Köklü Değişim Dergisi Yazarı Mahmut Kar İle “İslam Coğrafyası ve Kapitalizm” Meselesini Konuştuk

Köklü Değişim Dergisi Yazarı Mahmut Kar İle “İslam Coğrafyası ve Kapitalizm” Meselesini Konuştuk

Düşünce Oca 18, 2015 0 Yorum

mahmut kar 1

 

Mahmut Kar

Köklü Değişim Dergisi Yazarı

Söyleşi: Ali Tarık Parlakışık

İslam Coğrafyasına baktığımızda Müslümanların yaşadığı İslami beldelerin çoğunda fakirliğin hakim olduğunu görüyoruz. Doğal-ekonomik kaynaklar açısından kıt bir coğrafyada olmasına rağmen Batı’nın gelişmiş olmasını, zengin kaynaklara sahip olmasına rağmen ise İslam Coğrafyasının az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler sınıfında kalmasını ne ile izah edebiliriz? Bu minvalde işaretlersek, yaşadığımız dünyada muhatap olduğumuz sorunlara çözümler üretmek konusunda ne gibi sıkıntılar yaşıyoruz?

Sorunuzun içinde dikkatlerden kaçmayan çok önemli bir tezatlık var öyle değil mi? İslam coğrafyası tüm ekonomik kaynaklar açısından çok büyük zenginliklere sahip. Petrol, doğalgaz, kömür, altın ve daha birçok iktisadi değer İslam topraklarında var. Aynı zamanda tarım arazileri ve bu arazilerin verimli kullanılması için olmazsa olmaz olan nehir yatakları, İslam topraklarından akıp gidiyor. Sonra tüm bu kaynakları ve ekonomik değerleri sanayide işletecek, kullanılır hale getirip bunlara ekonomik değer katacak beyin gücünün ve çalışan nüfus yoğunluğunun da zengin olduğu bir İslam Coğrafyası’ndan bahsediyoruz.  Ama ne yazık ki tüm bu zenginliğe rağmen Müslümanlar fakir. Tüm bu zenginlikler Müslümanların maslahatına kullanılmıyor. Sizin toprağınıza, sizin tarlanıza bir eşkıya giriyor ve tüm zenginliğinizi alıp gidiyor. Siz ise kendi toprağınızda, kendi tarlanızda o eşkıyaya cüz’i bir ücret karşılığında işçilik yapıyorsunuz.

Peki, bunun temel sebebi nedir?

Müslümanlar sahip oldukları bu ekonomik değerlerden çok daha önemli olan başka bir değeri kaybettiler. Ekonomik değerlerin yeniden kazanılması, bu önemli kıymetin, değerin yeniden kazanılmasına bağlıdır. Bu, Müslümanların kaybettiği fikri değerdir. Fikir gelişmekte olan bir toplum için hayatta elde edilebilecek en büyük değerdir. Hele hele bizler gibi fikri anlamda köklü bir geçmişe sahip toplum için atalardan teslim alınacak en büyük mirastır fikir. Bakın burada sizlere İslam’ın iktisat yönetimi ve siyaseti konusunda önemli çalışmaları olan Takıyyuddin en-Nebhani bu fikrin değerini şu ifadelerle anlatıyor: “Maddi servetler, bilimsel buluşlar, teknolojik yenilikler ve benzer şeylerin yeri, fikirlerden çok daha aşağı seviyededir. Bunlara ulaşmak sahip olunan fikirlere bağlı olduğu gibi bunların korunmaları da yine bu fikirlere bağlıdır. Fikri değerlerini koruyabilen bir toplumun maddi servetleri tahrip edilse dahi, böylesi bir toplum onu hemen yeniden üretebilir. Fakat fikri değerleri çökmüş toplumlarda maddi servet mevcut olsa dahi bunların azalması ve fakirleşme çok çabuk olur. Zaten bir toplum düşünce metodunu kaybetmeden elde ettiği bilimsel gerçekleri kaybetse bile onların çoğunu tekrar elde edebilir. Hal bu ki, kendine ait verimli düşünce metodunu kaybederse anında gerilemeye ve elindeki tüm teknolojik gücü kaybetmeye başlar. Bundan dolayı öncelikle fikri değerlere sahip çıkmak gerekir.”
Bahsettiğiniz bu fikri değeri biraz daha açar mısınız?

Bahsettiğim fikir, kitaplarda yazılı olup pratik gerçekliği olmayan felsefi düşünceler değil. Hayatla ilişkisi kurulamayan gerçek ötesi farazi mülahazalar da değil. Fikirden kasıt, hayatın gerçekleri ile karşılaştıkları zaman toplumların kullanabileceği pratik düşüncelerdir. Eğer bu fikir olursa toplumdaki bireyler karşılaştıkları olaylar ve hayatın gerçekleri üzerinden bir hükme varmayı ve bir karar vermeyi gerçekleştirebilirler. Aynı zamanda toplumların yöneticileri ve idarecileri de bu fikir çerçevesinde hüküm ve kararlar alabilirler. Ama böyle bir fikir olmazsa elinizdeki ekonomik servetlerin değeri ve kıymeti yok olup gider. Çünkü o ekonomik servetlerin kıymetini gören ve kendi kapitalist ve sosyalist fikri çerçevesinde onlar üzerinde hüküm vermeyi ve karar almayı akbabalar gibi bekleyen sömürgeciler vardır. İşte biz Müslümanlar olarak o fikirden neredeyse son yüz yıldır yoksunuz. İslam’ı bir hayat nizamı olarak hayatımıza tatbik edilen bir fikir ve ideoloji olarak görmüyoruz. Bugün Müslümanlar, Allah’ın Rasulullah elçiliğinde gönderdiği İslam risaletini bize kadar ulaştıranların anladığı gibi anlamıyor, kavradığı gibi kavramıyor maalesef. Aynı zamanda Müslümanlar kapitalist ve sosyalist fikirler gibi kendilerine kazandırılmak istenen karşıt fikirlere de bağlanmamışlardır. Yani Müslümanlar kapitalizmin iktisadi özgürlükleri çerçevesinde serbest piyasa ekonomisini bir fikir olarak kavrayıp özümseyerek uygulamıyorlar. Yine bir dönem komünizmin ekonomik sosyal adalet prensibinin peşinde ona inandıkları için koşmadılar. Aksine fikri değerlerini kaybetmiş olmaları gereği, sömürgeci kapitalizmin kendi üzerlerinde uygulamaya koyduğu zoraki uygulamalardan dolayı ona aşık oldular. Yoksa kapitalist fikirlerin ekonomik, sosyal, siyasi ve ictimai gerçekliğini anlayıp kavrayarak kabul ettikleri için değil. Yani Müslümanlar olarak son yüzyılda hayata ilişkin meselelere çözümlemeler sunan, sahih veya batıl herhangi bir fikirden yoksun yaşıyoruz. Müslümanlar fikri bir çöküntü ve düşüklük içerisindeler maalesef.

Yaklaşık bir asırdır İslam’ın İktisat nizamından uzak yaşıyoruz, dediniz. İslam’ın iktisadi siyaseti hangi fikri değer ve esasa dayalıdır, bu konudaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

İsterseniz İslami iktisadi siyasetin esaslarından bahsetmeden önce bugün dünyaya egemen olan ve tüm ülkeleri hegemonyası altına alan kapitalist iktisadi siyasetin esaslarından ve bu siyasetin bozukluğundan bahsedelim. Zira bugün insanlığın ekonomik buhran içinde yaşamasına sebep olan kapitalist iktisadi siyasetin ne olduğunu bilmeden, İslami iktisadi siyasetin doğruluğu zihinlerde somutlaşmayabilir. Kapitalist nizamın bozukluğunu anlayabilmek için onun iktisadi siyasetinin esasını teşkil eden “Milli Gelirin Artırılması” teorisinin ne olduğuna ve aslında nasıl bir tuzak olduğuna bakmak gerekir. Zira biz bile Türkiye’de ekonominin gelişmişliğini milli gelirin artırılması esası ile değerlendiririz. Mesela eğer milli gelir artarsa kişi başına düşen gelir de artacak diye düşünürüz. Aslında kapitalist iktisadi siyaset bizi böyle düşünmeye yönlendirir. Doğal olarak kapitalist iktisadi siyasete göre milli gelirin artırılması için üretimin ve hizmetlerin artırılması gerekmektedir. Çünkü ona göre insanın ihtiyaçları sınırsız ve limitsizdir. Kaynaklar ise sınırlıdır. İşte kapitalizm, sınırlı kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için üretimi artırmayı hedefler. İnsanların daha çok çalışıp üretim ve hizmet gelirlerini artırarak milli geliri artırmaları amaçlanır. Milli gelir ise aslında insanların ihtiyaçlarına göre bir dağılım sergilemez. Onlar servetin kimin elinde olduğuna bakmaksızın gelişmişliği/kalkınmayı genel olarak milli gelir miktarları ile ölçmektedirler. Onlara göre toplumun onda biri servet sahibi olsa, onda dokuzu ise yiyecek, giyecek ve sığınabilecek bir meskene sahip olamasa dahi, toplam servet toplam nüfus oranına bölünecek ve kişi başına düşen milli gelir şu kadardır denilecektir. Bu çok büyük bir yalan değil midir? Şimdi bunun en başta konuştuğumuz fikir ile alakası yok mudur? Kapitalist nizam ekonomik sorunlara toplumsal bir sorun çerçevesinde bakmaz. Aslında sadece ekonomik sorunlara değil tüm sorunlara toplumsal sorun olarak bakmaz. Yani ekonomik soruna insanlar arası ilişkilerle ve servetin insanlar arasında dağıtılması ile ilgili bir sorun olarak bakmaz. Aksine servetlerin artırılması için insanlara çalışma ve mülk edinme hürriyeti verir ve doğal olarak sorunu bir üretim sorunu haline getirir. Dikkat edin kapitalizme inanmış ve kapitalizm ile sömürülen ülkelerde ekonomik buhranlar yaşandığında hemen üretimin düştüğüne yönelik açıklamalar yapılır. Hemen iktisadi gelişmeye ve üretimi artırmaya yönelik çağrılar yapılır. Bu çağrılar Müslümanların topraklarında kâfir devletlerin varlıklarını korumak ve ayaklarını sabitlemek içindir. Kapitalist iktisat nizamında tüm değerler maddidir. Maddi değeri ön planda tutanlar zengin olanlardır. İnsani, ahlaki ve ruhi değerlere sahip topluma karşı kapitalist sermayedar ve yöneticiler cimri davranırlar. Türkiye’de bu kapitalist sitemin cenderesinde kalmıştır. Bu nizam ile kalkınmayı hayal eden ve büyüme hedefleyen bir ülkede yaşıyoruz maalesef.

İslam’ın bu konu ile ilgili çözümü var mı?

Tabi ki var. İslam insanın hangi sorununu çözmede aciz kaldı ki, bu sorunu da çözmede aciz kalsın? Öncelikli olarak şunu ifade etmemiz gerekir. İslam insanın ihtiyaçlarının sınırsız olduğunu asla kabul etmez. İnsanın ihtiyaçları sınırlıdır. İnsanın hem zaruri ihtiyaçları hem de lüks ihtiyaçları vardır. Her halükarda insanın ihtiyaçları sınırlıdır. Dolayısıyla İslam insanın ihtiyaçlarının sınırlı olması gerçeğinden hareketle kapitalizm gibi sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamak için üretimi artırmayı iktisadi siyasetinin hedefi yapmaz. İslam hiç birini diğerinden ayırmadan tüm insanların fert fert zaruri ihtiyaçlarını garanti altına alır ve tam olarak temin eder. Lüks ihtiyaçlarını ise yaşadığı toplumun ekonomik şartlarına göre gücü yettiğince temin eder. İslam’ın iktisadi hedefini şu dört nokta ile özetleyebiliriz; 1) İslam herkese birer fert olarak bakar. Dolayısıyla ferdin ihtiyaçlarını karşılamada ferdicidir. 2) Her bireyin temel ihtiyaçlarının tamamının karşılanmasını gerekli görür. Bireyi Müslüman gayri Müslim, kadın erkek, yetişkin çocuk ve akıllı deli diye bir ayrıma tabi tutmadan temel ihtiyaçların tatmini için temin eder. Bu sebeple İslam, bu kapsamda insancıldır. 3)Rızkı elde etmek için insanların çalışmasını mubah/serbest kılar. Bu serbestiyette tüm bireylere eşit davranır ve her birinin servetten dilediği miktarda pay alması için yol açar. Ancak burada esas olan mülk edinme keyfiyetinde İslam’ın bireyleri şer-i hükümler ile kayıtlı tutmasıdır. Mesela herhangi bir birey, içki satarak, içki üreterek mülk edinemez. 4) İslam tüm ilişkilerde olduğu gibi fertler arasındaki ekonomik ilişkilerde de yüce değerlerin hâkimiyetine önem verir. Dikkat edilirse kapitalist iktisadi nizamda dağıtım merkezli bir siyaset yok. Üretim merkezli bir siyaset var. İslam’da ise dağıtım merkezli bir siyaset var. Çünkü İslam’ın iktisat nizamı insanların ihtiyaçlarını karşılamak için dağıtımı ölçü almıştır. Kapitalist iktisadi nizam ise servet sahiplerinin daha çok zengin olmasını sağlamak için üretimi ölçü almıştır.

Peki, İslam üretmeden dağıtımı nasıl sağlayacak?

Evet, işte kilit soru budur. Servetin dağıtımını İslami iktisadi siyasetin temel hedefi olarak belirlemiş olmak, üretimin artırılmaması ve ihmal edilmesi anlamına gelmez. Çünkü dağıtımın bizzat kendisi servetin geliştirilmesini gerektirecektir. Üstelik serveti artırmak veya geliştirmek her fert için zorunlu bir şeydir. Burada dikkat edilecek husus servetin geliştirilmesi ve üretimin artırılmasını iktisadi siyasetin hedefi haline getirmemektir. İktisadi nizamın temel hüküm ve kanunlarını üretimi geliştirmek esası üzerine kurmamaktır. Üretimin geliştirilmesi teknik ve iktisadi bilgiler ile geliştirilecek bir meseledir. Hatta bu bilgi ve teknolojiler her yerden alınabilir. Çünkü bu bilgiler ideolojik bakış açısı ile ilgili değil evrensel bilgilerdir. ABD’den, Avrupa’dan, Rusya’dan alınabileceği gibi Çin’den de alınabilir. Esas olan bu bilgilerin şer-i hükümler ile çakışmamasıdır.

Kapitalizmin dünyayı sömürdüğü bir zamanda, bahsettiğiniz İslam’ın iktisadi siyaset nizamı reel anlamda uygulanabilir mi?

Müslümanlar olarak bizler 90 küsur yıldır İslam’ın hayata müteallik tüm nizamlarından uzak yaşıyoruz. Bununla beraber neredeyse bir asırdır kapitalist nizamların üzerimizde tatbik edildiğine şahit olduk. Dolayısıyla İslam’ın ekonomik sisteminin hayatta tatbik edildiği dönemleri görmediğimiz ve yaşamadığımız için bunların bugün real anlamda uygulanıp uygulanamayacağı konusunda kuşkular yaşıyoruz. Bu soruya iki şekilde cevap vermek doğru olur. Birincisi, İslam’ın hayatın tüm sorunlarına çözümler sunan nizamları vahiy kaynaklıdır. Allah yarattığı kulların hangi nizamlar çerçevesinde nasıl yaşayacağına dair bir din gönderdi. Bu dinin kanun ve nizamlarının zaman ve mekân ile sınırlı olduğunu söylemek Allah’ın yaratıcı olarak kulları hakkındaki tasarruf ve tasavvurunda şüpheye düşmektir. Dolayısıyla İslam, insanoğlu için bir fikir bir akide ile gelmiştir. Bu fikir, insan hayat ve kâinatı kuşatan, hayatın öncesi ve sonrasını da kuşatan ve bu hayatın öncesi ve sonrası ile insan arasında doğru bir ilişki kuran özelliktedir. İşte İslam akidesi ve insanlığın kalkınmasını sağlayacak fikir budur. Bu fikre sahip bir toplum ekonomik zenginlikleri ve servetleri kaybetse de, büyük ekonomik buhranlar yaşasa da yeniden bu sahip olduğu fikir ile o değerleri kazanabilir. Ama eğer bu fikirden yoksun ise vaziyet yaşadığımız bu asra benzer. İkincisi,  İslam yeryüzünde tüm nizamları ile 13 asır boyunca uygulanmıştır. Bu durum reel bir gerçekliği ortaya koymaz mı? 13 asır boyunca büyük bir coğrafyaya hükmeden İslam’ın uygulamaya koyduğu ekonomik bir nizamı yok muydu? Vardı. O halde o günden bugüne hiçbir şey değişmedi. Araçlar ve gereçler haricinde. İnsan aynı insan, İhtiyaçları da değişmedi aynı şekilde kaldı. Bugünden sonrada değişmeyecek. Çünkü insanın fıtratı değişmedi ki ihtiyaçları değişsin. Şimdi siz söyleyin, İslam’ın İktisadi nizamı reel anlamda uygulanabilir mi? Görmek ve yaşamak lazım. Değil mi?

Dediğiniz şekilde olunca yani, İslam hayatta bir bütün olarak hükmedilince, iktisadi manada insanların hayatında refah ve yaşam seviyesi açısından ne gibi değişiklikler olacak?

Öncelikle Allah’ın rahmet ve bereketi ile dünya yeniden buluşacak diyebiliriz. Çünkü yeryüzünü insanlığın hizmetine sunan ve İnsanlığı gönderdiği din ile karanlıktan felaha ve feraha kavuşturan Allah, İslam’ın hükümlerinin hayattan uzaklaştırılması ile kullarına gazaplandı. Yeniden İslami hayatın başlaması ile Allah kullarından razı olacak. Ve hem yeryüzü hem de gökyüzünün sakinleri İslam’ın hayattaki varlığından razı olacaklar. Allah Rasul’ü, Hilafet yönetimi ile İslam’ın yeniden hayata hâkim kılındığında nelerin olacağını bizlere nasıl haber veriyor: “…Sonra yeniden Nübüvvet metodu üzere Raşid-i Hilafet olacak, insanlar arasında Nebi’nin sünneti ile amel edilecek. İslam yeryüzünde komşularıyla buluşacak (ağırlığını koyacak), hem gökyüzünün sakinleri, hem de yeryüzünün sakinleri ondan razı olacak, gökyüzü indirmedik bir damla (yağmuru) bırakmayacak, yeryüzü bitirmedik hiçbir hayrını bereketini ve bitkisini bırakmayacaktır.” (Taberani) Somut manada iktisadi olarak Müslümanların ve tüm insanların hayatında neler değişecek? İnsanlar Allah’a kul olmanın gereğini yaptıklarında Allah’ın rahmeti yeryüzüne yağarsa somut olarak neler değişmez ki? En basit şekli ile şunu söyleyelim. Yeraltındaki tüm zenginlikler kapitalist devletlerin sömürgeci sermaye şirketlerinden kurtarılacak. Tüm bu yer altı kaynakları kamu mülkiyeti olarak halkın maslahatına sunulacak. Sanayi sektörü dâhil tüm iktisadi sektörlerde bugün petrolün ana katkı maddesi olarak kullanıldığını düşündüğümüzde nelerin değişebileceğini siz tahayyül edin. Bu toprakların altındaki zenginliği şu anda iki üç dev şirket sömürüyor. Bu zenginliği o toprakların yöneticileri masalarına konulmuş küçük kırıntılar ve koltuk karşılığında sömürgecilere peşkeş çekiyor. Tüm bu zengin kaynaklar bize ait olacak. Tarım ekonomisi gelişecek. Verimli olduğu halde devlet politikaları ile ekimi durdurulan bu topraklar yeniden tarıma elverişli hale gelecek. İslam iktisat nizamının uygulandığı bir toplumda iş ve işçi sorunları olmayacak. Dolayısıyla işsizlik diye bir durum ekonomik bir sorun olarak algılanmayacak. Çalışamayan durumda olanların asli temel ihtiyaçları devlet tarafından temin edilecek.  Sağlık ve eğitim hizmetleri karşılıksız verilecek.

 

Yer altı kaynaklarının, insanların ortak malı olduğundan bahsettiniz. Geçtiğimiz zamanlarda Soma’da 301 ve Ermenek’te 18 maden işçisi, çıkan yangında vefat ettiler. Bu kömür madeninin işletim hakkı özel bir şirkete tashih edilmişti. Madende gerçekleşen kazada ise şirketin ihmaller zinciri gündem olmuştu. Bu çerçevede Soma gibi kömür madenleri ve benzer yer altı madenlerinin İslami iktisattaki yeri nedir?

 

Bakın buraya kadar İslami İktisadi siyaset ile kapitalist iktisadi siyasetin temel esasları hakkında bir ölçü ortaya koyduk. Kapitalizm üretimi artırmayı hedef ediniyorken İslam dağıtımı hedef ediniyordu. İşte Soma bu iki siyaseti somut olarak görmek için çok berrak bir resimdir. Soma’da biz ne gördük? Düşük iş gücü maliyeti ile daha fazla çalıştırarak (24 saat), zor şartlarda üretimin maksimum seviyede artırılması amaçlanıyordu. Bunu hangi gerekçe ile yaptılar? Üretim artarsa Milli gelir artacak. Üretim artarsa Soma halkının yaşam seviyesi artacak. Üretimi artırmak için daha çok kişi çalışacak ve daha çok kişi iş sahibi olacak ve gelir düzeyi artacak. Hepsi yalan. Üretim arttı. Şirket sahipleri servetlerine servet kattı. İşçiler ise aynı yoksulluk seviyesinde kaldılar. Geride bir de yetimler bıraktılar. İslami İktisat nizamının Soma’yı nasıl değerlendireceğine bakalım şimdi. Temel hedef, üretimi artırmak değil. Temel hedef servetin dağıtımıdır. Üretim servetin dağıtımının yapılması için esasi kanun ve ölçü değildir. Üretim servetin dağıtımının içindeki bir parçadır sadece. Şimdi İslami iktisat siyasetinin madenlere nasıl bir nizam koyduğuna bakalım. İslam madenleri iki kısımda inceliyor. Birinci kısım, herhangi bir fert için çok büyük bir miktar sayılmayacak ve miktarı sınırlı olan madenlerdir. İkinci kısım ise tükenmeyecek kadar çok olan madenlerdir. Miktarı sınırlı olan madenler ferdi mülkiyete girer ve mülkiyeti kime ait ise o kişi tarafından işletilir. Miktarı sınırsız olan veya miktarı çok olan madenler tamamıyla kamu mülkiyetine girer. Hiçbir kişi veya şirket bu tür bir malı alamaz kullanamaz. Devlet kendi adına asla ve asla kamu mülkiyetine ait böyle bir malı kişi veya şirketlere tashih edemez veremez. Burada nakledilen şu hadisi zikretmek istiyorum: “Ebyad ibni Hammal Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelip bir tuz bölgesinin kendisine verilmesini istemiş. Rasul’de bu teklifi kabul etmişti. Ebyad kalkıp gidince Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yanında bulunan şahıslardan biri “Ey Allah’ın Rasulü ona ne verdiğini biliyor musunuz? Ona kaynağı kesilmeyen bir su verdiniz. Bunun üzerine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ‘Onu ondan geri alıyorum’ buyurdu.” Burada zikredilen su ifadesi suyun kaynağının kesilmemesi sebebiyledir. Yani burada Ebyad’a verilen tuz bölgesini kaynağı kesilmeyen suya benzetilmiştir. Soma ve Ermenek kömür madenleri de aynen bu hadiste ifade edilen kaynağı kesilmeyen su ve tuz bölgesi gibidir. Ama maalesef Soma kamu mülkiyeti olmasına özel bir şirkete tashih edilmiş ve resmen o şirkete sahibinin serveti haline getirilmiştir. Böyle olunca da o şirket kapitalist sömürge siyaseti gereği çalışanların çalışma şartlarını iyileştirmeyi dahi üretimin düşmesi için bir sebep saymıştır. Örneğin yaşam odalarının yapılması üretimi durdurmayı gerektireceği veya yavaşlatacağı için yapılmamış ve üretim artırımı hedeflenmişti. Sonuç ortada…

 

Yaşadığımız dünyada muhatap olduğumuz ekonomik ve diğer tüm sorunlara İslami çözümler üretme konusunda ne gibi sıkıntılar yaşıyoruz?

 

Öncelikle yaşadığımız bu dönemde sorunları üreten sistemin varlığını görmezden gelmemeliyiz. Yani İslam dışı sistem devamlı sorun üretiyor ve dolayısıyla da insanoğlu sorunlar içerisinde çözümsüzlükle boğuşuyor. Müslümanlar ise sorunlara çözümler üretme konusunda doğru bir yöntem üzerinde yürümüyor. İnsanoğlunun muhakkak sorunları artacaktır. Zaman ilerledikçe yeni sorunlar ortaya çıkacaktır. Bu yeni sorunlara çözümler İslam müçtehitleri tarafından bulunacaktır. En önemli sorunlarımızdan birisi içtihat kapısının kapanmış olmasıdır. Dolayısıyla sorunlara çözüm üretebilmek için çözümün kaynağına dönüş gerçekleşmelidir. İslam akidesi tüm sorunlara çözümlerin çıktığı bir kaynaktır. Ancak bu kaynak bugün sadece ibadet ve ahlak için bir müracaat membaı olarak görülüyor. İslam hayatta tatbik keyfiyeti olan bir ideolojidir. Bu ideoloji tüm problemlerin ve sorunların çözümü için kendisinden fikirlerin fışkırdığı akli akidedir. Biz bugün bu ideolojiyi yeniden hayatta var etmek için çalışmalıyız.İslam’ın müntesipleri, dünya üzerinde bulundukları şu anki durumda hangi yolla, hangi yöntemle İslami çözümleri ve umdeleri tekrar hayata geçirebilirler?İslam, Allah tarafından Rasul elçiliğinde yeryüzünde risaleti ve daveti taşınmış, toplum üzerinde nizamları uygulanmış bir dindir. Dolayısıyla hem İslam’ın tekrar yeniden hayata hâkim kılınması konusunda takip edilecek yol, hem de nizamların uygulanmasında örnek alınacak şeriat ile ilgili yöntemin adresi Rasul’dür. Eğer, Allah Rasul’ü, Mekke’de İslami Devleti kurmak için çalışırken, müşrik otoritenin yönetimi paylaşma teklifine yanaşmışsa, biz sizin namazınıza karışmayalım, sizde bizim putlarımıza karışmayın denildiğinde onlara olur cevabı vermişse, biz de bugünkü küfür rejimlerinin bizlere sunduğu demokrasi, milli irade gibi tekliflere olur diyelim ve onlara yanaşalım. Eğer Allah Rasul’ü, Medine’de ilk İslam Devleti’ni kurduğunda Medine toplumu üzerinde İslam’ın nizamlarının bazılarını uygulamış, bazılarını da şartlar ve konjonktür gereği ertelemiş veya uygulamamışsa, bizde tedrici metod ile (aşama, aşama) İslam’ın nizamlarının uygulanacağına inanalım ve bu yönde çalışmalar yapalım. Kısacası Allah Rasulü’nün sünnetine dönüp bakalım.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder