casino maxi

Portre; Mehmed Zahid Kotku

Sümeyye Razi 12 Ocak 2017 0 Yorum

 

Sümeyye Razi

 

“Ne dervişlikte, ne şeyhlikte, ne imamlıkta iş yok.

İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte.

İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte.

İş, Allah’a kul olabilmekte.”

Mehmed Zahid Kotku Hoca Efendi’nin Türkiye’nin sosyal, siyasi ve iktisadi hayatında bıraktığı derin izler, vefatının üzerinden 36 yıl geçmesine rağmen hala canlılığını koruyor. Mehmed Zahid Kotku, bundan 36 yıl önce 14 Kasım günü Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerini dolduracak bir insan selinin omuzlarında Süleymaniye Camii’ndeki Kanuni Sultan Süleyman türbesinin arkasındaki kabristanına defnolunduğunda, arkasında ilim adamlarının, bakanların, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının çıkacağı bir cemaat bırakmıştı.

İlim, irfan ve takva ehli bir zat Mehmed Zahid Kotku. Kendi naklettiğine göre babası ona “Mehemmed” diye seslenirdi. “Kotku” olan soyadının da "mütevazı" manasına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi. Miladi 1897 yılında Bursa’da dünyaya gelmiştir. Anne ve Babası Kafkasya’dan göç eden Müslümanlardandır. Babası olan İbrahim Efendi 16 yaşlarında iken Bursa’ya gelmiş, medresede tahsil görüp muhtelif yerlerde imamlık yapmış, 1929’larda vefat etmiş bir seyyidtir. Annesi Sabire Hanım ise Mehmed Zahid Kotku 3 yaşında iken vefat etmiştir.

Mehmed Zahid Kotku ilk eğitimini Oruç Bey İbtidaisi’nde okur, ardından Maksendeki İdadiyyeye devam eder. Bursa Sanat Mektebi'ne girdikten sonra Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere alınır. Senelerce askerlik yapıp, çok tehlikeli günler geçirir, hastalıklar atlatır. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, bin bir güçlükle İstanbul'a gelir.

İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam eder. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiğini belirtir. 1936’da Bir Cuma namazı sonrası Gümüşhâneli Tekkesi'ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi'ye intisâb eder. Şeyh Ömer Ziyaeddin Efendi’nin vefatından sonra yerine gelen Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'nin yanında tahsiline devam edip icazetini alır. Bayezid, Fatih, Ayasofya Camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmette bulunmuştur.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babasının yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü'nde 15-16 sene kadar imamlık yaptıktan sonra Üftade Cami-i Şerifi'nin imam-hatipliğine tayin edilerek baba evine yerleşip burada 1952'ye kadar hizmet etmiştir.

1952’de Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a gelerek Fatih'te Ümmü Gülsüm Mescidi'nde vazifesini sürdürür. Abdulaziz Bekkine’nin ağır dilinin aksine halktan ve sade bir dil kullanması halk tarafından fazlaca sevilmesine vesile olur. Hoca Efendi’nin aldığı eğitime nazaran sade ve anlaşılır bir dil kullanması tevazusundan kaynaklanıyordu.  Merhum Mahmud Esad Coşan, Hoca Efendi’nin sohbetleriyle alakalı şöyle demiştir;

“Anadolu şivesi ile konuşurdu, o da halkın hoşuna giderdi. Tabi lügat parçalamak, çok edebi konuşmak bir soğukluk meydana getirir. Ama halktan bir insan gibi konuşmak, halkın hoşuna gider. Hocamız da kendisi halktan bir kimse olarak telaffuzunu değiştirmeye kalkışmazdı.”

 

İskenderpaşa Camii

1958 yılında Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi'ne geçer ve vefatına kadar bu vazifede kalır.  Sohbet ve muhabbetinin lezzetinden kaynaklı kısa sürede geniş bir kitleye yayılır. Onun bu sesi, dilindeki taşralılığa rağmen üniversite öğrencileri ve aydınlar arasında daha çok yankı bulur. Hatta İslami hayatı olmayanlar bile sırf meraktan sohbetlerine gelecek, hayretler içerisinde kalacaklardır. Hoca Efendi’nin yakınında bulunanlardan Avukat Yusuf Türel hatıratında şöyle anlatır;

“O zamanki İstanbul Üniversitesi Rektörü Şerif Egeli bir asistanı ile gelmişti. Gelişinin sebebi sırf talebe ve asistanlarının aktardıkları bilgiler sebebiyle bir merak saikasıydı. Yoksa onun İslami hayatı çok iyi değildi. Bir namazdan sonra çıkarken ben kulağım ile işittim. ‘Biz buraya devam edersek galiba hem doktorluğumuz, hem üniversite rektörlüğümüz uçup gidecek, hepsini buraya teslim edeceğiz.’demişti.”

Gerek Bursa`da gerekse İstanbul’da bulunduğu sırada etrafında toplananlara vaaz ve nasihat ederek yol göstermeye çalıştı. Pazar günleri ikindi namazlarını takiben devamlı ders verirdi. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin derlediği Râmûzü`l-el ehâdis isimli hadîs-i şerif kitabını okuyup açıklardı. Selâmlaşmanın önemiyle ilgili; “Selâmı yayınız.” hadîs-i şerîfini açıklarken: “Selâm sâdece iyi dilek ve temennîlerin sözle ifâde edilmesinden ibâret kuru bir görev değildir. Gerçekte selâm, yolda karşılaştığımız bir kardeşimizin ihtiyâcının var olup olmadığını, varsa bizimle giderilebilecek bir tarafının bulunup bulunmadığını öğrenip elimizden geleni yaptıktan sonra yola devâm edip gitmektir.” buyurdu. Talebelerinden Prof. Dr. Orhan Çeker’in aktardığı hatırada bunun en güzel örneğidir:

“Talebelerinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Yine bir sefer İstanbul seferi yapmıştık. Konya’dan gelen arkadaşlarımız arasında para sıkıntısı çekenler vardı. Oraya vardık gerekli ziyaretleri yaptık. İskenderpaşa’da bizi misafir ettiler. O zaman talebelerin kaldığı yerde. Oranın işleriyle ilgilenenlerden bir tanesi, elinde bir demet para ile içeriye girdi. Meğer Hoca Efendi merhum bizim sayımızca her birine birer tane verilmek üzere yüzer lira göndermiş ki o zamanın için geliş-gidiş parası zaten 46 liraydı.”

Kalkınmaya Öncülüğü

“Bu kapının önünde cemaatin dizdiği otomobillerden rahatsız oluyorum, rahatsız oluyorum! Yabancı diyarlara ekmek parası için giden işçilerin o diyarlara gitmemesi var iken buna mecbur kılınması beni üzüyor. O otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa ve bu vatandaşlara iş bulunsa, hem onlar İslam diyarında yaşama imkanı bulur hem de biz yabancıların kölesi olmazdık.” Bireysel kazanımların toplum için birleştirilmesi ve harcanması yönünde bir çağrıda bulunuyor Hoca Efendi. Bizzat öğrencilerini toplum yararına işler yapmaları için teşvik ediyordu. Hoca Efendi sadece gönül eğitimciliği yapmıyor, günlük politikanın dışında olmasına rağmen Türkiye’nin kültürel, ekonomik, politik sorunlarıyla da yakından ilgileniyordu.

Sohbetlerinde sanayileşmenin öneminden de bahsediyordu. Türkiye’nin ekonomik olarak dışarıya bağlılığının kültürel bağımlılığı getireceğinin bunun da batıya tutsaklık anlamına geldiğinin bilincindeydi. Bu nedenle Müslümanların kalkınma için birleşmelerini bir ibadet olarak görmelerini istiyordu. “Yapılacağı tasavvur olunan ufak-büyük her şey, muhakkak bir şirket, bir toplum malı olarak yapılırsa, işte o zaman daha iyi, daha güzel, daha üstün olarak yaşar ve gelişir. Bu sebepten muhakkak Müslüman tüccar  ve sanatkarların birleşmesi adeta farzdır.”

Hocaefendi’nin toplum yararına olan bu çözüm önerileri sadece düşünce düzleminde kalmamıştır. Teşvikleri ile kurulan ve zamanında Avrupa’nın en büyük fabrikası olan Gümüş Motor bu anlamda güzel bir örnektir.

Siyasette Yeni Bir ‘Damar’a Öncülük Etti

Hoca Efendi mevki, makam ve para tutkunu olmaktan kurtardığı öğrencilerini bir yandan da Türkiye’nin yönetimine talip olmaya yönlendiriyordu. Çünkü Türkiye’nin ancak makam ve mevki düşkünü olmayan insanlarla kalkınabileceğine inanıyordu. Bu düşüncesi İslami hassasiyete sahip insanların Türkiye’nin siyasetinde yeni bir damar oluşturmalarına neden olacaktı. Bunların arasında Turgut Özal, Necmeddin Erbakan, Korkut Özal, Recep Tayyip Erdoğan, Muhsin Yazıcıoğlu gibi isimler vardır.

Hocaefendi’nin siyasilere karşı tutumu menfaate yönelik olmamış, her zaman hassas bir denge gözetmiş ve kendisini ziyarete gelen birçok ünlü isme birlik ve beraberliği öğütlemiştir.

 Ahlakıyla, yaşantısıyla, tebessümüyle gönülleri fetheden Hocaefendi, siyasi, sosyal ve iktisadı alanlarda da imanın hakim olması için çalışmış, geriye imzalı, imzasız bir çok eser bırakmıştır. Vakıflar, dernekler, ticari kuruluşlar, çeşitli yayınlar ve benzerleri arasında en önemlisi kalplerine seslenmek için ömrünü harcadığı vefatında mahşeri bir kalabalık oluşturan sevenleriydi.

Prof. Dr. Cevat Akşit Hoca ile Mehmed Zahid Kotku Hoca Efendi’yi konuştuk

Genç Öncüler: Hocam, dergimizde İslam büyüklerini gençlere tanıtmayı amaçladığımız bir bölüm oluşturduk. Sizden de Mehmed Zahid Kotku’yu dinlemek isteriz.

Prof. Dr. Cevat Akşit: Olan her şey kadere, takdire göre olur. Ben Denizli Yatağandanım. Bizim sülalemiz de Osmanlılardan yüz sene önce kurulmuş bir medresenin mensubudur. İsmet Paşa kapatıncaya kadar da babam da dahil bizim dedelerimiz orada müderrislik yapmış. Ben babamı bilmiyorum, ben üç buçuk yaşında iken vefat etmiş. Beni annem büyüttü, okutup hoca yapmak istemiş. Sonra Isparta’da ders almaya başladım. Hep takdirname alıyordum, çok zeki olduğumdan değil, annem hep dua ediyordu, duası keskindi. Yani yetim okudum. Dördüncü sınıfta İstanbul’a gitme ateşi düştü içime. İlkokul müdürüm İstanbul’a naklini istemişti, ona mektup yazdım. “Hocam ben İstanbul’a gelmek istiyorum. Beni aldırabilir misin dedim.” dedim. O da sağ olsun “Gel” dedi. İmam hatip müdür muavini hocası imiş, beni oraya kaydettirdi. Okulda derslerim iyiydi. İlim Yayma’nın Şehremini’deki yurdunda kalıyoruz. Tabi İstanbul zorlu, niye geldim buralara diye gece sabaha kadar ağladığım olmuştur. Bir süre sonra müezzinlik imtihanına girdim, kazandım. Ama tayin olurken sıkıntılar oldu kazandığım halde iyi bir yere tayin olamadım. Senin hakkını yedik, şimdilik Ümmü Gülsüm Camii’nde müezzinlik yap sonra bir yer açılınca seni tayin ederiz dediler. Zeyrek yokuşunda Ümmü Gülsüm Camii, Mehmed Zahid Efendi’nin imam olduğu cami, küçük bir mescid, tekke. Karşısında da Yavuz Sultan Selim’in meşhur Şeyh’ul İslam’ı Zenbilli Ali Cemali Efendi’nin türbesi var. 1957’de gittim camii’ye, ikindi vakti idi. Gittim Hoca Efendi’nin elini öptüm. İlk gördüğümde Hoca Efendi sanki camiyi doldurmuştu. Güneş gibi kocaman bir adam gibi göründü gözüme. Elimi tuttu “Sağda solda dolaşıp durma. Seni dedelerin bana emanet etti, seni ben yetiştireceğim hoş geldin.” dedi. Hoca Efendi’nin iki kızı var oğlu yok benim de babam yok, onun oğlu oldum ben. Camii’nin üstünde bir odada yatıyorum, yemeğimi tepside Hoca Efendi getiriyor. Hoca Efendi’yi ben baba

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder