ŞEYMA NUR EKREN
KEREM –KERÎM / CÖMERTLİK
Ayet ve hadislerde aziz ve kıymetli olmak, cömert olmak, iyi ve ahlâklı olmak, kerem sahibi olmakta üstün gelmek anlamlarındaki “k-r-m” kökünden türeyen kerem sözcüğü, dinî bir kavram olarak ihsan, lütuf, kolay ve rahat bir şekilde mali yardımda bulunma, karşılıksız yardım demektir.
Kerîm (çoğulu; kirâm, küremâ’) ise, kelime anlamı olarak, cömert, kerem sahibi, hoşgörülü, kıymetli, asil, nazik, şerefli, iyi, faydalı, erdemli, bol demektir. Allah’ın sıfatı olarak kerîm; yaratıklarına nimet veren, bağışta bulunan, tevbe edenleri affeden, ihsanı bol olan anlamına gelir.
“Kerîm” kavramı, Kur’ân’da, Allah’ın sıfatı olarak iki âyette geçmiştir: “Ey insan! Kerîm Rabb’ine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitar, 82/6); “... Kim nankörlük ederse (bilsin ki) Rabb’im ganî (zengin, müstağnidir) kerimdir.” (Neml, 27/40). Her iki âyette insanın Allah’a karşı isyân ve nankörlük durumu karşısında Allah’ın kerem vasfı zikredilmiştir. Bu, insanın, pek çok ikramda bulunan Allah’a isyânı ve nimetlerine nankörlük etmemesi gerektiğini ifade eder. Peygamberimiz (a.s.) “Allah, kerîmdir, keremi sever.” demiştir (Tirmizî, Edeb, 41).
O vaad ettiği zaman sözünü yerine getiren, verdiği zaman son derece çok veren, ne kadar verdiğine ve kime verdiğine aldırmayandır. O’ndan başkasına muhtaç olduğu söylendiğinde razı olmaz. Kendisine sığınan ve gönül vereni boş çevirmez, rahmetine gark eder. Vesilelere ve şefaatçilere muhtaç bırakmadan doğrudan doğruya kendisine yönlendirir.
Kendisine verilmiş olan yeteneğini kullanan ve görüp akleden bir insan; kim tarafından yaratıldığını, kendi başına elde etmeye asla güç yetiremeyeceği sayısız nimeti kimin verdiğini, algılama, düşünebilme, akledebilme kabiliyetlerine nasıl sahip olduğunu düşünür. Bunları düşünen insanın karşısına çıkan gerçek tektir: İnsanı var eden ve asla güç yetiremeyeceği üstün nimetleri ona bağışlayan, son derece cömert olan Allah’tır.
Rabbimizin Kerîm sıfatı, biz kullarını da kerem sahibi olmaya teşvik eder. Kur’ân’da “kerîm” bir insan olarak övülen Peygamberimiz (s.), kerem ve cömertlikte tüm insanlık için en güzel bir örnektir.
O halde, Allah’ın kulları ve Hz. Muhammed’in ümmeti olan bizler de; insanlara ikram ve ihsanda bulunmakta çok cömert olmalıyız.
Zira cömertlik, ruhun bir melekesidir. İnsanları, muhtaç olanlara vermeye, ihsanda bulunmaya sevkeder. Bu melekeye sahip olan kişi, ferdî ve ictimaî alanda lüzumlu olan her şeye yardım eder. Hiç bir kimsenin zorlaması olmadan ihsanda bulunmayı canı gönülden ister. “Rızkı veren Allah’tır.” (Neml, 27/64; Zâriyât, 51/58) düşüncesi ile hareket ettiklerinden kalpleri de temiz ve zengindir.(Leyl, 92/17-20).Kendi varlıklarıyla, her ne suretle olursa olsun başkalarına faydalı olmaya çalışırlar. Allah Teâlâ’nın kendilerine fazl ve kereminden verdiğine ve bunlarda da muhtacların hakkı olduğuna (Hüd, 11/6) inanırlar. Cömertliği kul hakkının temeli sayarlar. Kendi haklarını affederler. Kendi ihtiyaçlarını düşünmeden başkasının ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlar. Hatta zarurî ihtiyacı olan bir şeyi, başka birine vermeyi tercih ederler.
Cömertlik vasf’ının elde edilebilmesi için; yardımın gönüllü olarak yapılması (Haşr, 59/5; Hadid, 57/11-18; Maide, 5/13); karşılığında hizmet, övgü, mükâfaat beklenilmemesi (İnsan, 76/8-l0); yardım edileni rencide edebilecek davranışlardan kaçınılması (Bakara, 2/263-264); yapılan yardımın sahibi katında üstün bir değeri olması (Âli İmrân, 3/92) şarttır.
Sıralanan şartlar altında, İslam âlimleri cömertliği şöyle derecelendirirler:
Kur’an-ı Kerîm’de cömertlik, cihat ile aynı seviyede tutulmakta; Allah’ın insanlara verdiği rızıktan diğer kulların da yararlandırılması istenmektedir. (Bakara, 2/254) Cömertliğin, kıyamet gününde insanı her türlü sıkıntı, elem ve kederden kurtarmaya vesile olacağı bildirilmektedir. (Bakara, 2/222). Bazı ayetlerde cömertlik alışverişe benzetilmekte; Allah Teâlâ’ya verilen bir borç olarak temsil edilmektedir. (Bakara, 2/244; Maide, 5/13; Hadid, 57/11).
Kalpler cömertlik sayesinde temizlenir. (Leyl, 92/17-20) Çünkü, küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan âmillerden biri de, aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz. “ (Fecr, 89/20) buyurulur. İşte bu sevgi ile insan, “Ben bu malı sarfedersem bana bir şey kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder. “ (Bakara, 2/268) Oysa ki Allah Teâlâ’nın bildirdiğine göre:“Mal ve servet insan için bir imtihandır.” (Zümer, 39/49-52) Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertliktir. (Tegabün, 64/15-17).
İnsanların cömertlikten kaçmasının sebepleri başında: “Benim olan varlığı başkalarına niçin vereyim?” duygusu ile, “Başkalarına verirsem,benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim” düşüncesi gelir. İslam dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır. İslâm’a göre mal ve servet herhangi bir şahsın inhisarı altında değildir. Mal ve servet yalnız Allah Teâlâ’nındır. Her şeyin gerçek Mâlik’i O’dur. (Âli İmrân, 3/179; Hadîd, 57/10) Kur’an-ı Kerîm’de bu durum yirmiyi aşkın ayette vurgulanmaktadır. Mülk Allah Teâlâ’nın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarfedilmesi, inanan için en makûl bir hadise olarak değerlendirilir. Mümindeki cömertlik duygusu da bu düşünceden kaynaklanır. Hz. Peygamber, şöyle buyurur:
“Cömert kişi, Allah’a yakın, Cennet’e yakın, insanlara yakın ve Cehennem ateşinden uzaktır. Hasis insan, Allah’tan uzak, Cennet’ten uzak ve Cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah’a daha sevimlidir” (Tirmizî, Birr, 40)
Peygamberimiz, insanlara dünyada yaşadıkları sürece cömert olmalarını, işi öldükten sonraya bırakmamalarını tavsiye eder: “Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar.” (Buhârî, Vesâya, 14).
Peygamberimizin(sav) Cömertliği
Hz. Ali’den şöyle rivayet edilmiştir: “Rasûlullah’dan bir şey istendiği zaman, eğer bu isteği yerine getirmek isterse, “peki” derdi. Yapmak istemediği zaman da susardı. Hiç bir şey için “hayır” dememiştir” (Y. Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, III, 1181).
Peygamberimizin (sav) cömertliğinin nice kalplari İslama ısındırdığının delili de şu kıssa da mavcuttur:
Saffan b. Umeyye Mekke fethedilince islama düşmanlığı bilindiği için korkudan Mekke’yi terk etmişti. Huneyn savaşına da ganimet amacı ile inanmayanların da katılmasına müsaade edildiği için katılmıştı. Bu arada peygamberimizi yakından tanıma fırsatı buldu. Merhametini ve insan sevgisini görünce peygamberliğine inanmadığı halde yakınında bulunmaktan çekinmemeye başladı. Havazinliler mağlup olup büyük bir ganimet bırakınca bundan peygamberimize 500 koyun düşmüştü. Safvan koyunu ne kadar çok sevdiğini söyleyince peygamberimiz (sav) kendi hissesine düşen 500 koyun için Safvan’a: “İstersen sana verebilirim” buyurdu. Buna inanmayan Safvan koşarak kavmine ve kabilesine giderek “Koşun, koşun hayatta fakirlikten asla korkmayan birini gördüm. Elindeki her şeyini hiç tereddüt etmeden verebiliyor. Bu ancak peygamber olabilir” diyerek Müslüman oldu. (Vakıdî, Megazi, 1:381)
İşte böyle sahabelerin bir kısmı önceleri dünyalık elde etmek için Müslüman olmuşlardı. Sonra zaman içinde iman kalplerine yerleşerek iman ve İslamiyet kendilerine her şeyden daha sevimli hale geldi.(Müslim, Fedail, 57-58)
Şüphesiz cömertliğin sırrı ise mal sevgisine uzak olmaktadır. Peygamberimizin mal sevgisine uzaklığını da şu rivayetlerden okuyoruz:
Peygamberimiz (sav) asla mal biriktirmemiştir. Evinde üç günlük yiyecek saklamazdı. Asla alıcı değildi, daima verici olmuştur. Kuru hasır ve çıplak toprak üzerinde uyurdu. Hz. Ömer bu haline acıyarak ağlayınca “Yâ Ömer! Allah dünyayı Kisra ve Kaysere, ahreti ve cenneti bize vermiştir. Bu taksime razı olmaz mısın?” demiştir. Bu şekilde bize cennetin ancak dünyayı terk etmekle kazanılacağını anlatmıştır. (Buhari, Tefsir, 66:2; Müslim, Talak, 30-31)
Bunları söylemişken, bizden vasat bir ümmet olmamızı isteyen peygamberimizin, mal sahibi olmak ve infak etmek arasında kurduğu dengeyi de dile getirmek gerekir:
Peygamberimiz (sav) “Şu Uhud Dağı kadar altınım olsa bundan dolayı sevinmem. Herhangi bir borcu ödemek gayesi ile yanında tuttuğum dışında elimde bir dinar olduğu halde üç gün geçirmek istemem” buyurdu. Sonra “Dünyada çok mala sahip olanlar ahrette en az sevaba sahip olanlardır. Ancak dünyayı kesben değil, kalben terk etmek kazancı ile Allah rızasını kast edenler, tasaddukta ve ihsanda bulunanlar, cömert olanlar müstesnâdır. Ama ne var ki bunları yapanların sayısı çok azdır” buyurdular. (Buhari, Rikak, 14; Müslim, Zekât, 32)
Sonuç olarak, “Öyle zamanlar yaşadık ki, aramızdan hiç biri, müslüman kardeşinden daha çok altın ve gümüşe sahip olmayı düşünmedi...” diyen Abdullah b. Ömer (r.a.)’ın sözü, bize, ashabın cömertlik ve isâr konusunda nasıl davrandığını göstermektedir. Şu halde, sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak Allah Teâlâ’nın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O’nun rızasına uygun bir biçimde harcaması gerekir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de: “-Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam” demeden önce size, rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın.” (Münâfikûn, 63/10).
KAYNAKÇA