kişilik yapısı buna müsaitse, bu narsizm olarak karşımıza çıkıyor. Ya da bunun tam tersi oluşan bir mekanizmada da, baskıya uğrayan, küçük düşürülmeye çalışılan, despot bir ailede sıkıştırılan bir çocuk, ergenlik dönemini atlattıktan sonra kendi içinde bir defans oluşturmak adına kendini değerli hissetmek zorunda kalıyor. Bu da başka bir patolojik narsizm oluşturan bir mekanizma. Orda da bu tür insanların iç görüleri de olmadığı için, çevreyle olan iletişimlerinde büyük bir sağlıksızlık söz konusu. Çünkü “herkes daha akılsız, herkes daha başarısız, ilişki kurmak için herkes daha değersiz.” Böyle bir yapılanmada çok seçici davranır kişiler ve bu seçicilikte de genellikle ilişkiler uzun süreli yürümez. Çünkü rahatsız eder bu yapılanma zaten insanları. Yarın öbür gün evlilik ortamına girdiklerinde de aynı şekilde rahatsız edici olur. Kişilik yapılanmasının 2 kolu vardır: birincisi genetik olarak taşıdığımız özellikler, diğeri yetiştirme tarzının getirdiği çocukluk dönemindeki ilişki modelleri. Bunların ikisi bir araya gelerek, kaynaşarak bir kişilik yapılanması oluşturuyorlar. Ailenin buradaki rol çok büyük. Patolojide var olan bir şeyi destekleyip problematik hale getirebilirken, var olan patolojiyi kaba bir tabirle yontup, daha problematik olmayan bir hale getirebilir. O yüzden “Ne yapalım yaradılışı buydu! (kişilik bağlamında söylüyorum) cümlesi doğru bir cümle değil. Bunlar üzerine çalışacak aile zaten. Yani şimdi çocuk yetiştirme dediğimiz zor bir şey değil. Bez almaya, mama almaya paranız varsa, uyutacak yeriniz varsa 15 tane çocuk yetişir. Yetişmiş zamanında zaten biliyorsunuz, 20 tane de yetişmiş zamanında. Ama bu çocukların ruhsal özellikleri, kimlikleri dediğiniz an iş değişiyor orda, çok ciddi bir çaba gerekebilir. Öyle zor bir çocuk karşınıza çıkar ki sizi 10 sene uğraştırır. Buna razıysanız anne-baba olacaksınız zaten. Yoksa “Çocuğum az narsistik olsun, zekâsı şöyle olsun.” diyemiyorsunuz ki. O nedenle anne-babalık gerçekten çok fedakârlık isteyen zor bir şey. İşin fiziksel fedakârlığından şikâyet eder daha çok anne-babalar, “Dün gece uykusuz kaldım, şunu yaptım bunu yaptım.”. İşin manevi fedakârlığından pek söz etmezler ki o çok daha önemli bir fedakârlıktır aslında.

Genç Öncüler: Hocam vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.