Kavm-Kıyam

ŞEYMA NUR EKREN

KAVM-KIYAM

Kavm, kavmiyetçilik, kıyam etmek, ikame etmek sık sık karşımıza çıkan kavramlardandır. Kavramlar tıpkı yazı yazmada ve okumada kullanılan harfler (alfabe) gibidir. Nasıl ki okuyup yazmak bu harfleri bilmeye bağlıysa, harfler bilinmeden okuyup yazmak mümkün değilse; tıpkı bunun gibi Kur’anî kavramları bilmeden de Onu gereğince anlamak mümkün değildir. İşte bu sebeple bu yazımızda Kurani kavramlardan “kavm ve kıyam”I birlikte inceleyeceğiz.

Kavm

Günümüzde yanlış kullanılan kavramlardan birisi kavmdir. Zira Arapçâ da kavm; aynı soydan gelsin veya gelmesin, insan topluluğu mânâsında kullanılmıştır. Asabe ve aşirette “nesep birliği” ön plandadır, yani kan bağı gerekir. Ancak kavm için, nesep birliği zaruri değildir. Nitekim Kâmusta bu mesele şu şekilde açıklanmıştır: “kavme; cemaat ve topluluk anlamı verilmesi, önemli işlere kalkışmaları (kıyamları) düşüncesine dayanır.” Mesele bu açıdan ele alındığı zaman kavm; kıyam edebilen ferdlerin bir araya gelmesiyle meydana gelen bir topluluktur. Kur’ân-ı Kerim’de kavm terimi hem devlet, hem topluluk mânâsına kullanılmıştır ( Nisâ sûresi-92, Zariyat 46). Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Kim bir kavme benzerse, o (kimse de) onlardandır.” hadisi de, bu açıdan değerlendirilmelidir.

Kıyam

Kavm terimi ve ıstılâhı ile birlikte ele alınması gereken bir kavram da kıyamdır. Zira kavm ile kıyam arasında (mühim işleri gerçekleştirme açısından) bir ilişki vardır. Bu ilişki de Müslümanların kıyam edebilmek amacıyla kavm/topluluk oluşturmalarıdır. Peki nedir kıyam, yani müminler ne yapmak için birlikte olurlar?

Kıyam kelimesi, Ka-Me fiil kökünden gelir. Bu fiil ve kendinden türeyen “müstakim, makam, ikamet, istikâmet vb..” gibi kelimeler, birçok ıstılâhı gündeme getirir. Kame, kalkmak, ayakta durmak, yerine gelmek ve düzelmek mânâsınadır. Alâ harf-i cerri ile kullanıldığında “devam ve sebat etmek”, “li” harfi cerri ile kullanıldığında zaman “yönetimi ve işi üzerine almak” demektir. Ekâme; yerine getirmek, ikâmet etmek, doğrultmak, düzeltmek ve hakkını vererek yapmak mânâsınadır. Kayyûm, her şeyi ayakta tutan, koruyan; kayyime, tam ve kâmil; mekam, ayakların bastığı yer, oturulan mevki ve oturan kişiyi belli eden nokta; mûkim, ikamet eden, oturan anlamlarına gelmektedir. Sırat-ı müstakim terkibindeki müstakîm kelimesi de aynı kökten gelir. 

İnsanlar için asıl olan; iman etmek, sâlih amel işlemek, hakkı ve sabrı tavsiye etmektir. Hüsrandan kurtulmanın yolu budur. Dolayısıyla sürekli mücadele esastır. Bu sebeple oturmak değil, ayakta olmak (kıyam) önemlidir. Allahû Teâla (cc)’nın rızası için kıyam İslâmî hükümleri yerine getiren (ikâme eden) ve ihlâsla hesap gününe hazırlanan mü’minler sırat’ül-müstakîm üzerindedirler. Dolayısıyla kıyam, her türlü salih amelde gündeme girer. Mümin kulların değişmez vasfı, kıyam üzere olmak ve İslâm’ın hükümlerini ikâme etmek/ayakta tutmak, yaşatmaktır. 

‘Oturmak’ ise kokuşmanın, bozulmanın, paslanmanın simgesidir. ‘Oturanlar’ Kur’ân’da şiddetle yerilir: “Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara “Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!” denildi.” (Tevbe:46).

Oturmak, bütün zincirlerle, nefsin arzularıyla, dünya hayatının ağırlıklarıyla yere çakılıp kalmak demektir; bu, büyük bir rezilliktir, köle ruhluların işidir, hiç bir zaman mü’minlere yakışan bir durum değildir;

“Ey iman edenler! “Allah yolunda seferber olun”denildiği zaman, size ne oldu da, yere bütün ağırlıklarınızla mıhlanıp kaldınız; Âhiret’i bırakıp da dünya hayatına mı razı oldunuz?” (Tevbe:38) 

Belirtilen ayetlerde çizilen ‘oturan insanın portresi’ oldukça çarpıcıdır. Nefsin arzuları ve dünya hayatının geçimlikleri, gaye haline geldiği zaman insanı yere mıhlayan birer paslı zincir olur. Bu kalblerine ve ruhlarına, dolayısıyla da ayaklarına vurulmuş zincirleri özgürlük sanarak, dünya hayatının geçimliğini hayatın tek gayesi ve gerçeği olarak kabul eden insanlar, hangi durum ve şartlarda olursa olsunlar, isterse çevrelerinde büyük ihtilaller olsun, isterse yüzbinler ölsün, milyonlar açlıktan kırılsın, isterse en büyük zulümler işlensin hatta kendi onurları lekelensin, vurdumduymaz kesilirler: zaten onurları da kalmamıştır. İşte, böylesi insanlar, ‘yazın sıcağını, kışın soğuğunu, toplanacak ekinleri, bakılacak bağları ve bostanları, yetim kalmalarını korktukları çocuklarını ve dul kalmasından korktukları karılarını, pek tatlı hale gelmiş bulunan canlarını’ bahane ederek, yerlerinden imkansız kalkmak istemezler; dünya hayatı tek hayat olarak algılanmaktadır artık onlar için. Âhiret ise ya unutulmuş, ya da inkâr edilmiştir. 

Namazla Kıyam

İslâm, böylesi insanları uyarmaya ve oturdukları yerden kaldırmaya girişir. Bunun için önce namazı emreder; namazın en büyük gerçeği de ‘ayakta durmak’tır. İslâm, omuzlarındaki sorumluluğun farkında olmayan, içlerine yuvarlandıkları günah çukurlarından habersiz, çevrelerinde olup bitenlere, işlenen cinayetlere akıtılan kanlara seyirci kalan ve tam bir uykunun içine dalmış bulunan insanlara “kûmû-KALKIN” der. Kalkan insanın üzerindeki uyuşukluğu atması, uykunun ağır basıp yeniden yatmaması için “ellerini, kollarını, yüzünü ve ayaklarını yıka” ve çevik bir şekilde ‘kıyam et’ der.

Namaza kalkmak-kıyam, her türlü uyuşukluktan, uykudan ve gafletten kurtulup, insanı oturmaya ve yere mıhlamaya yönelten her türlü etkiye; Allah’ı Peygamber’i, Kitab’ı, Âhiret’i bilmedikleri veya bunlardan gaflet içinde yaşadıkları gibi, kendilerini oturmaya zorlayan, çevrelerinde olup bitenleri görmemek için gözlerine perde çekip, kulaklarına ağırlık vuran, yani oturan insanların vurdumduymazlığı karşısında yeryüzünü fesada veren insanlara karşı bir silkinme ve ayaklanma demektir.

Ve, rükü ve secdeyle Allah’ın huzurunda eğilen, aczini ve fakrını itiraf eden, asıl Kudret ve Zenginlik Sahibi’ne müracaat eden ve başka hiç bir şeyin huzurunda eğilmeyecegini, başka güç ve servet sahiplerine el açmayacağını ortaya koyan insanın bu davranışlarına ikamet denilir.

Kur’an sürekli olarak, “ekimü’s-salat / namazı ikame edin” der de, “sallü / namaz kılın” demez. Demek ki namaz, nefse, her türlü beşeri ve şeytani güce ve etkilere karşı ayaklanıp,  sadece Allah’a kul olmanın adıdır. 

Kıyam Yeri ve İşareti: Kabe

Günde beş defa namazlarıyla kıyam eden insanların, evrensel bir kıyam için toplanıp harekete geçecekleri yer ise Kabe’dir. Bazı rivayetlere göre insanın yeryüzünde varoluşundan bu yana Mekke’de ayakta duran Kabe, Hz.ibrahim(a.s) ve oğlu Hz. İsmail(a.s) tarafından temelleri üzerinde yeniden yükselmiştir (Bakara 127). Allah, Kabe’yi insanlar için güvenlik ve toplantı yeri yapmış, Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. İsmail’e (a.s), orasını her türlü şirk kirinden temizlemelerini emretmiştir (Bakara 125). 

Hz. İbrahim (a.s), insanlığın tarihinde dönüm noktasıdır: ondan sonra, kıyam görevi, O’nun Ailesi’nin önderliğinde İbrahim Milleti’ne tabi olan ümmete geçmiştir; ve İbrahim, imam kılınmıştır (Bakara 124). Allah Kabe’yi insanlar için bir Kıyam yeri ve işareti yapmıştır (Maide 97). İşte, namazla benliklerinde kıyam edip, yalnızca Allah’a ruküda ve secdede bulunan insanlar, hep birlikte Kabe’de toplanıp, orayı her türlü şirk kirinden temizleyerek, evrensel kıyamı başlatırlar ve orada topluca Allah’ın önünde ruküya ve secdeye varırlar (Bakara:125).

Hz. İbrahim, Kabe’nin temellerini Hz.İsmail’le birlikte yükseltmiştir. Çünkü Hz. İbrahim’in risalet çapındaki son mirasçısı İsmail’in soyundan gelen Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’dir. Rasulullah (sav) de ‘İbrahim Mileti’ne uymuştur; Kabe’yi yine şirk kirinden temizlemiş ve İbrahim’in Makamı’ nda namaza durmuştur; çünkü Kabe’de evrensel kıyamın sembolü ve bu kıyama girişmenin başlangıç noktası olarak Makam-ı İbrahim vardır. 

Dosdoğru Olmak

Özetleyecek olursak, Allah için kıyam edip, Allah’ın hükümlerini yerine getiren, yani ikame eden ve kayyim, yani dosdoğru, sağlam, eğrilikten uzak, hükümlerinde adil, Kitab’ın emir ve yasaklarının istikametinde giden, bir başka deyişle, Kitabı ikame eden insanların üzerlerinde yürüdükleri yol, sonunda dosdoğru Allah’a ve Cennet’e ulaşan ‘Sıratü’l-Müstekim’ dir. İnsanların bu yolda dosdoğru gitmeleri gerekir: “Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol” (Hud 112).

Müstekim (dosdoğru) kelimesinin yatay değil, dikey bir doğruluk, dimdik olmayı ifade etmesi, kıyam kavramıyla ilişkisini görmek bakımından ilgi çekicidir. Bu ise, kişinin benliginde, namazla kıyam etmesi ve sonra yalnızca Allah’ın önünde rükü ve secdeye varması ve bunu Kabe’de evrensel çapta uygulamaya koyması ve sonrasında da Allah’ın hükümlerini ikame etmesiyle mümkündür. İşte bu şekilde dosdoğru olabilenlerin üzerlerine melekler iner (Fussılet 30); Allah onları bitip tükenmez suyla sular ( Cinn:16 ) ve yukarda belirtiğimiz gibi , kendilerine başlarının üzerinden ve ayaklarının altından nimetler yağar. Gerçek kurtuluş ve mutluluk işte budur.

KAYNAKLAR