MİNARELER SÜNGÜ, MÜMİNLER ASKER

MİNARELER SÜNGÜ, MÜMİNLER ASKER

Düşünce Tem 27, 2016 0 Yorum

Muhammed Salih Demirtaş

 10013358_683641478358748_1222470487_n

“Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, rezil etsin onları, yardımıyla sizi onlara karşı zafere erdirsin, mü’min bir topluluğun yüreklerine su serpsin.” (Tevbe/14)

“Caddeler ve meydanlardayız…

Şimdi eylem zamanı…

Darbecilerin namlularını kıracağız!..

Ya İstiklal, ya izmihlal!..

Asla teslim olmayacağız!”

Her şeyden habersiz olduğumuz bir 15 Temmuz akşamıydı. O akşam evimizde ne televizyon ne de sosyal medya açıktı. Gece geç vakitlerde telefon geldi ve bir arkadaşım askerin köprüyü kapattığını benim bundan haberim olup olmadığımı sordu. Belli ki o da bilgiyi alelacele öğrenmişti. Hemen haber sitelerine girip durumu anlamaya çalıştım. Darbe mi!? Anlayamadım.  O sırada kardeşim diğer odadan şaşkın bir şekilde durumu anlamaya çalışmak için sağ sola telefon açıyordu.  Şaşkınlıkla karışık bir kaygı içerisindeydik. Yeni yeni duruma vakıf olurken TRT’de darbe bildirisi okunmaya başlamıştı. Spikerin elinin titremesi ve renginin atması unutulacak gibi bir sahne değildi.  O an dışarı çıkmamız gerektiğini düşündük. Eğer o an dışarı çıkmasaydık bir daha ne zaman çıkacaktık ki? Neyin hürriyetinden ve direnişinden bahsedecektik. Hazırlandık. Korkuyordum ama gitmem gerektiğini de biliyordum. Korkum cesarete tevdi etmeye başladı. Cesaretin korkmamak değil, korktuğun halde onu bastırıp hareket etmek olduğunu anladım.  Dışarı çıktığımızda tek tük  arabaların kornaları eşliğinde İzmit’e doğru indiğini görünce daha da umutlandım. Onlarda evlerinden çıkan bizleri görünce umutlanmıştılar muhtemelen. Evet birbirlerimizin umutlarını besliyorduk. Zaten darbeyi engelleyen şey de bu değil miydi; birbirlerimizin umutlarını beslemek ve cesaretlendirmek , bir ve beraber olup direnmek… Tabi tüm bunların üstünde  Rabbimizin lütfu ve ikramı olduğunu unutmamak gerekir. İzmit merkeze indiğimizde perşembe pazarının orada toplanmış bir kalabalık vardı. Daha sonra bu kalabalık çoğalmış, korkuların ve kaygıların coşkunluğa evrildiği bir mekan olmuştu.

Geceleyin mezarlardan geçerken gölgelerden korktuğumuz zamanlar olmuştur. O korkuyu yenmek için, ya gece vakitleri oradan korkuyla geçmeyi sürdürüp üstüne gideriz ya da bir daha oradan gece geç vakitlerde geçmemeye çalışırız. Üstüne gittiğimizde anlarız ki bizi korkutan şey zihnimizin ürettiği spekülasyonlar ve kuruntularmış. Bundan önce milletçe darbeci hortlakların olduğu mezarlığa gece vakitlerinde girmek pek istemiyorduk. Ama elhamdülillah şimdi gece vaktinde korkumuz ve kaygılarımız olduğu halde cesaretimizi toplayıp mezarlaşmış zihniyetli darbecilere karşı yürüdük ve onların bu yürüyüş karşısında ne kadar zayıf olduğunu gördük.

Gece geç bir vakit olmasına rağmen İzmit coşkulu ve dinçti. Daha sonra Mustafa abi, Salih abi, kardeşim, ben ve diğer abilerimizden  8 kişilik bir grupla arabaya atlayıp aniden İstanbul’a geçme kararı aldık. Aynı gece yola çıktığımızda  İzmit-İstanbul yolunda trafik vardı. Sonra gördük ki halkımız tırlarla, otobüslerle ve arabalarla yolu keserek İstanbul’a asker sevkiyatı yapan iki otobüsü durdurmuş,  rehin almıştı. Sabaha kadar oradaydık. Yolda ateş yakarak adeta kamp kurulmuştu. Daha ileri gidemediğimizden dolayı tekrar İzmit’e geri dönmek zorunda kaldık.

Aklımız İstanbul’daydı ama yapacak bir şey yoktu. O sıralarda köprüde çatışmalar devam ediyordu. Furkan’ın da orada olduğunu biliyorduk ve bundan  dolayı kaygılanmıştık. Furkan’ın annesi her ananın hissedebileceği kaygılı bir şekilde beni arayıp ona ulaşamadığını söylüyordu. Daha sonra kendisine ulaşabildik ve durumunun iyi olduğunu öğrenmiştik. Fakat millet olarak bizim direnişimiz hala devam ediyordu. Çünkü şehit düşenlerimiz ve yaralananlarımız vardı.  Erdoğan’ın bir başkomutan olarak çağrısı karşılık bulmuştu. Gerçi ondan önce meydanlar dolmuştu. Ama onun hayatta olduğunu görmek ve çağrıda bulunması bize de güç vermişti. Ve selâlar …Gece yarısı camilerden okunan selâlar halkı sokağa mücadeleye çağırıyordu. İşte şimdi minareler süngü ve müminler askerdi!

Ertesi gün İstanbul’daydık. Darbe tehlikesi büyük ölçüde atlatılmıştı fakat tehlike yine de devam etmekteydi. O yüzden bizde meydanlardaki nöbetimizi terk etmiyorduk. Şu an şu satırları yazarken de bu nöbetler devam etmektedir. Vatan caddesinde, Kısıklı’da , Saraçhane’de ve İstanbul’un ve Türkiye’nin 81 ilinin bir çok yerinde geceleri millet olarak nöbetteydik. Tankların üzerlerine yürüyüp, onları ele geçirdikten sonra   on dakika içinde tankı süren , üzerinden geçen helikopterlere ıslık çalıp “in lan aşağı erkeksen!!” diyen ve hatta binanın tepesine çıkıp alçak uçuş yapan jetin üstüne atlamaya çalışıp daha sonra arkadaşları tarafından engellenen, yiğit ve çılgın Anadolu insanın yüreğindeki güç,  şairin “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvarlar;/Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var./Ulusun, Korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, …” şeklindeki mısralarında, tekrar halkın tecrübesinde vücut  bulmuştu. Bunun yanı sıra Diyerbekir’den kardeşlerimiz  “Fatih’in torunları İstanbul’a sahip çıksın, Eyyubi’nin torunları da Diyarbekir’e sahip çıkıyor” diyerek bizimle kardeş olduğunu vurgulaması ve ortak bir vatan için mücadele etmemiz , kavmiyetçiliği ayaklar altına alan peygamberimizin ümmetine ve bu topraklardaki İbrahim’in milletine dair güzel bir örneklik sunmuştu.

Yüz sene önce Çanakkale’de mücadele edenlerin torunları bugün atalarının izinden giderek, ülkesine ihanet eden FETÖ’nün ve  onun destekçilerinin darbe girişimine  cesurca karşı durdu ve zafer elde etti. Bu sadece darbeye karşı bir zafer değildi. Dünya’nın çeşitli bölgelerindeki ümmetin öncülerinin gözünü parıldatacak ve yüreğini heyecanlandıracak ümmetin diriliş ateşinin, yeniden Türkiye’deki halkın eliyle Olympos’tan indirilerek dünyanın mazlumları için bir umut olmasının sürdürebilirliğini korumasıdır. Olympos’un tanrıları şimdi gökten şimşeklerini indirecekler ya da Kaf dağlarında vuracakları zincirleri hazırlayacaklar biz de denizleri yaran asalarımızı ve çamura can veren nefeslerimizi hazırlamalıyız.

Peygamberlerin  toplumsal mücadelelerinin her zaman çift yönü vardır. Birisi celali temsil ederken diğeri cemali temsil eder. Birisi zulme karşı direnişi temsil ederken, diğeri  adalet ve merhamet merkezli yeni bir toplum inşa etmeyi temsil eder. Milletçe celalimiz mücadelenin birinci basamağını oluşturdu. Şimdi mücadelenin daha önemli bir kısmı başlayacak: Bundan sonrasını nasıl inşa edeceğiz ve eksikliklerimizi nasıl tamamlayacağız; hatalarımızı nasıl değerlendireceğiz, dini nasıl algılayacağız, devleti nasıl tanımlayacağız ve mesafemizi nasıl belirleyeceğiz, İbrahim’in milleti bilincini nasıl genelleştirip kurumsallaştıracağız, Millet olarak ve ümmet olarak bu çağa söyleyebilecek, konuşabilecek kelimelerimizi nasıl daha da etkin bir hale getireceğiz ve revize edeceğiz vs. vs. gibi sorulara ve problemlere cevap üretmemiz gerekecektir. Aksi takdirde kazanımlarımızı kaybeder ve zillete mahkum olmaya aday oluruz. Rabbimizin bu lütfünü ve ümmetin mazlum halklarının dualarını göz ardı etmemeliyiz. Kendimizi hamasetin ötesinde daha güçlü ve sağlam kılmalıyız ki, yeryüzünün mazlum halklarının umudu olmayı sürdürelim ve bununla beraber vatanımızın ümmetin umudunun son kalesi olduğunu unutmayalım.

Darbeye karşı direnen halka selam olsun!

Vatanına sahip çıkan İbrahim’in milletine selam olsun!

Zalimler ve darbeciler kahrolsun!

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder