casino maxi

Ömer Miraç Yaman ile “Babalık” Üzerine Konuştuk

Genç Öncüler Şub 06, 2016 0 Yorum

 

Röportaj: Furkan Gençoğlu

Genç Öncüler: Baba kavramını biraz açabilirmiyiz?

Ömer Miraç Yaman: Bu soruyu Rabbimiz Teala’nın nasıl bir annelik ve nasıl bir babalık olmalı tanımlaması üzerinden bir okuma yaparsak daha faydalı olacağını düşünüyorum. Rasulullah (s.a.v.)’ın dilinden belli ifadeler okuyoruz, Rabbimiz Teala bazı emirler buyuruyor. Fakat biz bu örnekliğin ve emrin dışında anne babalık yapmaya devam ediyoruz. Tahrim Suresi’nde Rabbimiz Teala 6. ayeti kerimede “Ey iman edenler; kendinizi ve ailelerinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” buyuruyor. Bu ayeti kerimede sorumluluk büyük oranda evde babaya yükleniyor. Biz sorumluluğun islami anlamda ailenin bütün fertleri nazarında babaya yüklenmesini Rabbimiz Teala tarafından bir emir ve yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olarak görüyoruz. Peygamberiz (a.s.)’in yaptığı uygulamaların tamamında da, babalık üzerinden bizim bugün toplumsal pratiğinden gördüğümüz ceberrut, yüzü asık, emirler yağdıran ya da bir şekilde evde hayatı kolaylaştıracağı yerde zorlaştıran bir baba profilinin ötesinde ailenin ve evin belkemiği haline dönüşmüş, bu haliyle evdeki bütün süreçlerle yakından ilgilenen evin özel rollerini üstlenmiş bir birey olarak görüyoruz babayı. Zira Türkiye’de baba dendiğinde ev işlerini büyük oranda anneye devretmiş, bir de üzerinde “yuvayı dişi kuş yapar” diyerek ve “içişleri bakanlığı” rolünü anneye yükleyerek kendi görevlerinden bir şekilde sıyrılmaya çalışan ve bunu meşrulaştırırken de dışarıdaki yoğunluklarını bahane eden bir baba profili ile karşı karşıyayız. Maalesef şu anda Türkiye’de bir gençlik sorununu konuşuyorsak bir “baba sorunu”nu da konuşmak zorundayız. Zira konuşacağımız konu babasızlık üzerinden bir şekilde inşa edilen bir nesil problemini sorunudur. Türkiye’de baba meselesini değerlendirirken ve Rabbimiz Teala’nın bu konuda nasıl bir süreç takip etmemiz gerektiğini dönüp baktığımız ortada bugünkü babalık anlayışına çok farklı bir süreç olduğuna şahitlik ediyoruz. Bu konuda farklı bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bizde çok klasik tabular vardır, baba ve çocuk arasında. Bunlardan bir tanesi örneğin çocukla muhabbet etme, ona şefkat ve ilgi gösterme, onu öpüp koklama, ona ruh dünyasından kalbinden gelen sevgi cümleleri ile hitap etme noktasında maalesef biz Türkiye’de ketum bir babalık rolü görüyoruz. Bu noktada özellikle Aleyhisselam’ın örnekliği ile hiç uyuşmayan bir durum var ortada. Aişe (r.a.) validemiz şunu söylüyor; Bir gün bedevi grup Aleyhisselam’ı ziyarete geldi. Bedevi grup Aleyhisselam’ın huzurundayken yanındaki sahabelerin çocuklarıyla oynaştıklarını, öpüp koklaştıklarını gördüler. Bunun üzerine siz çocuklarınızla böyle öpüp koklaşıyor musunuz diye sordular. Aleyhisselam evet diye cevapladı bu soruyu. Onlarda Allah’a yemin ederiz ki biz çocuklarımızı böyle öpmeyiz, koklamayız. Sizin gösterdiğiniz bu davranışı göstermiyoruz çocuklarımıza karşı. Aleyhisselamın cevabı 1400 yıldan bugüne akan çok net bir cevap olarak bizim ebeveynlik rollerimizi sorgulamamıza imkan tanıyan bir cevapla taçlanıyor. “Allah sizin kalplerinizdeki merhamet duygusunu söküp almışsa ben ne yapabilirim ki” diyor aleyhisselam.  Yani kendi öz evladını öpüp koklayamayan yani ona sevgisini muhabbetini aktaramayan bir babalıktan Allah’a sığınmak gerektiğini, en azından Aleyhisselam’ın bu konuda çok dikkatli ve rikkatli olduğunu Aişe (r.a.) annemizin aktardığı bu rivayet üzerinden okuyabiliyoruz. Başka bir nokta da maalesef aynı zamanda merhameti kuşanma noktasında Türkiye’de ki babalık rollerinde çok ciddi bir sorun olduğunu görüyoruz. Ya da babalarımız merhametli değiller, anlayışlı ve affedici değiller maalesef. Peygamberimiz (a.s.) “çocuğunun kendisine iyi davranmasında ona yardımcı olan babaya Allah rahmetini bol kılsın.” buyuruyor. Çocuğu zor, problemli, ciddi sorunlara yol açan bir kişiliğe de sahip olabilir ama tüm bunlara rağmen çocuğunun kendisine iyi davranması konusunda çocuğa yardımcı olan, ona merhametli davranan babaya Allah merhametini bol kılsın diye dua eden bir Peygamber (a.s.)’in ümmetiyiz elhamdülillah. Özellikle Aleyhisselam’ın oğlu İbrahim’in vefatı sonrasında tanık olduğumuz manzaralarda biz aynı merhamete ve duygu seline tanık oluyoruz. Abdurrahman bin Avf (r.a.) İbrahim’in rahmetli olmasından sonra Aleyhisselam’ın gözünden süzülen gözyaşlarını gördüğünde şaşkınlık içerisinde “ya Rasulullah neden ağlıyorsun” diye soruyor. Aleyhisselam Abdurrahman bin Avf’a cevap vermiyor ölü bedeninin başında İbrahimine dönüyor ve diyor ki “Ey İbrahim tekrar buluşma saati olmasaydı senin için daha fazla üzülürdük. Ama yine de çok mahsunuz. Göz yaş akıtır, kalp hüzünlenir lakin biz Allah’ın hoşnut olmayacağı şeyler söylemeyiz.” Bu durum Aleyhisselam ile oğlu arasında nasıl bir ilişki olduğuna dair çok net bir gösterge aslında. Merhameti kuşanma noktasında Türkiye’de babaların, özellikle Allah’tan hakkıyla korkmaya çalıştığını söyleyen babaların çok ciddi anlamda bu tavrı benimsemediğini ve bundan uzak kaldığını düşünüyoruz. İbni Kayyım (r.a.) bugün yaşadığımız süreçlerin tamamını özetleyen bir söz söylüyor; “Çocukların çoğunun bozukluğununun sebebi babalarıdır.” Eğer problemli bir çocuktan, arıza üreten, suç üreten bir çocuktan bahsediyorsak bunların çoğunun sebebi babalarıdır. “Zira babalarının ihmali, dinin farz vesair sünnetlerini öğretme işini terketmeleri yüzünden çocuklar bozulmuştur.” Yani dışarda emeğiyle, vaktiyle ümmetin çocukları için dertlenen öğretmenler, alimler veya sivil toplumda çalışan gönlü geniş insanlar evlerinde eğer kendi yetiştirdikleri, kendi mülklerinde ve emanetlerinde olan evlatlarına en azından aynı şefkati merhameti ve ikramı göstermiyorlarsa zaten konuşacağımız mesele “önce babalık mı yoksa önce dini nasıl anladığımız mı” gibi sorularla bizi karşı karşıya getiriyor.

Genç Öncüler: Şuan Türkiye’de siz belli çalışmalar yapıyorsunuz. Bu mesele ile ilgili de belli çalışmalarınız var. Babalık hakkını anneye veya bir hocaya devreden babaların, evlerinde çocuklarının yaşadığı problemler genel olarak nelerdir? Babalarıyla kuracağı ilişkiyi kurmadıkları için nereye savruluyorlar?

Ömer Miraç Yaman: Son 10-15 yıldan beri çok daha yaygın olarak  anne-babalı bir yetim ve öksüzlük halinden söz edebiliriz. Çocukların babaları var ama buna rağmen yetim ve öksüzler. Maalesef anne babalarından göremedikleri ilgiyi tabiatın boşluğu kabul etmeyen tarafına dönüp baktığımızda bir başka yoldan doldurma yoluna gidiyor insanlar. Zaten sıkıntı burada başlıyor. Baba başta bir İslami terbiye edindirmek, bir usul öğretme, ahlak kazandırma ya da bunların tamamına dair bir hayat okuması yapmak için evden ayrılıyor. İnsanlar evladına vakit ayırmayıp bu işi bizzat kurduğu derneğe ya da kurulmuş olan bir derneğe, bir eğitim kurumuna vermek suretiyle başından attığı, önemsemediği bir babalık rolünü benimsiyorlar. Ve bu anlamda cemaat ve vakıflarda başka bir sıkıntı da var. Bir cemaat, bir vakıf anne ya da babalık rolünü üstlenmemeli. Böyle bir role talip olmamalı. Niçin bir cemaat, vakıf, dernek çocuğa namaz kılmayı, ilmihal bilgisini öğretmek durumunda olsun ki? Ya da niçin anne babalar yangın söndürücüsüymüş gibi derneklere, vakıflara evlerinde yakıp tutuşturdukları evlatlarını kucaklarında taşıyarak, “alın bunu, eti de kemiği de sizin olsun” diyerek vermek durumunda hissetsinler ki kendilerini? Yanlışlık buradan başlıyor. Müzakere edeceksek eğer, tam da babalığın anneliğin ne olduğu üzerine konuşmak zorundayız. Bu çok daha felsefi ve derin bir tartışma aslında. Ama öncesinde şunu konuşmalıyız. Türkiye’de ve İslam Dünyası’nda, genel olarak dünyada gençlerle ilgilendiğini söyleyen sivil toplum kuruluşları, okullar ya da eğitim merkezleri ne böyle bir işe talip olmalı ne de anne babalar kendi üzerlerine Allah (c.c.) tarafından yüklenmiş olan görevleri bir başkasına devretme arayışında olmalılar. Bundan dolayı hormonlu, bir takım sorunlarını hiç aşamayan, kimlik problemi yaşayan ve mutlu olamayan çocuklar ile uğraşıyoruz. Peki travma nerede büyüyor? Çocuk babası ile bir ilişki kuramadıysa hırçın oluyor. Kızgın ve öfkeli oluyor. Hayatta bir intikam alma oyunu da başlıyor. Bu oyun kimi zaman madde bağımlılığı, suça bulaşma, evden kaçıp uzaklaşma, kimi zaman hiç olmayacak noktalarda zihni ve fikri olarak bambaşka noktalara savrulma ile sonuçlanabiliyor. Maalesef karşılaştığımız yüzlerce örnekte biz bu travmayı görüyoruz. Bu anlamda medresemiz ve okulumuz, evimiz olmalı; mürebbiyemiz, hocamız ve eğitmenimiz de babamız, annemiz olmalı. Ama önce babamız. Dolayısıyla mesele çocuk sahibi olmaksa -ki bu bize Rabbimiz Teala’nın ikramıdır, emanetidir biz sadece emanet bilinciyle bakabilir, haddimiz ve sınırımızı bilerek ve bunun ötesinde bir sürece talip olmayarak- herkesin en azından babalık rollerine ve evladı ile kurdukları ilişkileri yeniden gözden geçirmeye ihtiyacı var. Yaş ilerleyince ve bazı sorunlar kronikleşince çözülemez hale gelince anne veya babalar ama özellikle babalar çocuklarını zihinlerinden siliyor, hayatlarından çıkarıyor. Evet, belki o evde yaşamaya devam ediyor ama değişmesine, hayata tutunmasına dair umudunu ya da dünyevi birtakım beceri ve başarıları gerçekleştirmeye dair umutlarını siliyor, yok ediyor ve bu aynı zamanda o çocuğuyla kurdukları ilişkiyi öldüren son darbe oluyor.

Çoğu evde aynı evi paylaşan baba ve evlatların birlikte yemek yemişlikleri yok, o evin evlatları değilmiş gibi. Geçenlerde 350-400 liselinin katıldığı konferansta arkadaşlara şu soruyu sordum: “İçinizde son bir ayda anne babasıyla -her biriyle- bir saat baş başa vakit geçiren var mı?” Bu soruya 400 kişiden 15 parmak kalktı. Bu bizim gerçekliğimiz ve sorunumuz. Bir arabaya harcadığımız emek kadar, iki kuruş kazanmak için yaptığımız telaş kadar evladımızla ilgilenip vakit ayırmıyorsak rüzgar ekiyoruz demektir. Bu durumda fırtına ekmeye de hazır olmamız gerekir. Şu an yaşanan bir gençlik problemi değil annelik-babalık problemidir. Düzelecekse hikaye buradan düzelecek, toparlanıp yeni bir hikaye de yazılacaksa buradan yazılacak inşallah.

G.Ö: Bir anne-babanın evladınden beklentisi ne olmalı?

Anne-baba için çocuk bir cennet vesiledir, hakeza bu çocuk için de böyledir. Rabbimiz Teala bu gidiş gelişli iki yolu rabt etmeye çalışıyor. Yani evlat anne-babasına hürmet edip kol kanat gerdiğinde cennete gitme vesilesini kazanmış oluyor. Anne-baba da emanetine sahip çıktığında arkasından hayırla yad edece bir nesil bıraktığında bu sadakayı cariyeden sayılıyor. Dolayısıyla ilişkimiz bir cennet ilişkisi üzerine kurulu. Bu dünyadaki evlenmek, meslek sahibi olmak, mülk edinmek gibi diğer tüm telaşlarımız genel eksenin sadece birer sebebi olabilir. Zihinsel olarak kaybolan asıl şey de zaten budur. İnsanlar başarılı zeki çocuklarını Allah’ın dinine Hanne gibi Meryem’ini “doğarsa sana adayacağım” gibi bir niyetle başlamıyorlar kurdukları ilişkiye ve buna göre yatırım yapmıyorlar. Çocuk başarılıysa iyi okullarda okutmalı, başarısızsa Kuran kursuna göndermeli iye bakılıyor çoğu zaman. Yani çürükler Allah’a, iyiler dünyaya. Tıpkı Mekke müşrikleri gibi; kötü kurbanlıkları Allah’a kesen, güzel ve bakımlıları kendilerine kesen müşriklerin yaptığı gibi; (Rabbimiz Teala muhafaza buyursun) biz de şimdi dünya putunun önünde evlatlarımızı kesiyoruz ve güçlü olanları kendimize ayırıyoruz, zayıf olanlar için de bu Allah’ın dininde ilerlesin diyoruz. Birinci sıkıntımız bu.

G.Ö: Anne-babalık nerede biter?

Teknik olarak baktığınızda anne-babalık çocuğu evlendirdikten sonra biter. Bu noktayı tırnak içinde söylüyorum çünkü “bitmez anne-babalık ölene kadar”. Hatta öldükten sonra anne-babasının dostlarını ziyaret etme göreviyle devam eder bir çocuk için anne-babalık. Ama aslında teknik olarak hayırla ve bereketle çocuk evlendirildikten sonra anne-babalık biraz geri çekilir. Mevla Teala son nefese kadar hayırlı evlatlar ve anne-babalar olmak konusunda bize yardım etsin. Rabbimiz (c.c.) Teğabun suresinde bizlere mealen, Dikkat edin! Evinizde ocağınızda size düşman olanlar olabilir. Ama size verdikleri onca acıya ıstıraba rağmen onları affeder merhameti davranırsanız ben de sizi affedip merhametli davranacağım, diyor. Bu süreci hem fiili hem de kârlı bir dua ile hem de eyleme dönüşmüş hali ile sürdürecek bir anne-babalık gerekiyor ki bu da bizim duamızdır inşallah.

 

Ömer Miraç Yaman Kimdir?

1999 yılında Yunus Emre Süper Lisesi’nden mezun oldu.

Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 2003 yılında tamamladı.

Yüksek Lisans eğitimini Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 2007 yılında tamamladı.

2008’de başladığı Sakarya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Doktora eğitimini 2012 yılında tamamlamıştır

2009 ile 2014 yıllları arasında Yalova Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmıştır.

2014 yılından beri İstanbul Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev almaktadır.2010 yılında Türkiye Gençlik Çalışmaları Bibliyografyası 1923-2010 ve 2013 yılında Apaçi Gençlik: Gençlerin Toplumsal Davranış ve Yönelimleri İstanbul’da Apaçi Altkültür Grupları Üzerine Nitel Bir Çalışma adlı çalışmaları yayınlanmış olan Yamanın Gençlik, Madde Bağımlılığı, Göç, Kentleşme, Aile, Alt kültür, Sosyal Hizmet Uygulamaları konularında makaleleri ve kitapları bulunmaktadır.

     

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder