casino maxi

Kürşat Atalar ile Düşüncenin Okullaşması ve İslam Dünyası üzerine konuştuk.

Düşünce Şub 03, 2016 0 Yorum

D

 

Ropörtaj: Mahmut Yusuf Mahitapoğlu

Genç Öncüler: Hocam öncelikle bizleri kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Düşüncenin Siyaseti, Düşüncenin Okullaşması ve Çağdaş Sembol Şahsiyetler kitaplarınızı bir bütün olarak ele aldığımızda, düşüncenin okullaşması nasıl bir süreçtir? Sizin çağdaş sembol şahsiyetler olarak belirtmiş olduğunuz bu şahsiyetler okullaşma sürecinde nerede durmaktadırlar?

Kürşat Atalar: Soruda da belirtmiş olduğunuz gibi bunların belirli bir düşünce sistematiği içerisinde yeri var. Özel olarak planlanarak yazılmış kitaplar değiller ama bir düşüncenin dışa aksetmesi açısından birbirileri ile tutarlılığı olan kitaplar. Bu noktada Düşüncenin Okullaşmasının özel bir yeri var. Düşüncenin Siyaseti, Çağdaş Müslüman Sembol Şahsiyetler, Keşke Bilselerdi kitapları ve Araştırma ve Kültür Vakfı’nda yapmış olduğumuz Müslüman Zihnin İnşası programları ile doğrudan veya dolaylı olarak alakalıdır.  Dolayısıyla öncelikle düşüncenin okullaşmasından neyi kastediyorum ondan kısaca bahsedeyim. Düşüncenin okullaşması adlı kitapta aslında bizim Müslüman camiaya yönelik bir öneri de bulunmaya çalışıyorum. Buna farklı bir öneri, farklı bir tez diyebilirsiniz, farklı bir düşünce diyebilirsiniz veya isteyenler bir fark da görmeyebilir. Bence bir fark var. Orası önemli. Bu da çağdaş Müslüman düşünce olarak ifade etmeye çalıştığım Cemaleddin Afgani ile başlayan ve günümüze kadar devam eden süreç içerisinde hâlihazırda içinde bulunduğumuz çağdaş Müslüman düşüncenin gelişim evreleri açısından yaşamış olduğumuz bazı tıkanıklıkları aşmak için önermiş olduğumuz, birtakım fikirleri içermektedir. Nedir bu? Kısaca sürece bakmamız lazım.  Süreci daha iyi tanıdığımız zaman bu tıkanıkları da daha iyi anlayabiliriz. Süreç Cemaleddin Afgani ile şöyle başlıyor ki, bunu ıslah ve ihya çabası olarak nitelendirebiliriz. Müslümanlar Afgani’ye kadar bir tecrübe yaşadılar. Bunun zaferler ile dolu olan bir dönemi olduğu gibi gerileme duraklama dönemlerinin olduğunu da görüyoruz. Afgani bu gerileme döneminin sonunda gelen bu makûs tarihi değiştirmek isteyen bir düşünce veya eylem adamı olarak nitelendirebilir. Bu manada bir sembol şahsiyettir de aynı zamanda.  Afgani kendisinden önce gelenlerden farklı bir yerdedir ve öze dönüş veya uyanış olarak ifade etmiş olduğumuz içtihat kapısın açılması ve düşüncenin yeniden inşası gibi fikirleri ısrarla savunmuştur. Afgani de tabi ki Müslümanların birliği gibi bir düşüncede var ama o siyasi açıdan değerlendirilecek bir şey iken, düşünce açısından önceki dönemlerden farklı bir kırılmayı sembolize eden bir isimdir. Mesela benzer dönemde Muhammed İkbal’in en önemli kitabı kabul edilen İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası kitabının başlığında da aynı zihniyet görülebilir rahatlıkla. Bu dönemin bütün Müslüman münevverlerinde aynı çabayı görebiliriz. Bu dönemi ilk dönem olarak, Seyyid Kutub, Mevdudi ve Ali Şeriati’yi öze dönüş ve uyanış açısından orta dönem ve gelişme döneminin sembol şahsiyetleri olarak görebiliriz. Müslümanlar bu dönemde kaybettikleri şeyi arıyorlar. Buna iktidar, güç veya medeniyet de diyebiliriz. Onun da yolunun düşünce üzerine yoğunlaşmak ve düşünceyi değiştirmek olduğuna dair tespittir bütün bu çalışmalar.  Bunu yapmadaki amaçları da Mevdudi’nin Gelin Dünyayı Değiştirelim adlı kitabının başlığında olduğu gibi dünyayı değiştirmek.  Düşünceyi değiştirmeyi çalıştılar ama dünya hala istenen ölçüde değişmedi. Bana göre ise bireysel anlamda değişimi sağlamayı başardık ama toplumsal anlamda değişimde başarılı olamadık. Demek ki burada bir problem var. İşte düşüncenin okullaşması bu tıkanıklığı aşmak için yapılması gerekenlere dair bir öneri içeriyor.  O da şudur; O dönemde düşüncenin değişmesi ile beraber kurulan iki tane hareket var. İki tane enternasyonal diyebileceğimiz İhvan ve Cemaat-i İslami gibi yerel ölçekte ise yüzlerce hareket ve grup var. Bunların bütün amacı dünyada kitlesel değişimi sağlamak. Bütün bu hareketlerin amacı dünyayı değiştirmektir. Yoksa bunlar fikri tartışmalar olsun diye yapılmıyor. Teoride çok güçlüyüz de pratik de mi zayıfız? Yoksa başka bir şeyler mi aramamız gerekiyor? Ya da teori de güçlü olduğumuzu sanıyorken aslında o kadar da güçlü değil miydik? Bence sorun tam olarak da burada yatıyor benim, düşüncenin okullaşması kitabında da ifade etmeye çalıştığım nokta tam olarak burasıdır. Benim düşüncem, vakıflar ve derneklerde insanları Müslümanlaştıracak güce sahibiz ama aynı gücü toplum karşısında bulamıyoruz. Toplum bir beden gibidir ve muhatabını da kendisi gibi ister. Toplumun karşısına çıktığın zaman insanları değiştirecek güce sahip olman gerekir. Bu kemiyet üstünlüğü değil keyfiyet üstünlüğüdür. Bu noktada düşünceyi ve dünyayı değiştiremediysek keyfiyet olarak neleri yaptığımızı ve neleri yapamadığımızı iyi olarak anlamamız gerekiyor. Bu noktada Ali Şeriati’nin ismini önemli görüyorum. Ali Şeriati, Seyyid Kutub ve Mevdudi’ye nispeten günümüze daha yakın olduğundan sorularımıza cevap olarak Ali Şeriati’de daha fazla şey bulabiliriz. Bizler ellili yıllardan sonra küresel bir dünyada yaşamaya başladık. Toplumsal değişimleri başarabilmek için bu küresellik özelliğini göz önüne alıp ona göre hareket etmemiz gerekiyor. Düşüncenin okullaşmasında biz bunu şöyle ifade ediyoruz: Batı düşüncenin temelini ve gelişimini çok iyi bilmek toplumsal değişme açısından büyük önem arz ediyor. Bizim keyfiyet noktasındaki zaafımızın önemli bir kısmı da burada yatıyor. Çünkü Batı düşüncesi hâlihazırda bütün küreyi, özellikle de gençleri etkiliyor ve insanlar dönüşüyor. Bu sadece Müslüman dünyada olmuyor. Batı, Asya ve Afrika da aynı anda değişiyor. Modern düşünce insanları değiştirince, siyasi yapıları -ki bunlara modern uluslar diyoruz- da buna göre değişiyor. Dünyayı değiştirmek böyle bir şeydir. Dünyayı değiştirmek için öncelikle fikri bir üstünlük sağlamak gerekiyor. Seyyid Kutub ve Mevdudi’de asıl muhatap Müslüman halk iken Ali Şeriati muhatap kitlesini genişletmiştir. Ali Şeriati’nin konuşmalarında batı düşüncesinden bahsetmesinin sebebi, küresel mevzuları anlatırken batı düşüncesine atıf yapıyor ve İslam bence bu konuda böyle yapar demektir. Bana göre saydığım isimler içerisinde en başarılı olan Ali Şeriati’dir. Şeraiti’ye göre batıyı yenmek için önce batıyı bilmek lazım. Ancak kitapta da belirttiğim gibi o da yeterli değildir. Bunun mütekâmilen yapılması gerekiyor. Bu şekilde hareket etmediğimiz sürece küresel anlamda başarı sağlayamayacağımız gibi, yerel ölçekte de başarılar sağlayamayız. Öncelikle batının cazibesini kırmamız gerekiyor. Ekonomi, siyasi anlamdaki gelişmeler ile mücadele edilmez. Önemli olan düşüncede, ideolojide devrimin gerçekleşmesidir. Bunun ise çok yoğun okumalar ve çok yoğun çalışmalar ile olabileceği aşikârdır. Burada şunu da belirtmek isterim ki bu saydığım isimlerin hepsinin eksik yönleri vardır ve bu bir kişinin altından kalkabileceği bir yük değildir. Bir devlet bu yükü sırtlasa onun bile eksik kalacağı noktalar muhakkak olacaktır. Klasik dönemimizdeki Beytü’l-Hikme tarzı bir yapılanma olmadan okullaşmasının olması çok zor gözüküyor. Ama önemli olan önce amacı ve yöntemi belirlemektir ki benim de bu kitaplardaki hedefim bu yöndedir. Gerçek başarıyı ideolojik ölçüdeki kazanımlarımızda aramamız gerekiyor.

Genç Öncüler: İslam coğrafyasında çatışmaların devam ettiği hepimizin malumu. Bu çatışma görüntüleri, özellikle de Avrupa’nın içinde yapılan bazı saldırlar ile Müslümanların kullanıldıkları ve imajlarının sarsıldığını, üzerlerine bazı iftiralar atıldığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Siz bu örgütlerin faaliyetlerini ve konumlarını nasıl görmektesiniz?

Kürşat Atalar: Taliban, İŞİD gibi örgütlerin batı tarafından bizim aleyhimize kullanıldıkları açıktır. İslam’ın imajını çizmek için bu yapılanmalara destek veriliyor ve bizler de bunların da yapılarının buna müsait olduğunu görüyoruz. Batı bunu neden yapıyor? Tabii ki de İslam’ı sevmemesini hemen söyleyebiliriz. Yalnız bence bundan daha önemli ve hemen hemen hiç değinilmeyen bir nokta daha var. İslam Ortadoğu’da zaferler mi kazanmaya başladı? İslami hareketlerin Ortadoğu dünyasında yapmış olduğu çabalar semeresini vermeye başladı. Batı’nın korkusu bu yönde oldu. Son olarak BOP projesini de bu yüzden devreye soktular. Müslümanlar önemli ölçüde ideolojik üstünlüğü ele geçirdi. Bu başarılar ile küresel anlamda başarılı olmak mümkün değil ama bu kadar başarılı ile bile liberalizm, sosyalizm ve komünizmin etkisini kırabildik. Batının bu tarz örgütleri de kullanılması da işte bu akımın önüne geçmektir. Bu noktada bu örgütler aracılığı ile daha korkunç sahneler yayınlanıyorsa bil ki sen daha başarılısındır. İşte medya bu yorumu yapmıyor. Medyanın İslam imajını zedelemeye yönelik çalışmasında ise batının, insanların Müslümanlara inanması ve onlara yönelmesi korkusu vardır. Biz bu noktada önemli başarılar kazandık. Düşüncenin okullaşmasında benim yapmaya çalıştığım ise eksik olan noktayı tamamlamaya çalışmaktır. Güncel olarak yaşanan patlamalar ve saldırıların siyasal ortamla ilgili olduğunu düşünüyorum.. Bu saldırılar örgüt görünümü ile batılılar tarafından da yapılabilir, Müslümanlar tarafından da yapılabilir. Uygun yerde batı tarafından yapılan herhangi bir patlama Müslümanları birbirine düşürebiliyor. Bu noktada uyanış dönemlerinin sloganlarına sürekli atıf yapılması gerekiyor.  İran’da, devrimde “ne Şii ne Sünni” sloganı buna örnek olarak verilebilir. Hâlihazırda bir Şii-Sünni çatışmasından korkuluyor. Buna girmemek için bunların üzerine fazla gitmemek de icab ediyor. Bunlar tartışılır ama ayrılık noktaları haline gelmemelidir. Bakış açımız bu şekilde olursa o zaman bu örgütlerin ortaya çıkmasını veya büyümesini engelleyebiliriz. Batının bu gibi örgütleri kullanmasının asıl sebebi fikri düzeyde bizi mağlup edebilmek. Siyasi veya ekonomik anlamda bölgeye sürekli olarak sahip olunmayacağını biliyorlar. O yüzden uyanış hareketlerinin, ideolojik gelişmelerin varlığından rahatsızlık duyuyor. Bu örgütlerin faaliyetlerini bu ana resim içerisinde görmek gerekiyor. Yerel ölçekte ne yaptıkları ise bu bağlamda ele alınmalıdır. Irak’ta Saddam ile beraber sünniler sistem dışında bırakılıp baskılanınca yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar. Buna binaen Suriye’deki olaylarda ortaya çıkınca böyle bir ortamda IŞİD’in çıkması oldukça doğal olmaktadır. Ilıman ideolojiler ile değil radikal ideolojiler ile savaşılır. Sert bir ortamda olacak ki örgütler savaşçı toplayabilsin, şehitlik makamına ulaşmak istesinler. Sünniler bu örgüt üzerinden kendilerine bir çıkış yolu buldular. Amerika’nın IŞİD’i desteklediğine dair haberleri de böyle okumak gerekiyor. Amerika Sünnilerin bölgede yok olmasını istemiyor. Daha sonra kurulacak olan düzende Sünnilerin de temsil edilmesi gerekiyor. Bence IŞİD gibi bir örgütün bu şekli ile devamı mümkün gözükmüyor. IŞİD’in üst kademisi yok olur, silahlı sünni gruplar siyasi yönetime eklenir. Suriye özelinde konuşacak olursak da “düşmanımın düşmanı dostumdur”, mantığı çok iyi bir biçimde işliyor. Suriye’de Türkiye’nin düşmanı IŞİD ise dostu Kürt gruplar oluyor, askerlerini eğitiyor ya da İran kendi çıkarları için Suriye rejimi ile beraber hareket ediebiliyor. Bu noktada bizim özellikle Müslüman gençlerin kafası ciddi anlamda karışık durumda bulunmaktadır. Türkiye neden Amerika ile birçok konuda ortak hareket ediyor? Bu konuda her devlet siyasi sahadaki geleceğine yönelik hareket ediyor. İran Suriye rejimini destekliyor çünkü Esad’ın devrilmesi ile beraber sıra kendilerini gelecektir. İran’ın Rusya ile ilişkilerini de düşmanını arttırmamaya yönelik hamleler olarak görebiliriz. Bunların doğru olmadığını tabi ki kabul ediyoruz ama bu ilişkilerin tamamı siyasi yöndedir. Suriye’de veya Irak’ta savaşan grupların da yaptıkları faaliyetlerin kimin işe yaradığını iyi bir şekilde değerlendirmeleri gerekir.  Eğer düşünce yalnızca Esad’ı göndermek ve bu da Amerika’nın işini gelecek ise o zaman kime yardım edilmiş olunuyor? Esad sonrasını iyi bir şekilde düşünmek ve tesis etmek lazım geliyor. Sonuç olarak; düşüncenin okullaşması ve Müslüman âlemin öze dönüşünü ve uyanışını gerçekleştirmek için sürekli okumak ve düşünmek, keyfiyet cihetinden iyi yerlere gelmemiz gerekmektedir.

Genç Öncüler: Hocam bu keyifli sohbet için teşekkür ediyoruz.

Kürşat Atalar: Ben de sizlere teşekkür ediyorum.

 

*

Dr. M. Kürşad Atalar

1965 yılında Ankara’da doğdu. 1984 yılında Meteoroloji Teknik Lisesi’nden mezun olduktan sonra Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. Bu arada ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nü okudu.

1990 yılında bu bölümden mezun olduktan sonra, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde 1994 yılında Master, 2002 yılında doktorasını tamamladı. Master tezini “Siyaset tanımları ve Türk Seçmeninin Zihnindeki Yansımaları”, doktora tezini ise: “Türkiye’de Radikal İslamcılık” konularında yaptı.

Zaman gazetesinde 1987 yılında çıkan ilk yazısından sonra,. İktibas, Girişim, Kalem ve Onur, Nida gibi çeşitli dergi ve yayın organlarında makale ve çevirileri yayınlandı. 1989-2009 yılları arasında İktibas dergisinde yayın kurulu üyesi olarak çalıştı.
2003 ila 2005 yılları arasında Gazetem.net internet sitesinde yazılar yazdı.
Düşüncede Devrim ve On Tez başlıklı iki kitabı bulunmaktadır.

Yazarın ayrıca çevirileri de vardır. Bunlar;
Kur’an’ın Zihni İnşası (Seyyid Abdüllatif),
Batı Düşüncesinde İslam (Albert Hourani),
Modern Küresel Sistem (Immanuel Wallerstein),
İslam’da Modern Eğilimler (H. A. R. Gibb)
ve Batı’nın Kaynakları (Mark A. Kishlansky) başlıklarını taşımaktadır.

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder