FİRDEVS BÜŞRA KALUÇ
KELİMELERİN HİKÂYESİ
Her gün yaptığımız, yapmayı hiç unutmadığımız bir işimiz var: Konuşmak. Meramımızı anlatmak için, ihtiyacımız olduğu için, vakit geçirmek için ya da sadece konuşmuş olmak için konuşuyoruz.
Konuşmak aslında düşündüklerimizin ağzımızdan taşmasıdır. Bir buzdağı düşünelim. Buzdağının görünen kısmı vardır. Büyük bir buzdağı gibi görünür. Ama buzdağının altını da görmüşsek fikrimizi değiştiririz. Asıl heybetli olan alt kısmıdır. İşte bu buzdağının dalgalar ile görünen kısmı, konuştuklarımızdır. Alt tarafın taşmasıyla görünen kısım ortaya çıkar. Ama buzdağının üstünü, buzdağının görünmeyen kısmı olan “düşüncelerimiz” şekillendirir.
Hep şikâyet edilir çok az kelimeyle konuşuyoruz diye, az kelimeyle konuşuyoruz bu doğru. Ama daha da vahimi var. Konuştuğumuz kelimeler ya popüler kültürün bize dayattığı kelimeler ya argo ifadeler ya da modernitenin hayatımıza soktuğu anlamsız ifadeler…
Çağdaşlık mesela, toplumda, her şeyin en güzeli: Avrupa’dadır. Bizim de mutlu olabilmemiz için onları takip etmemiz gerekir gibi bir düşünce var. Batı dünyasında kitap okuma ihtiyaç sırasına göre 18. sırada, ülkemizde ise 222. sıralarda yer almaktadır. Peki, Kur’an ‘okuma’yı, bizim ihtiyaç listemizin kaçıncı basamağına koyuyor? ‘’İkra!’’ emri ile ihtiyaç listemizin 1. basamağında yer alıyor. İşte Kur’an’ın çağları aşan mesajı!
Argo ifadeler de hayatımızda büyük bir yer işgal ediyor. Bazıları fark edilemeyecek kadar dilimize yerleşmiş durumdalar. Mesela, “Kıl oldum abi ya” ifadesinin Osmanlı Türkçesindeki karşılığı “Ziyadesiyle taciz oldum efendim .” Öfkenin bile bu kadar nazik bir ifadesi olabilir mi diyor insan.
Osmanlı hanımefendileri ve beyefendileri ‘’Evladım ışığı uyut derlermiş.’’ Işığı söndür demezlermiş. Söndürmek Allah’a mahsustur diye. İncelmiş bir irfan örneği.
Kelimeler kalıptır aslında. O kalıbın içini dolduran ise inançlarımız ve değerlerimizdir. Kelimeler aşınmaya başlarsa, inançlarımız ve değerlerimiz de aşınmaya başlar. Kelimelerimizi kaybedersek, yüz yılların birikimini de kaybetmiş oluruz. Önce satırlardan sonra da sadırlardan silinir.
Niçin bir İngiliz Shakespeare ‘in yüzyıllar önce yazılmış kitaplarını okuyup anlayabilirken, sadece yüzyıl önce yazılmış Safahat’ı bile okuduğumuzda hiçbir şey anlamıyoruz?
“İki kutsalım: Din ve Dil” (Mehmet Akif)