casino maxi

Özyönetim mi Barbarlık mı?

Siyaset Oca 27, 2016 0 Yorum

7 Haziran seçimleri öncesi Muş Varto ilçesinde(alevi-kürt nufus ağırlıklı) başlayan özyönetim ilanları sırasıyla silvan, cizre, nusaybin, dargeçit gibi HDP’nin oyunun tavan yaptığı getto haline gelmiş ve örgütün büyük ölçüde psikolojik üstünlüğü ele geçirdiği şehirlerde uygulanmaya başlandı. Özyönetim denilen hadisenin ne olduğunu henüz kamuoyu çok fazla bilmiyor. Fakat kesin olan bir şey var ki o da Türkiye Cumhuriyeti’nin milli egemenlik haklarına ciddi bir saldırı amacı taşıyor. Bu yüzden devlet egemenliğini her şartta ve her koşulda koruyacağına dair dosta düşmana mesaj vermek niyeti ile özyönetim ilan edilen bölgelerde şehirleri adeta abluka altına alarak bazen haftalar süren sokağa çıkma yasakları uygulayarak operasyonlara hız kesmeden devam ediyor.

Özyönetim nedir ne değildir çok fazla bilgi sahibi değiliz dediğim gibi. Sadece demokratik özeklik modelinin pratiğe dökülmüş bir uygulaması olarak gösterilebilir. Siyasal, sosyal, ekonomik yaşantının merkezi otorite tarafından değil yerel otoriteler tarafından tanzim edilmesi amaçlanıyor. Bunu da sol jargonla ifade edecek olursak halk meclisleri, kadın hakları komiteleri, eğitim komiteleri, demokratik islam şurası gibi organizasyonlarla yürütülmesi. Yani bir anlamda ülkenin bir bölümünde fiilen rejim değişikliğinin yaşanması veya yönetim anlayışının değişmesi. Tabi bunlar tartışılabilir meseleler, sonuç olarak halihazırda yaşadığımız sistem gökten zembille inmedi. Dolayısıyla toplumsal bir uzlaşma sağlanması halinde, siyaset kanalından diyalog yoluyla bir çözüm çıkartılır ve yönetim sistemi de, anayasa da, ekonomik sistem de değişir. Bu değişimin silah zoruyla, zorlama ve emrivaki bir biçimde yapılması kan akmasına sebebiyet verir. Halihazırda yaşanan durum meselenin 7 haziran öncesi PKK-Devlet kanadında yaşanan gerginlikler ve coğrafyamızda (suriye-ırak) yaşanan bir takım gelişmelerle paralel olarak silahlı mücadele yoluyla bir değişime gidilmesi kararı verilmesi ile ortaya çıkmış bir durumdur. Ülkemizin bazı bölgelerinde fiili olarak kent savaşı adeta bir iç savaş yaşanmakta.

Toplumsal uzlaşmadan bahsettik biraz bu konuyu açalım. Bilindiği gibi Türkiye’de Kürt nufusun 2/3 ülkenin batısında yaşamakta. Yani ülkenin her tarafından olduğu gibi batıdaki büyük metropollere Kürt bölgelerinden büyük göçler yaşanmış. Ve göç edenlerin büyük kısmı işinde gücünde, düzene adapte olmuş orta sınıf insanlar. Çocukları metropollerde doğmuş, kendileri artık kültürel olarak metropol yaşantısına uyum sağlamış, torunları tam bir metropol çocuğu olarak yetişen insanlar. Özellikle Kürt toplumunun ekseriyetinin sünni-şafi mezhebinden olması hasebiyle metropollerde büyük oranda Türkiye’nin diğer coğrafyalarından gelen insanlarla “İslam kardeşliği” çatısında birlikte yaşam imkanının ortaya çıkması kolaylaşmış. Artık Kürt kavmi diğer kavimlerle karışmış durumda. Ak Parti ile birlikte dindar muhafazakar kadroların iş başına gelmesi  ve devletin yıllarca uyguladığı inkar politikalarının kalkması ile birlikte kendi değer ve kültürel kodlarını da kamusal hayatta pek tabii varedebilen bir kavim. Rum suresi 22. Ayette rabbimizin hatırlattığı üzere “ göklerin ve yerlerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklılaştırılması Allah’ın ayetlerindendir” mesajı uyarınca herhangi bir dilin inkarı, zorbaca yasaklanması inanan bir insanın kabul edebileceği bir uygulama değildir zaten.

7 Haziran öncesi gerek Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde takındığı olumlu tavır, gerek Tayyip Erdoğan’ın Kürtler hakkında verdiği demeçlerin bir takım odaklar tarafından çarpıtılarak halka yansıtılması(kobani düştü düşecek vb.) Kürt toplumu ile Ak Parti arasında bir elektriklenmeye sebep oldu. Aday listelerinin açıklanması ile birlikte listelerde Kürt adayların azlığı ve bazı bölgelerde halka hakaret edercesine vasıfsızlığı ya da dışarıdan getirilmeleri gerginliği had safhaya taşıdı. Bu süreçte seçime HDP parti olarak gireceğini açıklaması artık siyasal kürt hareketi için “ya tamam, ya devam” algısını toplumda uyandırdı. HDP’nin anketlerde sınırda gösterilmesi ve Diyarbakır mitinginin bombalanması, Erzurumda mitingine yönelik saldırılar gibi etmenlerle son derece gergin gidilen sandıklardan HDP %13 gibi olağanüstü bir oy alarak sandalye sayısı olarak ülkenin en büyük 3. Partisi konumuna erişti. Artık HDP’ye oy veren insanlar görevlerini yapmış, seçim sathı mahalinde dilinden barışı düşürmeyen HDP siyasetine barış kanallarını zorlamak kalmıştı.

Fakat mesele öyle cereyan etmedi. Kandil ürktü mü yoksa HDP kadrolarıyla birlikte uluslararası düzenden bir ihale mi aldılar bilmiyoruz fakat iki seçim arası diyebiileceğimiz 7 Haziran-1 Kasım süreci arasında şiddet sarmalı genişledi. Özyönetim ilanlarının sayısı artarak devam etti. Ülkenin çeşitli noktalarında bombalar patladı. Ülkede toplumsal huzursuzluk had safhaya çıktı veya çıkartıldı. Muhalafet partilerinin kendi aralarında anlaşamaması ve Tayyip Erdoğan’ın devreye girerek Ak Parti’nin herhangi bir partiyle anlaşmasına engel olması sonucunda Türkiye yeni bir erken seçime gitti ve 1 Kasım seçimlerinde Ak parti tek başına iktidar imkanına yeniden kavuştu. HDP yaklaşık 2 milyon oy kaybetti  ve kaybettiği oyların büyük kısmı batı metropollerinden olduğu görüldü. HDP/PKK şiddeti artırması karşısında batı metropollerinde yaşayan ve 7 Haziranda bir şekilde HDP’ye meyletmiş Kürtler şu mesajı verdiler. “Sizin bu direnişinizde bizler yokuz. Türkiyelileşme idealinize inandık ve oy verdik. Madem Türkiyelileşmeyeceksiniz o zaman bizi bu işe bulaştırmayın. Biz Türkiye’li kalmaktan memnunuz.” Batıdan gelen bu mesaj 7 Haziranda batı kamuoyunda oluşan korku ve endişeyi büyük oranda giderdi. Olası bir kaos durumunda birlikte yaşayan insanların karşı karşıya gelme riski bertaraf edildi. Çünkü HDP’ye oy vermek herhangi bir siyasal oluşuma oy vermek değil, ülkenin bölünmesine katkı sunmak olarak anlaşılmaya devam ediyor.

Gelinen noktada batı kamuoyunda desteğini büyük ölçüde yitiren HDP/PKK doğunun büyük şehirlerinde de (Batman, Van gibi) direniş çağrılarına karşılık bulamıyor. YDGH-KCK-DTK arada sırada yayınladıkları bildirilerle halka sitemkar mesajlar yolluyorlar. KCK yürütme konseyi eş başkanı Bese Hozat batı metropollerini yakın mesajlarına karşılık bırakın batı metropollerini doğu metropollerinde dahi yaprak kıpırdamıyor. Batıda sol bileşenlerin kamuoyu oluşturma etkisi ise oldukça sınırlı. Zaten üniversite koridorları, gazete sütunları ve akademi kürsüleri dışında sosyal hayatta topluma yönelik herhangi bir etkiye sahip değiller. Adeta hapishaneleri olan fakülte koridorlarında duvarlardan sanal bir savaş yürütüyorlar devlete karşı. Boğaziçinden Nazan Üstündağ hisarüstünde boğaza karşı hendek siyasetini ve özyönetimleri olumlayan analizler üretirken, Sur’dan, Silvan’dan, Nusaybin’den binlerce aile sırtlarına kurtarabildikleri üç beş parça eşyayı vurarak kendilerine güvenli yaşam alanları arama yoluna koyuluyorlar.  Batıdaki konforlu fakülte koridorları ve gazete sütunları ile sınırlı direniş, doğuda orta çağ avrupasındaki barbarlığı yaşayan halk için hiç bir anlam ifade etmiyor.

Doğuda da savaşın ceremesini yoksullar çekmeye devam ediyor. Diyarbakır’ın Suriçinde şehir kazılan hendeklerle, ağır silahlarla girilen çatışmalarla yaşanmaz hale getirilirken,  Yenişehir, Diclekent gibi kentin zenginlerinin ve ekseriyetle HDP yönetici kadrolarının oturduğu semtlerde yaprak kıpırdamıyor. HDP kadrolarının çocukları normal yaşamlarına devam edip, okullarına devam ederken bağlarda yoksul Kürt ailesinin çocuğunun tek umudu olan ilkokulu gelen talimatlarla çetelere yaktırılıyor. Çünkü çetelere eğitimsizleşen, niteliksizleşen gençliğe adım atmaya hazırlanan ergenlerden müteşekkil kuvvetler lazım. Direnişin talimatını verenler havuzlu-güvenlikli sitelerde yaşarken, direnişi pohpohlayanlar boğaz manzaralı üniversitelerinde akademi kürsülerinde sosyalizm pazarlarken direnişin tüm yükünü evini kaybederek, okulunu kaybederek, sokağını kaybederek, işini kaybederek kentin yoksulları çekiyor. Pervin Buldan’ın muhterem kızı avrupa seyahatlerinden instagrama notlar düşerken, kendisi meclis başkanlığı kürsüsünde içtüzüğü müdaafa ederken yoksul bir Kürt ailesine mensup genç hendeklerde boğulup gidiyor. Böylesine derin bir sınıf ayrımı belki de en can acıtıcı ayrıntı olarak karşımızda duruyor.

Sokağa çıkma yasaklarının kalkmasıyla gazeteci orduları bölgeye akın ediyorlar ve isimlerini gizli tutmak kaydıyla halkla bir takım mülakatlar gerçekleştiriyorlar. Bu mülakatlar batıda yaşayan bizler için belki de en önemli kaynaklar. Az çok bazı şeyleri tahmin edebiliyoruz fakat bizzat meselenin öznesi olan insanların deneyimleri ışığında hadiseye bakmak daha insaflı değerlendirmeler yapmaya imkan oluşturuyor.  Al jazeera’ya konuşan ve yıllarca PKK davalarından hapis yatmış olan bir kişi belkide hayatı boyunca en çok karşı çıktığı, mücadele verdiği sınıfsal ayrımcılığa isyan ediyor; ; “Onlar (hdp siyasetçileri) geliyorlar burada hendekleri övüyorlar, özyönetimlerini anlatıyorlar, basın açıklamalarını gerçekleştiriyorlar ve evlerine geri dönüyorlar. Bizim dönecek bir evimiz yok. Evlerimiz siperlere dönüştürülmüş durumda. Onların çocukları kolejlerde okumaya devam ederken bizim çocuklarımız haftalardır okullarına gidemiyorlar. Çünkü YDGH okulları yakıyor. Kim özyönetim istiyorsa mücadelesini gelsin kendisi sırtlansın.”

Bir başkası YDGH militanlarının başında duran çetebaşlarıile ilgili duygularını daha açık ifade ediyor; “Bu adam hırsız, mahallede herkes biliyor ki depremde Düzce’ye hırsızlık için gitti. Yıkıntıların altında ölüp şişmiş kadınların kollarını bilezikleri için kestiğini kahvede arkadaşlarına anlatıyordu. Bildiğin hırsız, uğursuz, itin teki. Şimdi sırtında kaleşnikof ve racon kesiyor. Üstelik YDG-H’lilerin başlarından birisi. Sen bu adamı bizim başımıza koyarsan hiç kusura bakma benim sana saygım kalmaz. Sabah hendeklerde nöbet tutup polisle çatışıyorlar, geceleri evlere girip talan ediyorlar. Üstelik yemekleri, karton karton sigaraları ve paraları geliyor. Çok acı yaşadık şu iki üç ayda çok, ama anlatmama gururum elvermiyor. PKK’nin derhal bu adamları buradan çekmesi lazım, eğer çekmezlerse en çok zararı kendileri görecek.”

Bir kadın ise yaşadığı korkuyu tarifi imkansız şu cümlelerle beyan ediyor; Bir başkası YDGH militanları ile ilgili duygularını daha açık ifade ediyor; ““Bu adam hırsız, mahallede herkes biliyor ki depremde Düzce’ye hırsızlık için gitti. Yıkıntıların altında ölüp şişmiş kadınların kollarını bilezikleri için kestiğini kahvede arkadaşlarına anlatıyordu. Bildiğin hırsız, uğursuz, itin teki. Şimdi sırtında kaleşnikof ve racon kesiyor. Üstelik YDG-H’lilerin başlarından birisi. Sen bu adamı bizim başımıza koyarsan hiç kusura bakma benim sana saygım kalmaz. Sabah hendeklerde nöbet tutup polisle çatışıyorlar, geceleri evlere girip talan ediyorlar. Üstelik yemekleri, karton karton sigaraları ve paraları geliyor. Çok acı yaşadık şu iki üç ayda çok, ama anlatmama gururum elvermiyor. PKK’nin derhal bu adamları buradan çekmesi lazım, eğer çekmezlerse en çok zararı kendileri görecek.”

Halk özyönetim direnişinden son derece memnun diyen HDP siyasilerini yalanlayan halk beyanları bunlar. Ve bu beyanlarda biz çileyi, çaresizliği, aldatılmışlığı, öfkeyi, acıyı hissedebiliyoruz. Evlerinden yurtların koparılmış insanlar tıpkı köyleri yakıldığı için doksanlarda batıya göç etmek zorunda kalan ailelerin yaşadıkları acıları hatırlatıyor. Bu ailelerin acılarının dindirilmesi, yaralarının sarılması lazım. Devlet yaptığı operasyonlarda sadece PKK-Halk ayrımını gözetmekle meselenin içinden çıkamaz. Çatışma alanlarından göç eden halka devletin eli uzanmak zorunda. Çünkü egemenlik kaygısıyla bölgede operasyon yürüten devlet orada halk için mücadele veriyor, vermeli. Toprakları toprak yapan her ne kadar üstündeki kan da olsa bir anlamda da üstündeki halktır. Bölge halkının gönlü kazanılmalı, devletin çeşitli birimleri halkın mağduriyetini gidermek için seferber edilmeli.

Sivil Toplum kuruluşları nasıl Halep’le, Humus’la, Guta’yla dayanışma haline girdiyseler Sur’la, Cizre’yle, Nusaybin’le acıyı paylaşma noktasında ittifak etmeliler. Müslüman Sivil Toplum Kuruluşları birleşip sahaya inmeli ve tek bir soruyu gündeme taşımalılar. “Ey PKK ve ona bağlı milis güçler. Size bu barbarlığı tanzim etme emrini veren kim? Sizin içinde çırpındığınız bu kanlı savaş adına savaştığınız halka zarardan başka bir şey vermiyor. Halkın da zaten savaş gibi bir derdi yok. Halkın ülkenin bölünmesine dair bir beklentisi de yok. Peki siz halk adına savaşmıyorsanız kimin adına savaşıyorsunuz? Derhal bu savaşa son verin ve şehirlerden çekilin. İnsanların yaşam alanlarını terkedin.” Sorularını sormalı ve uyarılarını yapmalılar. Bölge halkıyla beraber olduklarını tüm Türkiye kamuoyuna deklare etmeliler.

Mesele devlette, örgütte silah bıraksın hovardalığı ile havada bırakılabilecek bir mesele değil. Devlete de, örgüte de aynı mesafede olmak demek adaletle şahitlik yapmak olmuyor. Kütüphane, okul yakan, hastane bombalayan, minübüs tarayan, imam kaçıran, evleri mevziye dönüştüren, çocukları propaganda ile eğitip milisleştiren bir yapıya karşı halkın korunması elzemdir. Bu yüzden haklı bir sebebi olmayan bir silahlı isyanı örgütleyen yapılar ile meşru dairede belli bir düzeni kontrol eden yapılara karşı aynı mesafede olmamak gerekir.

Büyük şiddet sarmalını ortaya çıkartacak ne gibi bir neden var? Kürtler kavim olarak inkar mı ediliyor? Dilleri mi yasaklanmak istiyor? Kamusal haklardan mahrum mu bırakılıyorlar? Belki de cumhuriyet tarihinin üniter devlet yapısını sarsan en cesur reformlarını yapan Ak Parti iktidarına ve doğal lideri Tayyip Erdoğan’a karşı kurgulanan bu nefretin kaynağı nedir? Siyasal diyalog kanalları mı kapalı?   Tayyip Erdoğan gerçekten diktatör mü? Peki o zaman neden dört senede bir seçim yapılıyor. Kendisi neden binbir türlü zahmetle Cumhurbaşkanlığı seçimleri için ordan oraya koşturdu ve rakipleriyle mücadele etti?

Bu soruları dürüstçe kendimize soralım ve cevaplarını hilesiz, yalansız dürüstçe verelim.  Amerika’yı, İran’ı, Rusya’yı memnun etmek için  ve Türkiye’yi cezalandırmak için taşeronluk görevi üstlenenlerin bir halkı aldıkları ihalenin gereğini yerine getirmek için aracı kılmalarına karşı çıkalım. Şiddetlerinin gayrımeşruluğunu sorgulayalım. Türkiye Devletinin kadrolarını mücadeleyi kararlılıkla fakat ölçülü ve hassas biçimde yürütmeleri konusunda uyaralım. Irkçılığa varan menfii hadiselere karşı devleti sorumluluk almaya itici tavırlar alalım. Allah için adaletle şahitlik yapmak öyle kolay değil. Ne şiş yansın ne kebap türünden basın açıklamaları, raporlar yazmakla olacak iş değil. Hepimiz önce kendimize ve inandığımız ilkelere karşı dürüst olacağız. Daha sonra başkalarından dürüstlük ve vicdan bekleyeceğiz.

 

Dipnotlar;

http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/sur-magdurlari-anlatiyor

 

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder