casino maxi

Siyaset

Ordunun Gölgesinde Verilen Sınav: 1973 Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Tarih 12 Mart 1971…

“Elindeki bildiriyi üst üste defalarca okumuş, “Şimdi ne yapmalı?” sorusuna hiçbir cevap bulamamıştı. Kaçmak yerine kalıp mücadele etmek istiyordu ancak saatlerdir aradığı Köşk’te, telefonuna çıkacak bir muhatap bulamadı. 1966 yılında kendisinin desteğiyle Köşk’e çıkan Sunay onu bu durumda yalnız bırakmıştı. Kendi partisinin desteği de tam olarak yanında değildi. Zaten bir sene önceki bütçe oylamasında onu deviren fireler bizzat kendi partisinin içinden gelmişti. Selefi olarak gördüğü Adnan Menderes’in acı akıbetiyse onu korkutuyordu. Ülke bir 27 Mayıs daha yaşamamalıydı. Kararını verdi ve istifa mektubuyla odasından çıktı…”

Süleyman Demirel, altı yıllık tek başına iktidarından böyle vazgeçecek, askerin verdiği muhtıra karşısında istifa edecekti. Askerin istediği olmuş, Demirel hükümeti hiçbir silah gücü kullanılmadan istifa ettirilmişti. Nihat Erim yönetiminde yeni bir reform hükümeti kuruldu. Ülke yeni bir döneme giriyordu. Muhtırayı verenler o gün için kazandıkları zaferi kutluyor, Demirel’i devirmenin gururunu yaşıyorlardı. Ama hikâye böyle bitmedi. İstifa ederken en yakınlarına “Önemli olan Meclis’in açık kalması, bu iş burada bitmedi. Elbet hesabını soracağım.” diyen Demirel, dediğini yapacaktı. Süleyman Demirel’in muhtırayı veren komutanlardan alacağı rövanş, muhtıradan iki yıl sonra yine bir mart ayında olacaktı…

12 Mart’ın rüzgarı sert esti. Hükümet düşmüş ancak Meclis açık kalmıştı. Ordu tam anlamıyla yönetime el koymamıştı ancaksiyasilerin üzerinde büyük bir baskı kurmuştu. Yeni kurulan reform hükümetine tüm partilerden ”kerhen” de olsa destek geldi. Hükümetin yaptığı ilk işlerden biri daha önce Amerikalılarla gerginliğe sebep olan haşhaş üretiminin durdurulması oldu. Daha sonra 1961 Anayasası büyük ölçüde değiştirildi. Ülkede ilan edilen sıkıyönetimle dernekler ve gazeteler kapatıldı, binlerce insan tutuklanarak cezaevine gönderildi. Türkiye bir açık hava hapishanesine dönmüştü.

12 Mart özellikle Türk Soluna büyük darbe vurdu. Doğan Avcıoğlu ve Cemal Madanoğlu’nun başını çektiği Milli Demokratik Devrimci gazeteciler, siyasiler, askerler ve öğrenci liderleri tutuklanarak sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. Başlangıçta muhtırayı sevinçle karşılayan Türk solunun 12 Mart’a dair ödediği faturanın en ağırı Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam sehpasında can vermesi olacaktı…

Reform hükümeti askerlerin gölgesi altında ülkede bir şeyleri değiştirmeye çalışıyordu ancak başarılı olamadı. Bu durumdan muzdarip olan Nihat Erim bir süre sonra istifa edecekti. Nihat Erim sonrası Ferit Melen liderliğinde yeni bir hükümet kurulacak ancak bu hükümetin ömrü de Nihat Erim hükümetlerinden uzun olmayacaktı. Ülkede artık iki güç vardı. Bir tarafta başını Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un çektiği askerler, diğer tarafta muhtıranın devirdiği Süleyman Demirel ve CHP’nin 12 Mart karşıtı yeni lideri Bülent Ecevit’in temsil ettiği siyasiler…

Asker artık Türkiye’de siyasete hakim pozisyona gelmişti. Öyle ki Genelkurmay Başkanı atanacağı zaman jetler bir gece yarısı Meclis’in üzerinde uçuruluyor, “istediğimiz isim olmazsa yönetime el koyarız mesajları” veriliyordu. Asker istediğini aldı. 12 Mart’ın kudretli komutanı Orgeneral Faruk Gürler Genelkurmay Başkanı oldu. Artık sıra diğer seçimlere gelmişti. Ülke ihtilalin gölgesinde iki büyük seçime doğru gidiyordu. Bunlardan birisi Cumhurbaşkanlığı, bir diğeriyse genel seçimlerdi…

Siyasilere yaptıkları her baskıda istediklerini alan askerler bu şartlar altında ülkenin demokrasiye
dönüşüne tam anlamıyla razı değildi. Yeni seçilecek Cumhurbaşkanının sivil olmasını kabullenmeyeceklerini hissettiriyorlardı. İtirazlarını 1973’ün mart ayında yapılacak Genelkurmay Başkanlığı seçimlerinden önce açıkça gösterdiler…

Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi ordu bir bildiri yazıp, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a mesajını iletti. Mesaj açıktı. Ordu, Cumhurbaşkanının kendi içinden biri olmasını, aksi bir durumu kabul etmeyeceğini ima ediyordu. Bu kişi Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’den başkası değildi. Mesaj siyasilere iletildi. Tepkiler beklenilenden sert olacaktı.

Ecevit ve Demirel bu durumu asla kabul etmeyeceklerini bildirdi. Çankaya Köşkü’nde yapılan toplantıda söz alan Süleyman Demirel: “Eğer askerin istediğini yaparsak, yarın Cumhurbaşkanlığı makamı Genelkurmay Başkanı olan herkesin hakkı olur. Böyle bir şey Meclis’in iradesine saygısızlıktır.” diyerek toplantı masasından ayrıldı. Demirel direkt Meclis’e gidecek ve partisinin grup toplantısında Ordu’nun mesajına cevabını verecekti: “Cumhurbaşkanı cülusla (atamayla) değil, bizzat Meclis’in kendi iradesiyle seçilecektir.”

Demirel ve Ecevit’in tavrı Ankara’da havayı oldukça gerdi. Asker, parti liderlerini ve milletvekillerini görüşmek için Genelkurmay Başkanlığına davet etmeye başladı. Ecevit ve Demirel, Asker’in bu teklifini reddederek köprüleri tamamen attıklarını gösteriyorlardı. Ancak birçok milletvekili partilerinin genel başkanlarından habersiz Genelkurmaya gidiyor, burada yaptıkları görüşmelerde Genelkurmay 2. Başkanı Turgut Sunalp’e, Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’in adaylığını destekleyeceklerini bildiriyorlardı.

Faruk Gürler gelen destekten emin bir şekilde adaylık için Genelkurmay Başkanlığından istifa etti ve kontenjan senatörü olarak atandı. Mecliste yaptığı senatörlük yemini konuşmasında Ordu’nun komuta kademesi tam kadro locadan Gürler’i selamlayacak ve arkandayız mesajı verecekti. Bu güç gösterisi Meclis’e bir hafta sonraki seçimler için de bir gözdağı anlamına geliyordu…

Faruk Gürler’in adaylığını açıklamasıyla birlikte Ankara Sıkıyönetim Komutanı Namık Kemal Ersun bir bildiri yayınlayarak “gazetelerde Cumhurbaşkanlığı seçimini kötü yönde etkileyecek ve Ordu’yu incitecek haberlerin yapılmasını engellemek adına” bir yasak ilan ediyordu. Seçimlere kadar hiçbir gazete, seçimleri yazmayacaktı. TRT ve Anadolu Ajansı sadece Faruk Gürler için yayınlar yapıyor, diğer adayların ismini dahi anmıyordu.

Gürler’in adaylığına karşı duran parti liderlerine telefonlarla tehditler gidiyor, seçimlerin yapılacağı 13 Mart günü Bülent Ecevit’i arayan general Ali Armağan, onu ölümle tehdit ediyordu. Liderlerin bu dik duruşuna karşı Meclis ve Senato da Faruk Gürler’i açıktan destekleyen isimler de yok değildi.

Meclis tüm bu kavga ve korku ortamında seçime gitti. Bülent Ecevit, daha sonra o günü ”Meclis adeta işgal edilmişti.” diyerek özetleyecekti. Meclis koridorlarında subaylar Gürler’in adaylığı için baskı yapıyordu. Tanklar Meclisin etrafını sarıyor, herkese gözdağı veriliyordu. Meclis koridorlarında ”Harp okulu öğrencilerinin silahlanarak Meclise doğru yürüyüşe geçeceği ve Faruk Gürler seçilmezse Ordu’nun yönetime el koyacağı” söylentileri yayıldı. Bu sırada generaller tam kadro locadaki yerlerini almıştı. Ancak generaller arasında bir kişi eksikti. Bu eksikliği fark eden kişi Demirel oldu. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Meclise gelmemişti. Ayrıca hiçbir havacı subayı da Meclis’e göndermemişti. Faruk Gürler’e yakınlığıyla bilinen Muhsin Batur’un Meclise neden gelmediği henüz bilinmiyordu.

Muhsin Batur, Gürler’den sonra Genelkurmay Başkanı olmak istemiş ancak bir havacı olduğu için teamüllere aykırı olur iddiasıyla isteği geri çevrilmişti. Bu yüzden kırgındı ve kendisine destek vermeyen Faruk Gürler’e karşı öfkeliydi. Süleyman Demirel Ordu’daki bu çatlağı fark etmişti. Bu çatlağa güvenerek partisinin vekillerine dik durun mesajını verdi.

CHP cephesinde durumlar daha farklıydı. Ecevit, Faruk Gürler’e karşıydı ancak parti içindeki İnönücüler, Gürler’in adaylığını destekliyordu. Yapılan toplantıda Ecevit, Gürler’in adaylığına karşı grubu ikna etmeyi başardı. CHPlilerin salona gelmesiyle oylama başladı.

Oylama sırasında sözlü sataşmalar, askerin Meclisi kuşattığı iddiaları havada uçuşuyor, tüm bu baskı ortamında oylar veriliyordu. Oylama bittiğinde çıkan sonuç salonda şok etkisi yaratmıştı. Adaylardan Tekin Arıburun’a 292, Faruk Gürler’e 175, Ferruh Bozbeyli’ye ise 45 oy çıkmıştı. Gürler seçilememiş, hatta AP’nin adayı Arıburun’un dahi gerisinde kalmıştı. İlk turda kimse gerekli oyu alamadığı için yeni turlar yapıldı, Faruk Gürler’in ilk turda aldığı oy sayısı her geçen turda daha da düştü. Ordu’dan gelen tehditlerin gerçeğe dönüşmeyeceği anlaşıldığında, psikolojik eşik aşılmıştı. Gürler’in kaybedeceği artık kesinleşmişti.
Faruk Gürler, bir köşede oturmuş, mağlubiyetin acısıyla Meclisi seyrediyordu. Oylama bittiğinde yerinden kalktı ve sessizce Meclisi terk etti. O, Meclisi hayal kırıklığı içinde terk ederken iki yıl önce devirdiği Süleyman Demirel 12 Mart Muhtırası’nın intikamını, iki yıl sonra 13 Mart 1973 günü almıştı…

Meclisin dik duruşu karşısında geri adım atan Ordu’nun Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’le görüşerek, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çekildiklerini bildiriyor, “Kendi aranızda anlaşıp getireceğiniz adaya karşı çıkmıyoruz.” diyordu. Demirel ve Ecevit askere karşı galip gelmişti.

Bir araya gelerek ortak bir aday üzerinde anlaşan Ecevit ve Demirel anlaştıkları adayı kısa süre içinde kamuoyuna açıkladı. Üzerinde anlaştıkları isim eski bir amiral olan Moskova Büyükelçisi Fahri Korutürk’tü. Korutürk hem Ordu’yu tanıyan eski bir asker, hem yeni bir sivildi. 6 Nisan 1973 günü yapılan seçimler sonucunda Fahri Korutürk, Köşk’ün yeni sahibi olarak 864 rakımlı tepeye çıktı.

Seçimleri kaybetmeyi gururuna yediremeyen Faruk Gürler kısa süre sonra hastalandı. Gürler, hastalandığında örtülü ödenekten destek verip kendisini Amerika’da tedavi ettirmek istediğini ileten Başbakan Demirel’in teklifini reddedecek 1975 yılında hayata veda edecekti…

Türkiye, 1973 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte 12 Mart dönemini kapatıyor ve asker tekrar kışlasına çekiliyordu. Ekim ayında yapılacak genel seçimlerle birlikte de ülkedeki demokrasi maçı tekrar başladı. Ancak askerin kışlasından çıkıp oyunu bitiren düdüğü çalması çok uzun bir zaman almayacaktı…

Röportaj: Dücane Demirtaş

Genç Öncüler:  Bugün ihtilaflı grupların Kuran ve sünnet anlayışları dışında ilk Müslümanlar ve sahabeler Kuran ve sünneti nasıl anlamışlardı? Bu bağlamda Kuran ve sünnet onlar için birbirlerinden farklı bir şey olarak mı addediliyordu? Şemseddin Özdemir: Hiç şüphe yok ki ilk nesil için Kuran vahyedilen, Hz. peygamber aracılığıyla o günkü insanlara aktarılan ve kaynağı Allah olan bir kitaptır. Bu konuda bir tereddüt yok. Ancak bu kitabın ilk muhatabı Hz. peygamber ve o kitabı gereği gibi ilk hayata uygulayan da o. Diyelim ki, adil ol dediği zaman;  adil olmakla ilgili, emanetin ehline verilmesi ile ilgili onlarca ayet vardır. Onu kim uyguladı ilk önce? Hz Peygamber. Sonra ilk nesil Müslümanlar, Hz. peygamberin o kitabı uygulama tarzı, muhtevası, şekli ve ruhuna baktılar; aslında sünnet dediğimiz şeyler tam da budur. Teorik olarak bugün elimizde olan ve ilk andan itibaren muhtevası asla değişmeyen bu kitap geldi ve o gün tatbik edildi. O bakımdan ilk nesillerin Kur’an’ın Allah’tan geldiğine (müminleri kast ediyorum) yönelik tartışmaları yoktu. İlk gördükleri de, o kitabı kendilerine anlatanın o kitabı yaşadığıdır. Onu anlatan peygamber anlattığını yaşıyordu.  Kendilerine de o kitaba göre muamele ediyordu. Zaman zaman Hz. Peygamberin elinde olmadan ve bilmeyerek yaptığı küçük sürçmeleri varsa, onunla ilgili olarak aynı kitap onu ikaz ediyordu.  Yanlışa düşme riski karşısında uyarıyor. Dolayısıyla böyle bir kitabın muhatabı olan Hz. peygamber ve ona tabi olan binlerce Müslüman bu kitabı böyle kabul etmiştir. Bu kitap Resulullah‘ın pratiğiyle hayata aktarılmıştır. Yani bir insan inşası başlamış. Siyasal, toplumsal yönleriyle o günün şartları ne kadar imkân veriyorsa Mekke ve Medine şehri çevresinde o toplumun algısına hitap eden tarzda ilkeleri hayata aktarmışlardır. Bir hayat kitabı olarak ilk nesiller uygulamışlar, hayata tatbik etmişlerdir. O bakımdan sünnet nedir dediğin zaman, öncelikle benim inandığım ve anlatmaya çalıştığım şudur: Sünnet, Kuranı Kerim’in Hz peygamber tarafından öncelikle hayata tatbik tarzıdır, ruhudur, özüdür. Çünkü o, onu uygulamıştır. Vahiy ona demiştir ki “sen insanlara şahit ol.” Resulullah nasıl şahit olacak insanlara? Yaşantılarıyla, uygulamasıyla. İnsanlar da onu almışlardır. İlk nesil gelen kitabı öğrenmiş, itikadını tashih etmiş (ki ciddi bir sapkınlık vardı cahiliye devrinde) sonra pratik olarak onun ilkelerini uygun bir Müslümanlığı hayat tarzı haline getirip, hayata hakim kılmak istemiştir. Allah Resulü’nün de çabası bu olmuştur. Dolayısıyla bu uygulamayı anlayarak uyguladıkları kanaatini taşıyorum. Yani bu yönüyle polemik konusu ötesinde sünnet dediğimizde bu gelen, gelmeye ve inmeye devam eden vahyin, her alınan mesajının anlayıp özümsedikten sonra sözlü olarak aktarmak ve uygulama olarak tatbik etmektir. Bizim örnek almak için çaba göstermemiz gereken Allah Resul’ünün örnekliğinin tam da bu olduğunun kanaatini taşıyorum. Genç Öncüler: Hocam şöyle diyebilir miyiz? O zaman bizim hâlihazırda bugünkü polemiğin dışında, Müslümanların özellikle ilk dönem Müslümanların yani sahabenin Kuran- Sünnet ayrımı diye bir problemi yoktu. Şemsettin Özdemir: Böyle iki ayrı kategori diye bir şey olamaz. Doğal olarak vahiy ilk Cebrail aracılığıyla Resulullah’a gelmiştir. O aldı, özümsedi ve kavradı sonra insanlara tebliğ etti. Tebliğ bazen sözlüdür ama aynı zamanda uygulamadır. Adil ol der, dürüst ol der, hile yapma der, yalan söyleme der, iftira atma der. Bütün bunlar uygulamaya geçtiği zaman ne hale geliyor? Hayatlaşıyor.  Vahyin hayatlaşması uygulamadır. Uygulamayı beşer yapar ve o vahye uygun ise İslamidir. O bakımdan Kur’an ayrı, sünnet ayrı diye bir şey yok. Kur’an zaten esas olandır. Hiçbir şey ona eşit olmaz. Bu mesaj insanlara geldi. Bunu alın, buna göre inanın, buna göre yaşayın ve uygulayarak aktarın. Buna uygun bir sistemi de inşa edin. Bütün o ilkeler Kur’an’ı Kerim’in bütünün içerisinde vardır. Dolayısıyla ilk Müslümanlar bütün çabalarıyla, “Allah bize ne emretti?”, “Biz bunu Hz. peygamberin örnekliğinde gerçekten hayata aktarabiliyor muyuz sorusunun cevabına yöneldi. Yoksa ayrı bir kategorize etmek dinde olmadı. Genç Öncüler: Çok meşhur Hz. Aişe’nin peygamberin ahlakıyla ilgili aktardığı bir sözü vardır. Şemsettin Özdemir: Evet. Ona, “ey Aişe validemiz, bize Hz. peygamberin ahlakını anlat” denince, şaşırmış bir şekilde “Siz Kuranı okumuyor musunuz?” der. Evet, okuyoruz denilince “O zaman ne arıyorsunuz. Siz Kuranı kerimi uygulayın, işte onun ahlakı odur.”  Peygamber gücü yettiği kadar bu Kuran’ı uygulayandır. Peygamberin ahlakının kaynağını oradan oku. Okuduğunuz zaman ikinci bir “Ahlakı nedir?” diye sormazsınız. Çünkü peygamber, Kur’an’a muhalif bir ahlakı uygulamaz. Ama biz bugün bunu Müslümanlar için diyebiliriz. Yani vahyin ortaya koyduğu ahlak bu ama Müslümanların ahlakının çoğu buna uygun değil. Bu nübüvvet açısından olmaz. Vahyin hayatlaşmasına sünnet diyebiliriz veya risalet örnekliği. O gün Resul’ün örnekliği neydi? İnen vahyin hayatlaşmasıydı. Bir sistem haline gelmesi, bir toplumsal hayat tarzına gelmesidir. Bugün esas itibariyle zaman zaman insanlar, peygamberin hadisi veya peygamberin sünneti diye o kadar detaylı şeylerde kılı kırk yararak kıyamet kopartıyorlar ki ama çok önemli ve asli konuları konuşmuyorlar, değil mi? Genç Öncüler: Son dönemlerde bu ayrımı daha da netleşti. Haklı olsun haksız olsun bir çok konuda taraf olan iki grup çıktı. Birincileri kendilerini tamamen Kuran fedaisi, Kuranın kahramanı olarak görüyor. Sünneti reddeden, peygamberi bir postacı olarak gören, peygamberin örnekliğini hiçe sayan, görmezden gelen bir grupken, diğeri de kendisini sünnet ve hadis fedaisi, koruyucusu olarak gören ve bunlardan rant devşiren başka bir grup. Her iki eğilim arasında  Türkiye’nin ve Müslümanların sosyal, siyasi ve ekonomik bütün gündemlerinden uzak bir şekilde çok çetin bir tartışma sürdürülmektedir.Bu tartışmaya dışarıdan baktığımız zaman, İslamî diyebilir miyiz ya da hakikaten Kuran ve sünnet ayrımındaki bu tartışmada şu doğrudur diyebileceğimiz taraf var mıdır? Şemsettin Özdemir: Aslında bu tartışmalar tarihin eski evrelerinde de zaman zaman olagelmiş. Birbirini tekfire varan ve birbirlerini anlamamak için bu tartışma olagelmiş ve zaman zaman farklı coğrafyalarda tavan bulmuştu. Yeni bir olay değil. Bizim burada yeni bir olaymış gibi nüksediyor. Evet, bir taraftan insanlar Kur’an diyor ama öyle bir Kur’an demeye kalkıyor ki vardığı sonuç, bu Kuranı alıp aktaranı yok sayarak hareket etmeye çalışıyor. Kur’an Ona indi, o onu  insanlara tebliğ etti ve o aynı zamanda onu uyguladı. Bu gerçeği neden yok saymak için çaba gösteriyor bu insanlar? Yani gökten bir kitap indi ortaya, “ey Müslümanlar alın işte size kitab gelmiş”, böyle gelmedi. Allah, Hz peygambere bunu insanlara öğret dedi; anlat, açıkla, izah et. Bunlar ayetlerin içinde var. Nasıl olur bir zihin kendi Kur’an ve hayat hakkında bir sürü laf ettiği halde bu konuşma hakkını peygambere vermez. Nasıl onun adına konuşma ve yaşamayı yok sayar! Bu hal çok düşüncesizce, hissi ve sığ bir yaklaşımdır. Kendinin 1400 sene sonra konuşma hakkı olacak, Hz. peygamber hiç bir şey konuşmamış ve yaşamamış olacak, mümkün mü? Hz peygamber o topluma 23 senede inen kitabı aktardı, anlattı, öğretti, onları onunla insanları eğitti. Sordu; “ya Resulullah bu nedir, şu nedir?” Diye. Bu kitaba uygun bir savaş stratejisi uygulandı. Önce saldırılara cevap verildi vs. Bütün bunları uygulayan Hz. peygamberin başkanlığında bir toplum. Tüm bunları yok sayarak nasıl böyle bir sonuç çıkartırsınız!? Allah, Hendek ve Uhud savaşlarına atıfta bulunuyor. Bunu anlamak için siz ister, istemez siyerdeki bilgiye bakıyorsunuz. Kim diyebilir ki bakmayalım. Çünkü atıf o olaylara atıf, yaşayan ve bilen bir topluma konuşuyor orada. O toplum bu tecrübeyi yaşamış Kuranı aktarırken, yeni toplum Kuranı okurken bu bilgiye bakmaya mecburdur. Öğrenecek bunu; acaba atıf nereye diye. Şimdi bu çok sığ bir anlayış; efendim Kuran var, Hz. peygamber postacıdır. Eğer öyle olsaydı bu yazılan metin, Allah tarafından bir celsede inerdi; “ey insanlar buyurun bu kitap sizin, bundan sonra benden bir şey yok” derdi. Bu tutum, aşağılık kompleksi taşıyan, bence derin düşünmekten yoksun bir zihnin ürünüdür ve böyle düşünenlere dünyada bir şey kazandırmaz, ahirette onları riske sokar. Geldik ikinci taifeye: Hadiscilik konusunu abartıp öne çıkartan, nerdeyse sünnet ve hadis diyerek bunu Kuran’a eşit tutan, hadis kitapları olmazsa din nerdeyse olmayacak diyerek aşırıya giden başka bir yorum söz konusu. Böyle düşünen insanlar için Ebu Hanife çok makbul bir adam değildi. Çünkü Ebu Hanife yöntem olarak peygambere değil hadislere kuşkuyla baktığı için delil olarak çoğunu kullanmadı. Bu hadislerin kitaplaşması 150 sene sonradır. Bu kitaplar, Resulullah zamanında veya ondan sonra yazılmadı. Dinde eksiklik mi kaldı o zaman? Arkadaş orada muhkem ve tartışmasız bir kitap var. Önce on defa, yirmi defa o kitabı oku. Sonra o kitap adına konuşan peygambere mal edilen sözlere ve uygulamaya bak.  O zaman neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu daha iyi görürsün.  Ama bakıyorsun bir çok sözde hadis savunan, “hadisçi” geçinen arkadaş hayatında ciddi bir şekilde okuyup anlamak va hayatlaştırmak için Kur’an’ı Kerimi inceleyerek- düşünerek ciddi bir şekilde okuyup üzerinde kafa yormamıştır. Hadis konuşuyor ama aslında bilgisi yok o konuda. Hoca taifesinin çoğu da böyle. Böyle bir insan oturup ciddi olarak okuyup araştırsaydı, sorsaydı  “ey iman edenler, size fasığın biri haber getirdiği zaman, onu etraflıca araştırın yoksa bilmeden bir topluma haksızlık edersiniz.” Hucurat suresindeki ayette olduğu gibi (ki o yanlış haberi getiren sahabeden biriydi. Zekât toplamakla ilgili bir olaydı.) hadisleri de nakledenler insanlardır ve onlarda haber getirmişlerdir. O yüzden bunun gibi insanlar önce gelen habere bakacaklardır. 1400 senedir bu haber böyle nakledilmiş ve gelmiş olabilir. Senin yeniden Allah için, doğruyu bulmak için, bu haberin kaynağı gerçekten doğru mudur diye bakıp sorgulaman gerekmez mi? Eğer böyle yapılmış olsa, Kuranı Kerim’i merkeze alanların karşısına neredeyse rakip olarak bir Hadisçilik çıkartılmazdı. Bu iki tarafgir görüşün bugün sanki birbirine rakip gibi kavga etmek yerine her ikisine düşen şey şudur: Öncelikle Allah’ın kitabını ve onun muhtevasını devamlı okuyarak kavramları daha iyi oturtmak; iki, bu metni, bu mesajı Hz. Peygamber nasıl uygulamış ve ondan gelen bilgiler gerçekten Resulullah’dan mı geldi ona bakarak yaklaşmak ve eğer bir kuşku varsa onu belirterek aktarmak. Her söz için şöyle dememeli: “Resulullah böyle buyurdu”. Kesin konuşuyorsunuz. Bu bir arızadır, tarihte olmuştur. Ama Müslümanlar bu durumdan er veya geç kesinlikle çıkacaktır. Bakın Kur’an’ı Kerim itikattan amele kadar ihtilafları, düşmanlıkları ve çatışmaları ortadan kaldırmaya geldi. Çatışmaları derinleştirmek için gelmedi. Sözde Kur’an’a tabi olduğunu, sözde peygambere tabi olduğunu söyleyen insanlar dün ve bugün, fikren ve eylemsel olarak çatışıyorlarsa bu Kur’an’ı Kerime yapılmış en büyük iftiradır.  O zaman insanlar laik ve seküler kesimin dediği gibi şöyle der: geçin ümmet kardeşliğini,  Kur’an birleştirmiyor sizi, çatışıyorsunuz. Demek ki, biz böyle yaparsak onları haklı çıkartırız. Kuran gereği gibi okunursa, tedriciliği ve muhatabı dikkate alan özelliğini ve değişim sürecini dikkate alan bütüncül bir şekilde okursak ihtilafları ortadan kaldırır ve çatışmayı sonlandırırız. Tabii Müslümanlar arasındaki çatışmayı kast ediyorum. Müminler arasında esasda farklı itikadi fırkalar olmaması gerekir. Hele hele bu tarz sözde farklı itikadı farklılıkları çatiştıramazlar. Eylemsel farklılıkları ise hayırlarda yarış olarak kullanır. Yorum farkı vardır. Ben Arabistan’da düşünüyorumdur, sen Rusya’da düşünüyorsun, diğeri Türkiye’de düşünüyor. Bu üç coğrafyanın şartları farklı olduğu için farklı yorumlar yapabiliriz. Ama bu hayırlarda yarıştır. Düşmanlık değildir. Sen Arabistan için şu model daha uygundur derken ben Türkiye’de daha farklı bir model önerebilirim.  Allah hayırlarda yarışın diyor, hayırlarda çatışın demiyor. Birbirinizi öldürün demiyor. Mutlak haram olanın dine mal ederek yapmak kadar kötülük olmaz. Maalesef henüz ciddi bir şekilde ümmetin çoğunluğunun Kur’an’la irtibatı zandan öteye geçmemektedir.  Birçoğunun Kur’an’ı Kerim hakkında bilgisi sığıdır, duyduklarıdır. Çok fazla okuduklarını söyleyenler, lafzını okumaktadırlar. Muhtevası islami cemaatlerin, vakıfların, örgütlerin, teşkilatların ve kurumların eğitim metni değildir. Zaten öyle olsaydı, İslam dünyasında ve Türkiye’de dini merkeze aldığını iddia eden bir grup, bu alçakça kalkışmayı ve çatışmayı yapamazdı. İnsanları bu kadar rahat öldüremezlerdi. Belli ki referans, lafta Kur’an, amelde kendi heva ve hevesidir. O bakımdan tarihte ve bugün bu tartışmalar, dünyada Müslümanlara hangi mesajı götürüyor? Haram aylarda çatışıyorsun, Ramazan ayında çatışıyorsun, Bayram günü bombalarsın. Sizin bir an bile olsa birbirinize saygı gösterecek gününüz de mi yok? Hadi Müslüman’ın Müslüman’la savaşması haram ama bu bayramda daha da haram olması lazım. Bayramın hatırı için, Ramazan’ın hatırı için haram ayların hatırı için ateşkes yapın. Bu din size bunları emretmiyor mu? O bakımdan genç kardeşlerimizin bütün bu gerçeklerden hareket ederek yeni bir geleceği inşa ederken,  bu bakış tarzını daha iyi kavrayıp özümsemesi gerekir. Yarının İslam dünyasını bugünün gençleri temsil edecekler. Bir müellifin çok güzel bir sözü var. Müfredat ne kadar güzel olursa olsun, eğer onu uygulayan bir kadro yoksa sonuç yoktur. Genç Öncüler: Kur’an gibi değil mi hocam? Şemsettin Özdemir: Evet. Kuran dünyanın en iyi müfredatıdır. Ama Müslümanların son bir kaç yüzyıllık sefaletinden dolayı haşa yerlerde sürünüyor. Genç Öncüler: Peki baktığımızda Türkiye’de ve dünyadaki Müslümanlar arasında bu ve buna benzer ihtilaflı grupların çatışması, hakikaten ilmi ve masumane mi yoksa bu grupların toplum üzerinde ya da devlet üzerinde din adına rant devşirme, din adına söz sahibi olma, “din bizden sorulur” hesabı olarak nitelenebilir mi? Şemsettin Özdemir:  Büyük oranda zaten çatışma sebebi budur. Allah Kuran’da farklı yerlerde buyuruyor ki: “Sizden kendilerine kitap verilenler, kendilerine hak geldikten sonra aralarında çekememezlik, haddi aşma yüzünden çatıştılar.” der.  Müslümanlar niye çatışır? Sen mi daha üstünsün ben mi der; enaniyet, seni kıskanma veya başka bir şey. Bu çatışmalar hayra alamet çatışmalar değil. Samimi olsalar insanlar derler ki, farklılıklarımızı gelin adam gibi konuşalım, tartışalım. Anlaştıklarımızla yola devam edelim. Anlaşamadıklarımızda yeniden konuşalım. Niye birbirimizle kavga ediyoruz? Bir müminin itikadı olarak iki tarafı olmaz. Bakmayın geleneğimizde var o. Olur mu öyle şey, itikat tektir. Küçük yorum farklılıkları olabilir ama özü itibariyle tektir. Allah’a imanın, peygambere imanın, meleğe imanın, ahirete imanın, kitaplara imanın veya kurumsal olarak bu vahye imanın iki şekli mi olur yani? Birinin doğru bu  dediğine diğeri hayırmı diyecek? İnançta doğru tektir. Pratikte çözüm teklifleri farklı olabilir.Önceden ifade ettiğim gibi bölgelere, şartlara, siyasal durumlara göre farklı metotlar olabilir. Adamın birine demişler ki: “ne istiyorsan söyle onu sana vereceğiz”. Heyecanlanmış. Ama demişler sana vereceğimizin iki katını da komşuna vereceğiz ona göre söyle. Adamda komşusunu çok kıskanıyormuş. Düşünmüş ve tek gözünün kör edilmesini istemiş. O zamanda komşusunun iki gözü kör edilecek. Haset öyle bir felakettir ki, bazen hak üzere olduğunu iddia eden insanlar tamamen çekememezlik ve kıskançlık yüzünden birbirlerini yok ederler. Bu kavgalar bir; yabancı istihbaratların tahrikleriyle, iki; Müslümanların sığ yaklaşımlarından dolayı, üç; bedevi anlayıştan dolayı oluyor. Önce arkadaş olalım. Müslümanlar insanlığa bir şey kazandırsın. Niye kavga edeceğiz ki? Tarihimizdeki çatışmaların büyük çoğunluğu haksız işler yapmışlardır ve bize kötü miras bırakmışlardır. Bugün de böyle. Bunlar insan arızasıdır. Daha doğrusu yetişmemiş nesiller problemi var. Bu vahyin izzetine, onuruna, özelliğine uygun kaliteli bir insan yetiştiremedik henüz. Fakat dünden daha iyiyiz. Eğer bu kadro belli oranda kendilerini yetiştirirse bu arıza kaybolur. O zaman hak gelir, gerçekten batıl kaybolur. Hak, bu kadroların şahsında bir model olarak etkin hale gelirse, bu art niyetli kötü insanların etkisi toplum nezdinde saygı görmez. Onun için çabalarımızı rahmetli Seyyid Kutub’un demeye çalıştığı gibi Kur’an neslini, o beklenen kadroyu yetiştirerek ortaya koymamız lazım. Dünya’ya örnek olacak, bu bunalımdan Türkiye’yi ve Müslümanları çıkartacak dört başı mamur, vahyi çok iyi bilen, resulullahın vahyin örnekliğinden bugüne hangi çıkarımları yapabilirizi bilecek ve dünyanın yedi milyar insanına bu dini onların anlayacağı bir üslupla, onları tanıyarak anlatacak bir kadro ile oralara götürebiliriz. Genç Öncüler:  “Biz şu an dünyayla savaşıyoruz” Daha doğrusu onlar bizimle savaşmaktadırlar.. Gündemimizi oluşturacak ekonomik, politik çok fazla sorun varken, İslami STK’larımız bunları gündem edinmek yerine daha farklı gündemler üzerinden kısır döngülü tartışmalarla meşguller. Bizi bu tartışmalardan uzak tutacak, islami gündemimiz doğru zemine oturtacak ve bizim bu savaştaki konumumuzu doğru oturtacak Kur’an ve sünnet anlayışına ihtiyacımız var. Peki, bu anlayışı nasıl ve hangi ne şekilde zihnimizde oturtmamız gerekir? Şemsettin Özdemir: İkisine hak ettiği değeri iyi vermek lazım.  Bir müminin asli hedefi ne olması lazım? Bir: Kur’an’ı Kerimi gereği gibi okuyup anlamak her müminin görevidir. İki: Kuranı Kerimin ifade buyurduğu gibi itikadi bir bilince ve eylemsel bir hayata sahip olmalıdır. Üç: Bu vahyi bütün insanlığa tebliğ etmek için çaba göstermektir. Çünkü yedi milyar insan bu vahyin muhattabıdır. Dört: Bu vahyin ortaya koyduğu hayat tarzını Hz. peygamberin ortaya koyduğu uygulamaları da dikkate alarak bu çağda yeniden modelleştirmelidir. Bu bakımdan Kuran bir hayat kitabıysa, o kitabın ifadesiyle bizler ibadet için yaratılmışsak, halife olarak yaratılmışsak insanlığa huzurunu sağlamak üzere, dünyada adaletli bir yönetimi inşa etmeyi bir görev olarak bilmeliyiz. Dolayısıyla Kuran bize büyük bir sorumluluk yükler. Bu sorumluluk şuuru, önce bulunduğun coğrafyada adaleti hâkim kıl, zulmü ortadan kaldır. Öyle bir sistem inşa et ki vahyin ilkelerine uygun olsun. Burada Müslüman şuna bakacak: “Kuran ana esastır.  Bizler beşeri bir model oluşturacağız. Bu model vahye uygun olmalı ama onu biz müminler oluşturacağız.“ Bu modelin Türkiye’de Müslümanlar için rahmet olduğu kadar Müslüman olmayanlar içinde rahmet olması gerekir. Hz peygamberin bir vasfı vardır; Allah’ın buyurduğu üzere âlemlere rahmet olarak gönderildi.  Allah’ın verdiği bu vasfı Resulullah uygulamaya çalıştı. Öyleyse her mümin de şöyle bakmalı: “ben Hz. peygamberin Kuranın hayata tatbik olma tarzı olan rahmet olma vasfını kuşanmalıyım.” Yani biz öyle bir model ortaya koymalıyız ki, o modelde her insan Müslüman olsun veya olmasın dürüst olmak kaydıyla huzurlu olsun. Geçmiş İslam kentlerinde Endülüs’ten İstanbul’a, Bağdat’tan Tahran’a her türlü insan gelip özgürce yaşamıştır. İkinci olarak Allah, Kur’an’da Hz. peygambere insanlara şahit ol buyurmuştur. O size şahit, siz de insanlara olun diyor bazı ayetlerde. Hakkın, adaletin, daha doğrusu vahyin teorik ve pratik olarak hayatta ortaya konması şahitliktir. Size bakarlar ve sizi örnek alırlar. Bu açıdan Kur’an huluk-ul azimde(muhteşem bir ahlak), şahit olmada, rahmet olmada, usvetul hasene(en güzel bir örneklikte) olma konularında Hz. peygambere verdiği özellikleri peygamber hayatta uygulamıştır.   Müslümanların günümüzde bahsettiğimiz resulullahın şahit olma vasfının, hulukil azim olma vasfının, rahmet olma vasfının, usvetul hasene olma vasfının yaşayan şahitleri olmaları için çabalamaları gerekir. Biz bu dini yeniden bütün kurum ve kuruluşlarıyla bir modele ancak böyle dönüştürebiliriz. İşte Kuran bizden peygamberi bu şekilde örnek almamızı istiyor. Ivır zıvır konularda, detayın detayının detayı konusunda kılı kırk yararak basit şeyleri sünnet diye ortaya çıkartıp birbirini tekfire giden insanlara soruyorum:  Hz peygamberin uyguladığı çok önemli sünnetler var. Bunları uygulamıyorsun, niye uygulamıyorsun? Niye en güzel model olmuyorsun? Niye birbirilerinizi tekfir ediyorsunuz, suçluyorsunuz? Siz bunu nereden öğrendiniz? Kur’an öğretti mi, haşa! Sünnette bu var mı; yok. O zaman nereden öğreniyorsunuz? Hz peygamber Uhud savaşında kendi kesin emrine rağmen cepheyi terk eden okçularla ilgili tavrı Allah’ın onayladığı şu hareket tarzıdır: “Allah’tan bir rahmet olarak onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın onlar senin etrafından dağılırlardı.”(3/159). Hz peygamber bu okçuların samimi olduklarına inandığı için onlara küsmedi, dışlamadı, hakaret etmedi, tekfir etmedi. Peygamberin bu uygulamasını Allah onayladı. Bu Muazzam bir af mekanizmasıdır. Bunun gibi bir çok hata yapan Müslümanlara karşı Hz. peygamber nasıl bir sünnet, nasıl bir uygulama, Kuranın ruhuna uygun nasıl bir model çıkardı? Bugün olsa bazı Müslümanlar 30 yıllık hataları şimdi bile konuşuyorlar. Peygamber böyle yapmadı. Kuran’da da bahsedilen ifk olayında Hz. peygamberin hanımı Hz. Aişe’ye zina etti iftirası atılır. Ne acıdır ki bu çok can sıkıcı bir süreçtir. Sürecin sonucunda konuyla ilgili ayetler gelir ve olay anlaşılır. Zaten bu konuda Hz. peygamberin bir tereddüdü asla yoktur. Ama bazı Müslümanlar sessiz kalmışlardır. Rivayete göre Hz. peygamber bu başlatan kişiye had cezası uygular. Fakat sonra peygamberin bunu taşıyıp aktaranlara karşı herhangi bir aşağılama ve tahkire izin vermediğini, Kuran’daki tenkiti yeterli gördüğünü (ki zaten o ayetler okundukça olayın muhatapları hataları işleyenler kendilerini devamlı suçluyor ve bu onlara ceza olarak yetiyor)  biliyoruz. Bakın uygulama bu, sünnet bu: büyük hata yapılmış ama Resulullah onlara kin duymamış ve affetmiş onları. Bunun gibi birçok örnek vardır. Hz peygamber bu konularda yumuşak bir üslup takınmış, affetmeyi benimsemiş. Bu çok önemli bir konu. Eğer Müslümanlar bu örneklikleri anlasa ve uygulasa basit kavgalar çıkmaz. Bakın Allah uyarıyor bazen sert uyarıyor. Ama Hz. peygamber bu insanları kazanmak için hareket ediyor. Yumuşak bir tavır. İşte sünnet bu, Hz. peygamberi örnek almakta bu. O bakımdan komşularımızdan, arkadaşlarımızdan, farklı hiziplerden, farklı kuruluşlardan meydana gelecek yanlışlara, kötülüğe iyilikle karşılık verin uygulaması risaletin, Kuran’ın hayata tatbik tarzıdır. Bunların hepsi başlı başına her başlık bir ders konusu olacak şekilde geniştir. Kuranı Kerim Tevbe suresinde kimi münafıklara ve kimi Müslümanlara sefere gitme konusundaki zaaflarından dolayı çok ağır bir eleştiri yapar. İlkesel olarak onları sertçe uyarır. Ama Hz. peygamber bu ayetlerden yola çıkarak bir hafiye örgütü kurmaz. Hz peygamber bu uyarıların anlayana yeterli olduğunu ve asıl insanların bu uyarılarla dönüşebileceğini ve değişebileceğini kabul eder ve bahsettiğimizi yapmaz. Gerçekten bu kişilerin belki de bir çoğu ileri şuurlu Müslümanlar olmuştur. Yani sünnet, işte tam da budur. Hz peygamberin gücü ve kuvveti var. Toplumun hem siyasi lideri hem de bir resul. Kendi şahsına olmak kaydıyla da yanlışlık yapan insanlara karşı risaletin hassaten şahsıyla ve siyasi konumuyla onları susturmaya kalkmıyor. Eğer böyle yapsaydı, onu örnek alanlarda hâkim olunca kimsenin ağzını açtırmazdı. Gerçi bu güzel örnekliğine rağmen onu örnek aldığını söyleyenlerin bazıları da kimsenin ağzını açtırmıyorlar. Eğer örnek alıyorsanız, adam gibi örnek alın; sünneti orada görün. Peygamber kimseyi susturmuyor. Bu çok önemli bir konu. Toplumu yöneten kadroları, liderleri, yarın ülkeyi yönetecek olan genç insanlar peygamberin bu tarz örnekliklerini çok iyi kavramaları gerekir. Peygamberin bu örnekliğini uygulamayanlar ise gücünü, kuvvetini, yetkisini, polis ve asker gücünü terörize ederek ağzını açanı susturmak için konuşursanız, insanları korkutur ve susturursunuz ama münafıkları çoğaltırsınız. Maksat münafık çoğaltmak olmamalı, o bakımdan örnekliğin pratiğe yansıması gerekir. Gerçekten eften püften konuları sünnet etrafında birbirleriye uğraşan insanlar gelsinler de Hz. peygamberin Kuranı Kerimi hayata tatbik konusundaki bu tutum ve tavırlara (ki bununla ilgili onlarca örnekler var.) bakarak hareket etsinler. Bakın ben Genç Öncüler adına yaptığınız bu röportajdaki tek arzum şu: Genç kardeşlerimizin bu örnekleri ahlak haline getirip, kızdıkları zaman affetmeyi becermeleri, kötü yapılan bir yanlışa iyilikle muamele etmeleri, hem Kuran Kerim’in bize emrettiği hem de Hz. peygamberin yaşayıp bize model bıraktığını uygulama örnekleridir. Sünnet istiyorsanız burada, vahiy istiyorsanız burada. O bizi çatıştırmıyor, birleştiriyor. O bize, Allah’ın ipine sarılın vahiyde buluşun diyor. Hiçbir Müslümanın Kur’an’a bu kötülüğü yapma hakkı yok. Kur’an çatışmayın, ayrışmayın, Allah’ın ipine sımsıkı sarılın diyor. Herkese Allah’ın ipine sımsıkı yapışın denirken, Müslümanlar birbirini Kuran adına öldürüyorsa, Kur’an’ı Kerim’e yapılmış en büyük kötülük tam da budur. Gavurlar bile böyle kötülük yapamaz. İnandığını söyleyenler malzeme birikimlerini bahane ederek adı Kur’an ama kendi yorumları üzerinden çatışma ortaya koyarak, dünyadaki milyarlarca insana bu İslam, bu din Müslümanları birleştirmiyor ki bizi birleştirsin; bu dinde bir şey olsaydı Müslümanlar birbirlerini öldürmezdi, dolayısıyla bu din iyi bir şey değil dedirtebilecek hataları yapanlar nasıl hesap verecekler, otursunlar düşünsünler.  

Röportaj: Furkan Gençoğlu-Orhan Özer     “Bugün Devlet, tüm kurum ve kuruluşları ile yeniden yapılandırılırken, öncelikle Türkiye’deki askeri eğitim, baştan sona yeniden ele alınıp değerlendirilmelidir. Kendisine emanet edilen çocukları alıp “mankurtlaştıran” bir askeri eğitim sistemi, ciddiyetle masaya yatırılmalıdır. Ana sorun, şekil şartı değil zihniyettir. Orduda yeniden cuntaların meydana gelmemesi için, Askeri okullarda inşa edilen zihniyet, gerektiği gibi sorgulanıp değiştirilmelidir. Subaylarımızın NATO’da eğitim almasına mani olunmalıdır.”     Genç Öncüler: 15 Temmuz Darbe girişimini bekliyor muydunuz?   Burhanettin CAN:  Son 3-4 aydan beri Batı basınında, Türkiye’de askeri darbe olacak tarzında söylemler var olmuş olmasına karşılık, siyası iktidarı düşürmek amaçlı bir askeri darbe beklemiyordum. Benim beklentim farklıydı. Bana göre Taksim Kadife darbe süreci devam etmekteydi. Kadife darbelerin ana özelliği, siyasi iktidarı düşürmek için “yumuşak güç” kullanılmasıdır; sert güç olarak askeri güç, teorik olarak kullanılmamaktadır. Kadife darbe süreci devam ettiğine göre mevcut durumu, daha da kötüleştirecek, daha kötü sonuçlar doğuracak bir şeyler yapacaklardı. Kadife Darbeci kadronun beyin takımının amacı, belli bir aşamadan sonra farklılaşmıştı. Amaç, sadece bir siyası iktidarı devirmek değil; Türkiye’yi, Sosyolojik olarak bölecek, parçalayacak bir sosyolojik savaşı başlatıp derinleştirmek olarak değişmişti. Hem parlamento dışı siyaset yapan gönüllü Kuruluşların/Teşkilatların/ Hareketlerin/Cemaatlerin hem de siyasi iktidarın, bu konuya dikkatini çekebilmek amacıyla Milli Gazete’de 1-“Kadife Darbeden Sosyolojik Savaşa-1”(17.06.2016), 2- “Kadife Darbeden Sosyolojik Savaşa-2: Sosyolojik Değişim Ve Sosyolojik Savaşın İki Boyutu”(24.06.2016), 3- “Kadife Darbeden Sosyolojik Savaşa-3: Kadife Darbe Ve Sosyolojik Savaş İçin Bir Analiz” (01.07.2016), 4- “Kadife Darbeden Sosyolojik Savaşa-4: Rand Raporunda İslam Dünyası İçin Sosyolojik Bir Analiz”(08.07.2016), 5- “Kadife Darbeden Sosyolojik Savaşa-5: Wikileaks Türkiye Belgeleri”nde Türkiye’nin Sosyolojik Analizi” (15.07.2016) makaleleri yazılmıştır. Eğer 15 Temmuz 2016 İhanet Hareketi olmamış olsaydı 22.07.2016 tarihli yazının başlığı, “Kadife Darbeden Sosyolojik Savaşa-6: Türkiye’de Öngörülen Sosyolojik Savaş” olacaktı.  Yazının çerçevesini çizebilmek için de şu soruların cevabını bulmaya çalışmıştım.

  • 7 Haziran 2015 Genel seçimlerinde HDP 80 Milletvekili kazanmış iken PKK neden “Kıra Dayalı Şehir Gerillası stratejisini” uygulayarak silahlı mücadeleyi başlatmıştır?
  • Aynı anda KCK “Sınırları belirsiz bir federasyon sistemini” niçin gündeme taşımıştır?
  • Bazı belediye başkanları niçin “özerklik ilan etmeye” kalkışmıştır?
  • Kadife Darbenin Beyin Takımı, bütün bunların yapılmasını teşvik ederek taşeron örgüt HDP’yi feda etmiştir. Niçin? Türkiye’den alamadığı ne vardı da buna mecbur kalmıştır?
  • Şer İttifakının(ABD-İsrail-Siyonizm-İngiltere) bölgede uyguladığı politikalara Türkiye karşı çıkmakta ve engellemeye çalışmaktadır. Türkiye’nin bu direncini kırabilmek için Şer ittifakı, başka hangi unsurları devreye sokabilir ve Türkiye’yi içine kapatarak bölge ile ilgilenmesini engelleyebilir?
  Bu soruların cevaplarını ararken bende oluşan kanaat şu olmuştur: Şer ittifakı, Türkiye’yi Suriyeleştirmek, kantonlara ayırarak bölmek istemektedir. Fiziksel olarak bölünme kısa zamanda olamayacağına göre 1991 yılından beri Irak’ta uyguladığı zihnen bölme operasyonunu, şimdi de, Türkiye’de uygulamak istemektedir. Dolayısıyla yazacağım 6. yazı Türkiye’yi iç savaşa götürecek tarzda Türkiye’yi Halkın kafasında zihinsel olarak bölecek operasyonların neler olabileceği ile ilgili olacaktı. Bu şekildeki bir askeri darbe girişimden ziyade, Alevi-Sünni veya Türk- Kürt gibi etnik ve mezhepsel çatışmalara zemin hazırlayacak ve Türkiye’nin her tarafını kapsayacak yaygın terör eylemlerinin başlatılmasını öngörmekteydim. Bununla beraber bu askeri darbe girişiminin oluş şekline, zamanlamasına ve uygulamasına baktığımız zaman, ana amacın Siyası iktidarı düşürmek olmayıp daha derin sosyolojik fay hatları inşa etmeye dönük olduğu kanaatindeyim. Hele arkasında NATO’nun olduğu, NATO’nun Afganistan, Kosova ve İncirlik üslerinde revize edilerek en son şeklinin verildiği söylenen bir Askeri darbe girişiminin, icra edilme şekli, bu kadar acemice olmamalıydı. Öyleyse amaç başkaydı. Şimdi Türkiye, bu sorunun cevabını çok gerçekçi bir şekilde bulmak zorundadır. Ayrıca bu meselede, Şer ittifakı ve onun silahlı gücü NATO, açıkça hedefe konmadan sadece taşeron olarak kullanılan, Truva atı olarak fonksiyon icra eden Gülen Hareketi ile uğraşılırsa, yanlış olur. Kuklaya değil kuklacıya bakmamız lazımdır. Askeri darbe girişiminden sonra PKK tarafından icra edilen terör eylemlerinin Güneydoğudan Batıya doğru şiddetini artırarak yaygınlaşmasına dikkat edilmelidir. Eğer süreç bu şekilde devam ederse, benim öngörülerimin doğru olduğunu söyleyebilirim. O zaman Darbe girişiminin asıl amacı, Türkiye’yi Suriyeleştirmek ve Zihnen bölmek için Ordunun belinin kırılması ya da tasfiye edilmesi öngörülmüştür.   Genç öncüler: Peki darbeye zemin hazırlama sürecinde dikkat etmemiz gereken merhaleler neydi? Kimi nerede ve nasıl kullanıldı.   B.C: 15 Temmuz 2016 Askeri Darbe girişimi, iç dinamikler, bölgesel dinamikler ve küresel dinamiklerin çatıştığı bir ortamda meydana gelmiştir. Şer İttifakı(ABD-İsrail-İngiltere-Siyonizm) ve AB, yeni sömürgeleştirme hareketine uygun olarak İslam coğrafyasını yeniden paylaşmak istemektedir. Bu paylaşım kavgası, hem bölgesel hem de küresel bazda, eksenler düzeyinde, yeni çatışmalara sebebiyet vermektedir. Bu nedenle 15 Temmuz 2016 Askeri Darbe girişimini, Taksim Kadife darbe sürecinin genel stratejisi uzantısında ele alıp değerlendirmek gerekmektedir. Son durum, Reyhanlı ile başlayan bir sürecin devamıdır. Her bir aşaması ile ilgili birer makale yazdım; muhtemel olabilecekler konusunda önceden öngörülerde bulundum. Dünyada bu güne kadar gerçekleştirilmiş olan kadife darbelerin ana stratejisini çizen beyin takımı, Soros Merkezli Siyonist-Mason bir kadrodur. Bu, hedef ülkelerin dışında bir merkezdir. Hedef ülkelerde, ana stratejiye uygun bir şekilde Kadife darbelerin yönetilebilmesi için o ülke içerisinde var olan, o ülkenin vatandaşı konumundaki Mason-Sabetayist-Siyonist-İşbirlikçilerden oluşan 2. Derecede bir beyin takımı daha vardır. Bu iki merkez, mevcut siyasi iktidara, sisteme/devlete, millete ve ülkeye karşı olan “gayrı memnun örgütleri”, bir “çatı kuruluş” etrafında(“Taşeron Yapı”-“Truva Atı”) birleştirerek (yönetimin üçüncü halkası), ana stratejiyi ve ana stratejinin öngördüğü tüm taktikleri, bunlar aracılığıyla hayata geçirmeye çalışmaktadır(Şekil-1). Taşeron yapıda yer alan kadroların/yöneticilerin tümü, bu işbirliğinden haberi olmayabilir; ya da ortak düşmana/rakibe karşı çıkar birliği olarak meseleye bakabilirler. Fakat sonuç değişmemekte; hepsi işbirlikçi olarak kullanılıp yeri ve zamanı geldiğinde çöpe atılmaktadır.   Şekil-1: Kadife Darbelerin Yönetim Mekanizması   Taksim Kadife Darbe Sürecinin, Reyhanlı olayları ile başlayıp bugüne kadar olan dönemini, aşağıdaki şekilde, ana hatları ile özetleyebiliriz: Birinci Aşama: Eylemci Yapı(Taşeron yapı: “Alevi-Sol örgütler”) ve Dayanak Bir Kitle Ortaya Çıkarma, İktidara karşı çıkılabilir psikolojisini inşa etme. Birinci Evre: Reyhanlı Olayları Alevi-Sünni Gerilimi Meydana Getirme ve Sol-Alevi Özellikli DHKPC’nin Taşeron Örgüt olarak öne çıkarılması. İkinci Evre: Bu örgütün önderliğinde Taksim Gezi Parkı Olayları ile Türkiye’nin dört bir tarafında eylem yaparak sokak hâkimiyeti kurmaya çalışma, İkinci Aşama: İttifakı Genişletme ve Gülen Hareketinin Taşeron Yapının(Truva Atı) Öncülüğüne Getirilmesi,  Dershaneler Savaşı Üçüncü Aşama: Gülen Hareketinin Öncülüğünde Maliye-Polis-Yargı Kıskacı yada darbe girişimi Birinci Evre: 17 Aralık “Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu” ile İtibarsızlaştırma İkinci Evre: 25 Aralık “Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu” ile İtibarsızlaştırma- Yalnızlaştırma-İhtilaflar çıkarma-Tutuklama ve Bel kırma Üçüncü Evre: İzmir “Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu” ile İtibarsızlaştırma Dördüncü Aşama: Gülen Hareketinin Öncülüğünde MIT Tırları Operasyonu,  MİT’in Tırları ile İŞİD’e silah gönderme Algısı Oluşturma-Teröre yardım yataklıktan suçlu gösterme- Acziyet içerisine sokma operasyonu. Kürt halkında AKP karşıtlığı algısı oluşturma. Beşinci Aşama: Diş İşleri Bakanlığının Dinlenmesi, Teröre yardım yataklıktan suçlu gösterme – Acziyet içerisine sokma operasyonu. Altıncı Aşama: Mahalli Seçimlerde Yeni İttifak Modeli(CHP-MHP Dayanışması) Deneme(Ankara/Yalova Modeli) Yedinci Aşama: Cumhurbaşkanlığı Seçimi için CHP’nin önderliğinde, Bazı Alevi-Sol Yapılar ile Gülen Hareketi İttifakının Genişletilmesi Birinci Evre: Soma Maden Sabotajı, 13 Mayıs 2014 İkinci Evre: IŞİD’in Musul Konsolosluğu personelini rehin alması Üçüncü Evre: Cumhurbaşkanlığı Seçimine Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu’nun MHP’nin desteği ile CHP’den aday gösterilerek, CHP’nin belli bir seçmen kitlesinin öfke ile HDP’ye yönlendirilmesi.(Seçim sonuçlarına göre %2’lik bir oy oranı kayması var.) Cumhurbaşkanlığı Seçimine HDP adayı olarak Demirtaş’ın katılması ve %9,5 civarında bir rey alarak Genel Seçimlerde HDP’nin barajı geçeceği algısının inşa edilmesi. HDP’nin, Kadife Darbenin Taşeron Çatı Örgütü olabilme algısının oluşturulması.  Sekizinci Aşama: HDP Öncülüğünde Bazı Sol-Alevi yapılar ve Gülen Hareketi İttifakı Birinci Evre: Musul Konsolosluğu rehinelerinin serbest bırakılması İkinci Evre: İŞİD’in Ayne El Arab’a(Kobani) saldırması ile Kürt Seçmenlerde İŞİD ile ilgili bir Şuur Altı oluşturma ve AKP karşıtlığını derinleştirme. Üçüncü Evre: Bazı Sol yapılarla- PKK-HDP-KCK’nın Sokak Terörü provokasyonu (Kobani Provokasyonu) ile Barajın geçilmemesi durumunda Türkiye’nin kan gölüne döneceği algısını oluşturma. HDP’nin Önderlik Rolünü Pekiştirme. Kürt Halkında AKP karşıtlığını pekiştirme. Dokuzuncu Aşama: 7 Haziran 2015 Seçimlerine Hazırlık: Psikolojik Alt yapı Oluşturma, Özel Mesajlar verme, “Biz Güçlüyüz Siyasi İktidar Çaresiz”, AKP Oy Tabanını Ayrıştırma ve AKP’yi yalnızlaştırma Birinci Evre: Siber Saldırı; 79 ilde Elektriklerin kesilmesi. Seçimlere Şüphe Düşürme algısı oluşturma. İkinci Evre: Çağlayan Adliyesinde Savcının öldürülmesi ve aynı anda Emniyet Müdürlüğüne saldırı düzenlenmesi Üçüncü Evre: Fenerbahçe Futbolcularına silahlı saldırı yapılması Dördüncü Evre: “MIT Tırları ile İŞİD’e silah gönderildi”(!) fotoğraflarının yayınlanması ile AKP’li Kürt Seçmenin bir kısmını AKP’den uzaklaştırma. Onuncu Aşama: 7 Haziran 2015 Seçimleri Birinci Evre: 7 Haziran 2015 Seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olmasının engellenmesi(%41 oy oranı, 258 Milletvekili) İkinci Evre: Türkiye’yi Suriyeleştirme ve Zihnen Bölme:                                  PKK’nin “Kıra Dayalı Şehir Gerillası” aşamasına geçmesi,                                  KCK’nin sınırları belirsiz federasyon” fikrini seslendirmesi,                                  Bazı HDP yöneticilerinin bazı bölgeleri özerk ilan etmesi,                                  Diyarbakır Belediye Başkanının Petrolden pay istemesi. Üçüncü Evre: Bahçeli’nin Erken Seçim Çağrısı On Birinci Aşama: AKP’nin “Öngörülen Fabrika Ayarlarına Çekilmesi” (Muhtemel Öngörülenler) Birinci Evre: CHP ve/veya HDP ile koalisyon ortağı yapılarak yıpratılması İkinci Evre: Koalisyon dışında bırakılarak iç ihtilaflar meydana getirilmesi Üçüncü Evre: AKP Yönetiminin el değiştirmesi ve Erdoğan’ın Köşke kapatılması(ANAP, DYP Deneyimleri) Dördüncü Evre: AKP’nin bölünmesi(RP/FP, ANAP, DYP, DSP Deneyimleri) Beşinci Evre: Erken/Tekrar Seçime gidilerek oy oranının daha da düşürülmesi Altıncı Evre: AKP’nin tasfiye edilmesi(RP/FP, ANAP, DYP, DSP Deneyimleri) Bu evrelerin hiçbiri gerçekleştirilememiştir. On İkinci Aşama: 1 Kasım 2015 Seçimlerinin Etkisini Kırma Türkiye’yi Bölgede yalnızlaştırma. Birinci Evre:      Can Dündar’ın tutuklanması, “Akademisyenler Bildirisi” ile Dünya Kamuoyunun Harekete Geçirilmesi İkinci Evre: ABD’nin PYD’yi Stratejik ortak seçmesi, “Kürt Koridoru” Sorunu ile Siyasal İktidarın İtibar kaybına uğratılması Üçüncü Evre: Rus Uçağının Düşürülmesi ile Güçlü bir müttefik kaybı ve Ekonominin Zarar görmesi Dördüncü Evre: Rıza Zarrab’ın ABD’ye götürülerek tutuklanması ve örtülü şantaj. Beşinci Evre: Reisci-Hocacı kavgasının çıkarılıp derinleştirilmesi ile Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlıktan ve AKP Genel Başkanlığından düşürülmesi. Altıncı Evre: Almanya’nın “Ermeni Soykırımını” Kabul etmesi ile Türkiye’nin bir müttefikini daha kaybetmesi ve yalnızlaştırılması Yedinci Evre: MHP içi Kavga ve Merkez Sağ Parti kurma operasyonu ile şantaj yapılması Sekizinci Evre: PKK ve İŞİD merkezli Bombalama Olayları(Şehzadebaşı ve Havaalanı canlı Bomba olayları) Dokuzuncu Evre: “İzmir Casusluk Olayı”nda mahkemenin “Gülenci Subayları” tutuklama kararı vermesi üzerine, muhtemelen “Gülenci Subaylar”, Ağustos 2016 YAŞ’tan önce Askeri Darbe Yapmaya İkna edilmiş ve fanatik Sol-Kemalist Subaylarla ittifak kurulmuştur. On Üçüncü Aşama: Gülen Hareketini Truva Atı olarak kullanan Dış Gücün sosyolojik savaş amaçlı Askeri Darbe Girişimini fiilen başlatması On Dördüncü Aşama: Komşuyu Komşuya Düşman Etme Aşaması (muhtemel) OHAL sürecinin iyi yönetilmesini engellemek, güvensizlik ortamı meydana getirmek, asılsız ihbarlarla masum ve mazlum insanların canını yakarak yeni fay hatları meydana getirmek, devleti işlemez hale sokarak huzursuzluk oluşturmak ve yaygınlaştırmak gibi eylem türleri ile Ülkeyi kaosa sürüklemek, içe kapatarak bölge ile ilgilenilmesini engellemek. Taksim’de 4 ağaç bahane edilerek başlatılan olaylar, Türkiye’deki siyasi hayat için bir dönüm noktası olmuştur. Taksim Gezi parkı olaylarına kadar dokunulmaz ve son derece güçlü olan AK parti hükümetine dokunulmuş, karşı çıkılabilir psikolojisi  ve kitlesi inşa edilmiştir. Bu, gerçekten ciddi bir şekilde başarıldı. Siyasi iktidar, ciddi bir kafa karışıklığı içine girmişti. Tayyip Erdoğan yurt dışındaydı. Zamanın cumhurbaşkanı ve bakanları, “biz Taksim’den gerekli mesajı aldık” ifadelerini kullanıyordu. Bu yapılmış en büyük hataydı. Tayyip Erdoğan’ın devreye girerek “alınan bir mesaj yok deyip” mitinglere başlaması, mağlubiyeti zafere dönüştürmüştür. Fakat “bunlar çapulcudur” diyerek olayın arka planını görememiş, süreç tahmin edilememiş ve darbelerin ard arda gelmesine mani olunamamıştır. Taksim Hadiselerinin çok önemli bir yanı daha vardır. O güne kadar gündemi belirleyen hükümet iken; Taksim’den sonra gündem, Kadife darbeciler tarafından belirlenmiştir.     Kadife darbenin onuncu aşaması, başlangıçtaki amacın değiştirildiği bir aşamadır. Artık amaç, sadece bir siyasi iktidar düşürmek değil; Türkiye’yi Suriyeleştirmek ve zihnen bölmek olmuştur. Süreci bu şekilde özetlememin sebebi, eğer bu darbenin arkasında NATO varsa, eğer bu darbenin arkasında Türkiye’yi yönetenlerin ısrarla ifade ettiği “üst akıl” varsa, o zaman soru şudur: Afganistan, Kosova NATO karargahlarında çok iyi planlanan ve İncirlikte en son şekline kavuşturulduğu söylenen askeri bir darbe girişiminin niye bu kadar acemice sergilendiğidir. Ayrıntıya girmeden bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. Meclis bombalanıyor ama mecliste toplantı yapan milletvekilleri teslim alınmıyor. Genelkurmay teslim alınıyor deniyor, fakat genelkurmayın ikinci katına siviller çok rahat çıkabiliyor. Darbelerde ilk hedef Medya kanallarının kontrol altına alınmasıdır.  sadece TRT’ye el konuluyor. Diğer bütün medya kanalları açık. O zaman şu soruyu sormamız gerek, darbe girişiminde bulunan beyin takimi,  bombalamaları, kurşunlamaları, yaralamaları, ölüm hadiselerini halkın görmesini mi istediler? Eğer öyleyse bunda amaçları neydi? Bütün bunlara dayanarak diyorum ki bu süreç, sosyolojik savaşı derinleştirmek amaçlı organize edildi. İşin içerisine kan sokulmuş ve daha önemli olan doğrudan doğruya sivil halka kurşun sıkılmıştır. Bunun sosyolojik bir amacı vardır. O sosyolojik amaçların ortaya çıkarılması ve Türkiye’yi şu an yönetenlerin bunu bilerek hareket etmesi gerekir. Benim kanaatim; ordunun bölünüp itibarsızlaştırılması, Polis ve askerin, Halkla askerin karşı karşıya getirilmesi, Müslüman camianın bölünmesi, Müslüman kimliğin tahrip edilmesi ve bir güvensizlik ortamının meydana getirilmesi. Türkiye’yi bekleyen bir tehlike de, sağlam bilgi, belge olmadan başlatılan açığa alma ve tutuklamaların  geniş bir kesimi içine almasıdır.  2-3 sene sonra bunların da aklanıp geri dönmesi ile beraber ortaya çıkacak durum ürkütücü olur. Muhbirlik çağrısı ile birlikte başlatılan süreç, Türkiye’de devleti kilitleyecek, karar vericileri çok zor durumda bırakacaktır. Bundan da en iyi şekilde yararlanacak olanlar, mason-Sabataistler ile Gülen hareketinin hakiki mensuplarıdır. Ayrıca en ilginç olan noktalardan bir tanesi de cumhurbaşkanının darbeyi “ben eniştemden haber aldım” demiş olması, emniyet istihbaratı, miti ve askeri istihbaratı yıpratmış oldu. Demek ki bu darbe girişiminin sosyolojik boyutundan biri de halka devletin bütün kurumlarına karşı güvensizlik duygusu vermekti. Bu Askeri darbe girişiminin arka planında 9 Mart 1971 ve 28 Şubat 1997 darbelerindeki boyutlar da var olmuş olabilir. Bunun olup olmadığını zaman gösterecektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “aşağısı ibadet, ortası ticaret, yukarısı ihanet” dediği üçgende, ihanet zincirini bulup mahkum etmek, hesap sormak, ama diğer kesimleri yeniden kazanmak hedeflenmelidir. Bunu noktada da sultan Abdülhamid’in jön Türklere ve hatta kendisine suikast yapan ermeni suikastçıya karşı takındığı tavrın, devlet ricali tarafından bir kez daha gözden geçirilmesi gerekir. Bu noktada Gençöncüler, öncü ismine yaraşır bir tutum ve tavır ortaya koyarak ifrata varan, hissi, duygusal tepkiler karşısında vakur, olgun, gerçekçi tavrını muhafaza etmeli ve gerekirse sesini daha da yükseltmelidir. Muhbirlik sisteminin neden olacağı tahribata mani olacak, eylem türleri geliştirmelidir. Bu amaçla Sosyal medyada bir kampanya başlatabilir.   GENÇ ÖNCÜLER: Hocam bahsettiğiniz üzere bu mason Siyonistler ve Soros ekibinin yıllardır altyapısını oluşturduğu bir yapıdan bahsediyoruz. Sizce Gülen hareketi bu darbe girişimini kasıtlı mı başarısız gerçekleştirdi yoksa bu olanları bir basamak olarak mı kullanmak istedi?   B.C; Önce şunu görmemiz gerekmektedir. Gülen hareketi, Taksimle başlayan süreçten itibaren hep 3.halkadır, birinci ve ikinci halka hiç olmadı. Taşeron örgüttür. Birinci halka Soros ve ekibidir ikinci halka Türkiye’deki mason Sabateist ekiptir. Taksimden beri olan süreci benim izahım budur. Bu, yukarıda aşama ve evrelerini verdiğimiz Kadife darbe sürecindeki taşeron yapılara bakarak görülebilir. Darbeci belli şahısların üzerinde bir doların çıkmış olması, beyin takımının Siyonist grup olduğunu ortaya koymaktadır. Kuklalarla kuklacıyı, karıştırmamak gerekmektedir. Yukarıda izah ettiğim gibi, ana beyin takımı, bu darbeyi başarısız bir darbe görüntüsü vermiştir. Darbenin asıl amacı yaşadığımız kaos sürecidir. 1 Dolar üzerindeki ana sır ve mesaj, Rahmetli Erbakan’ın ısrarla gündeme getirdiği, Siyonizm’in Gizli Dünya Devleti Piramidinde gizlidir(Şekil 2, 3). Şekil-2: 1 Dolar Şekil-3: 1 Dolar Üzerindeki Piramitte Yazılanlar   Siyonizm’in Gizli Dünya Devleti, piramit şeklinde yapılanmıştır. En üstten en alta doğru, kesin itaat içeren, kademeli hiyerarşik bir yapı vardır. Bu yapı, 1 Dolarda Piramit şeklinde gösterilmektedir. En üstte herkesi gözleyen, kontrol eden göz ile en altta var olan insanlık arasında 3 ana düzlemde, kademeli bir yapı bulunmaktadır: 1- Hiç Görünmeyenler:
  • RT (3 Kabbalisten Oluşan Üst Komuta Kademesi)
  • 13’ler Meclisi
  • 33’ler meclisi
  • 300’ler Kulübü
13’ler Meclisi, 33’ler meclis ve 300’ler meclisi, SANHEDRİN, En üst Yönetim Meclisi olarak isimlendirilmektedir. 2-Ucu Gözüken Büyük Kısmı Gizli Olan Kademeler(5 Kademe) :
  • B’nai B’rıth- Bilderberg(Görünen en üst Ara Koordinasyon ve Yönetim Kademesi)
  • Büyük Şark Locası Teşkilatı(Fransız Mason Locası)
  • Komünizm( Rusya Mason Locası)
  • İskoç Locası Teşkilatı: 1-33 Derece( İngiliz Mason Locası)
  • York Locası Teşkilatı( Alman Mason Locası)
3- Halkın İçine Giren Ve Yukarının Emirlerini Uygulayan Saçaklar(Alt Kademeler; Üç Kademe):
  • Rotary-Lions-Diner-Propeller, YMCA
  • Mavi Localar
  • Önlüksüz Masonlar
  Siyonist Gizli Dünya Devletinin yapılanışını Ahtapota benzetirsek, yapının hiç görülmeyenler kademesini (RT ve Sanhedrin), Ahtapotun baş ve gövdesi ile; dünyaya yayılmış diğer tüm yapılarını da(2. ve 3. Düzlemdeki Kademeler), ahtapotun kolları ile temsil edebiliriz. Dışarıdan bakanlar, kolların bağlantı yerleri hariç, kolları kolaylıkla görebilmektedirler. Ancak, kolların nereye bağlı olduğunu görmeleri mümkün değildir. Sır dedikleri konu da budur. Sırra ancak belli eğitimleri alıp belli imtihanlardan geçenler, o da belli boyutu ile vakıf olabilir. Onlar da beyin ve gövde takımını oluşturan, Hahamlar topluluğudur.             Muhtemelen, Askeri Darbe Girişiminde, bazı subayların yakalanabileceğini öngörmüşler ve bir doları hem şifre hem de mesaj olarak kullanmışlardır. 1 Doların kullanılmış olmasının sebebi, böyle bir yapının darbecilerin arkasında olduğunun mesajını, her kesime vermektir diyebiliriz.  “Biz bu darbenin arkasındayız, ne yapacaksanız ona göre yapın” denmektedir. Bu noktada sorulması gereken en temel sorulardan biri, Gülen hareketinin 1 Dolarda var olan piramitte ki yapılardan hangisinin içinde yer aldığıdır? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu sorunun cevabını bulup çıkarmak ve kamuoyuna duyurmak zorundadır. Siyasi iktidarın, öncelikle yapması gereken işlerden biri de, bu olmalıdır. Türkiye NATO üyesi olmasına rağmen, Türkiye 2006 yılından beri ABD’nin model ortaklık bağlamında stratejik ortağı olmasına rağmen, Türkiye AB ülkelerinin bir kısmı ile dost ve stratejik ortak olmasına rağmen, hem ABD hem Avrupa tarafından Türkiye’deki Darbe girişimi desteklenmiştir; Türkiye aldığı tedbirlerden dolayı kınanmıştır. Gençöncülerin bu noktada üstlenmesi gereken en temel görevlerden biri, NATO ve ABD üslerinin kapatılması için büyük bir kampanya açmak olmalıdır. Ayrıca, Türkiye’nin bugüne kadar “dostumuz”(!) dediği ABD ve AB ülkelerinin, gerçekte “dost” değil düşman olduğunu, ikiyüzlü olduklarını halka anlatmalıdır.   GENÇ ÖNCÜLER: Melez kimliklerin darbe gecesi verdikleri reaksiyon hakkında ne düşünüyorsunuz?   B.C:  Kuranı Kerim’de, “Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı) . Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.”(2 Bakara 216) Ayetinde, insanlar açısından hayır – şer denkleminin, Allah indinde farklı olabileceği ifade edilmektedir. Bu darbe girişimi bizlerin hoşuna gitmedi şer olarak nitelendirildi. Ancak Darbe girişimi ile bir Türkiye fotoğrafı ortaya çıktı. Darbeye karşı “Çarşaflı”, “Pardüseli” Ve “Mini Etekli” bayanların meydanlara inip birlikte saf tutarak “Ya Allah Bismillah Allahuekber” diye darbeye meydan okumaları, birbirleri ile kardeş olduklarını hatırlamaları, Allah’ın bir lütfüdür. Meydanlarda bu tabloyu gördüğümde ilk aklıma gelen şey,  3 Ali İmran 103 Ayeti olmuştur: “Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar.”(3 Ali Imran 103). Darbe sürecinde meydanlarda, birlik ve beraberlik meydana geldi, kaynaşma oldu. Normal şartlar altında birbirlerine kem gözle bakanlar, kardeş olduklarının farkına vardılar. Birlikte bir belayı def ettiler. Karar vermiş ve kader birliği yapmış bir halkın, ne büyük bir güç olduğunu gösterdiler. Darbe sürecinde gözlemlenen bu tablo, bizim için sürpriz değildi. SEKAM olarak yaptığımız Gençlik araştırmasında, ateist kimliği benimseyen gençlerin %13’ü ve Komünist kimliği benimseyen gençlerin %10’u düzenli beş vakit namaz kılıyor. Buna karşılık dindar kimliği benimseyen gençlerin %18’i ve İslamcı kimliği benimsemiş olan gençlerin %18’i ve Ülkücü kimliği benimsemiş gençlerin %21’i hiç namaz kılmıyor. Gençlerin benimsemiş olduğu kimliğin muhteva ve tezahür ediş şekli/eyleme dönüşmesi arasında ciddi bir tezat vardır. Buna karşılık hangi kimlik şeklini benimsemiş olursa olsunlar, mahiyeti, muhtevası ne olursa olsun kendilerini bir şekilde Müslümanlıkla dinle bağ kurarak tanımlıyorlar. SEKAM olarak bu durumu, “Dindar Bir Gençlik Fakat Seküler Dindarlık” olarak tanımladık. Bu şekilde tezatlı bir durumun ortaya çıkmasının sebebi, melez değer sistemidir. Melez Değer sistemi, birbiri ile tezat olan, iki farklı değer sisteminin, insan ve toplum üzerinde birbirlerinin etkilerini tasfiye edemeyip; birlikte insan ve toplum üzerinde etkili olması ile ortaya çıkan değer sistemidir. Aynı kalpte, beyinde, gönülde ve zihinde iki farklı değer sistemi muhafaza edilmekte; içinde bulunulan şartlara  ve ortama bağlı olarak bunlardan biri, insan ve toplum üzerinde etkili olmaktadır. Dolayısıyla melez değer sistemi, sosyal şizofreni dediğimiz bir hastalığa sebebiyet vermektedir. Ne zaman ve nasıl davranacağı belli olmayan, birbiri ile tezat teşkil eden davranışlar sergileyen bir insan ve bir toplum ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bugün Türkiye’nin en ciddi sorunu, Melez Değer sisteminin neden olduğu sosyal şizofrenidir. Genç öncülere burada da büyük bir sorumluluk düşmektedir. Gençlerimizi Melez değerlerden arındırarak Kuran ve Sünnet Merkezli bir din anlayışını, kendi kültür ve medeniyetimizin temel değerlerini benimsemelerini sağlamak, temel çalışma olarak öncelenmelidir. 15 Temmuz 2016 tarihi, tebliğciler açısından bir milattır. Bundan sonra bu insanlara dönük, bunların kalplerini fethedecek, Kuran ve sünnetin öngördüğü bir giyim, düşünme ve yaşam tarzına getirecek, Kuran’ın ifadesiyle, “en güzel şekilde” bir mücadele ortaya koymak gerekmektedir.   GENÇ ÖNCÜLER: Türkiye’de Melez Değer Sistemi Niçin var?   B.C: Lozan Anlaşmasında Cumhuriyetin kurucu kadroları, bir medeniyet tercihi yaparak İslam kültür ve medeniyet dairesinden Batı kültür ve medeniyet dairesine geçmeyi kabul ve taahhüt etmişlerdir. Bu uzlaşma sonucunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İslam kültür ve medeniyetini benimsemiş olan bir milleti, “Kanunen ve Cebren” değiştirmeye ve dönüştürmeye çalışmıştır. Cumhuriyet dönemindeki tüm sıkıntıların kökeninde, bu medeniyet değiştirme projesi yatmaktadır. Her iki medeniyet, birbirlerini tasfiye ya da etkisizleştirmede başarısız olunca, melez değerler sistemi oluşmuş; bu da, sosyal şizofreniye sebebiyet vermiştir. Ne zaman, ne yapacağı belli olmayan bir insan unsuru meydana gelmiştir. Bu politikaların sonucunda ülkede, iki farklı ağırlık merkezi ortaya çıkmıştır: 1-Batı Kültür ve Medeniyet değerlerine göre şekillenmiş Sistemin-Devletin ağırlık merkezi. 2- İslam Kültür ve Medeniyet değerlerine göre şekillenmiş Milletin ağırlık merkezi. Sistemin ağırlık merkezinde, genel olarak, sivil-askeri bürokrasi ve İstanbul Baronları yer alırken; Milletin Ağırlık Merkezi Parlamentoda, halkın oyları ile seçilmiş partiler yer almaktadır. CHP, Cumhuriyet tarihi boyunca, son askeri darbe girişimi hariç, hep darbeleri destekleyerek sistemin ağırlık merkezinde yer almıştır. Cumhuriyet tarihi, bu iki ağırlık merkezinin çekişmesinin tarihidir. “Bu dönemde(2002 yılına kadar) 12 kez sıkıyönetim ilan edildi ve 25 yıldan fazla sürdü; 15 yıldan fazla olağanüstü hal uygulandı; 77 yıllık idarenin 40 yılı sıkıyönetim ve olağanüstü hal ile geçti. İki defa tam, iki defa yarım olmak üzere 4 askeri müdahale yaşandı, iki defa tümü ile iki defa yarım olmak üzere 4 defa anayasa değişikliği yapıldı. 70-90’lı yıllarda yaşanan olaylarda 40 bin civarında vatandaş hayatını kaybetti(1950 öncesindekileri de buna eklersek, ne kadar vahim bir tablo ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılır). 78 hükümet kuruldu ve hükümetlerin ömrü ortalama 1,5 seneyi geçmedi”. 2002 yılından sonra da, bir e-muhtıra, Taksim Kadife Darbe Süreci, 17-25 Aralık-Polis-Yargı Darbe Girişimi, 15 Temmuz Askeri Darbe Girişimi ve OHAL süreci yaşanmış ve 300 civarında sivil vatandaşımız öldürülmüştür. Bu rakamlar, yukarıdakilere eklenmelidir. Bunun nedeni nedir? Bunun ana sebebi, Millete rağmen inşa edilen bir sistem, milletin değerleri ile sistemin değerlerinin sürekli çatışma halinde bulunmasıdır. Sistem, devleti millete rağmen konumlandırmış, halkı bir tehlike kaynağı olarak görmüş ve genelde herkesi özelde, güvenlik güçlerini böyle bir mantık üzerine eğitmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin en büyük sıkıntısı, millete rağmen inşa edilmiş bir sistem olgusudur. Cumhuriyetin ilk kurucu kadrosu, cumhuriyeti koruyup kollama görevini, orduya vermiştir. Ordu, “Halka rağmen halk için” bu yabancılaşmış sistemi, halktan korumaktadır.   GENÇ ÖNCÜLER: Ordunun yaklaşık her on yılda bir Darbe yapmasının nedeni bumudur? Bu ana tezad, kafası karışık, ittihatçı, tehditçi, inkârcı, karalamacı, takiyyeci ve çifte standartçı bir nesil ortaya çıkarmıştır. Bu insan unsuru, Türkiye’deki eğitim sisteminin ürünüdür. Ordu, bu eğitim sisteminden en çok etkilenen bir kurumdur. Ordudaki bu eğitimin yanı sıra Kurmay subaylar, NATO’da özel eğitime tabi tutulmaktadır. NATO’da alınan eğitim, genellikle, Kurmay Subay kadrosunu milletine karşı daha da yabancılaştırmaktadır. Unutmamamız gereken nokta şudur; bugün subay, asker dediklerimiz, bu ülkenin çocuklarıdır, bu milletin bağrından çıkmışlardır. Şimdi soru şudur; harp okullarında ve askeri okullarda nasıl bir eğitim verilip mankurtlaştırılıyorlar? Kendi annesine, babasına, kardeşine mermi sıkabiliyor, bomba atabiliyor. Onun için genel olarak eğitim sistemi özelde de askerin eğitim sistemi yeniden gözden geçirilmesi lazım. Ordu yanlış eğitim almaktadır. Bugün Devlet, tüm kurum ve kuruluşları ile yeniden yapılandırılırken, öncelikle Türkiye’deki askeri eğitim, baştan sona yeniden ele alınıp değerlendirilmelidir. Kendisine emanet edilen çocukları alıp “mankurtlaştıran” bir askeri eğitim sistemi, ciddiyetle masaya yatırılmalıdır. Ana sorun, şekil şartı değil zihniyettir. Orduda yeniden cuntaların meydana gelmemesi için, Askeri okullarda inşa edilen zihniyet, gerektiği gibi sorgulanıp değiştirilmelidir. Subaylarımızın NATO’da eğitim almasına mani olunmalıdır. Bunun için Genç Öncülerin özel bir kampanya açmasında çok fayda vardır. GENÇ ÖNCÜLER: Sonuç Olarak Ne söylemek İstersiniz?   Bütün olup bitene baktığımız zaman, ana sorunumuz, kültür medeniyet sorunudur, sistem sorunudur, devletin felsefesinin yeniden yapılandırılması sorunudur. Kendi Kültür ve medeniyetimizin kodlarına göre bir sistem inşa edilmeli, devlet buna göre yeniden yapılandırılmalıdır. Bu yapılmadığı sürece Türkiye’nin huzur bulması, bölgesel ve küresel güç olması mümkün değildir. Bunun için Millet olarak hep birlikte, kardeşler olarak bir seferberlik ilan etmemiz gerekmektedir. Henüz vakit varken, Yarın Geç Olabilir.   Geç Öncülere Teşekkür ediyor, Başarılarınızın devamını diliyorum. Var olanla yetinmeyin daima daha iyiyi ve güzeli hedefleyin. Allah’tan yardım dileyin. Unutmayın! “Biz seferle sorumluyuz, Zaferle değil; Zafer Allah’ın bir taktiridir.”

Bangladeş, üç tarafı Hindistan ile ve bir kısmı da Burma (Myanmar) ile çevrili, Hint Okyanusu’na kıyısı olan bir Güney Asya ülkesidir. 160 milyonu aşkın nüfusuyla Dünya’nın en kalabalık yedinci ülkesi olan Bangladeş aynı zamanda Dünya’nın en yoksul ülkeleri arasındadır. Ülke nüfusunun %98’ini Bengalîler,geri kalanını da diğer etnik unsurlar oluşturmaktadır. Bangladeş ayrıca Dünya’nın en fazla Müslüman nüfusa sahip ikinci ülkesidir. Ülke nüfusunun %89,5’i Müslüman, %9,6’sı Hindu’dur. %0,9’u da diğer inançlara mensuptur. Müslüman tüccarların 10. Yüzyılda Güney Asya’ya ulaşmalarıyla birlikte bölge İslamlaştı. İngilizlerin Babür Şah Devletini yok ederek bölgeyi sömürgeleştirene kadar, bugün Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in bulunduğu bölge tamamı ile Müslümanların idaresinde idi. Bölgedeki İngiliz sömürüsünün 1947 Ağustos’unda resmi olarak sona ermesiyle birlikte ortaya Hindistan ve Pakistan diye iki ayrı devlet ortaya çıktı. 1971 yılında Pakistan da kendi içinde, arada 1,600 km. Hindistan toprağı bulunan, iki bölgeye ayrıldı: Batı Pakistan (Pakistan) ve Doğu Pakistan (Bangladeş). Pakistan’ın yönetim merkezi Batı’daydı. Buna karşılık nüfusun büyük bir kısmı Doğu’da yani bugünkü Bangladeş topraklarında bulunmaktaydı. 1948’de Pakistan yönetiminin Urducayı ülkenin tek resmi dili olarak kabul etmesi ve diğer dillerin konuşulmasını yasaklamasıyla birlikte ülkede Bengal milliyetçiliği yükselişe geçti. Yasaklanan diller içinde 150 milyon Bengali’nin kullandığı Bengalce de vardı ki bu dil, resmi dil olan Urducadan daha fazla kullanılıyordu. Yönetimin Batı Pakistan’da toplanması ve Doğu’nun açık bir şekilde ekonomik, siyasi ve sosyal projelerden mahrum bırakılması son olarak da Bengali dilinin yasaklanması ülkede protesto gösterilerini ateşledi. Protestoları yasaklayan hükümet, 21 Şubat 1952’de bu yasağa aldırmayan üniversite öğrencilerine ateş açtı. Dakka Üniversitesi öğrencilerinden bazılarının öldürüldüğü bu müdahale, Dünya kamuoyunda büyük bir tepkiyle karşılandı. Tepkileri hafifletmek için geri adım atan Pakistan hükümeti Bengalce’yi resmi ikinci anadil ilan etmek zorunda kaldı ve katliamın gerçekleştiği 21 Şubat 1952 tarihli bu olay “Bengal Dil Hareketi” şeklinde kayıtlara geçti. Hareketin liderleri arasında, 2012 yılında Avami League Partisi tarafından “savaş suçu işlemekle” yargılanıp 92 yaşında cezaevinde yaşamını yitirecek olan Cemaati İslami Lideri Prof. Dr. Gulam Azam da vardı.   1970 yılında yapılan genel seçimlerde Doğu Pakistan’daki 169 sandalyenin 167’sini Mujibur Rahman’ın partisi Awami League (Avami Partisi) kazandı. Bu sayı aynı zamanda Pakistan parlamentosunun da çoğunluğunu teşkil etmekteydi ve hükümet kurmak için yeterli çoğunluğu sağlıyordu. Pakistanlı yöneticilerin ve generallerin bu durumu kabullenememeleri üzerine 3 Mart 1971’de Mujibur Rahman tarafından ulusal grev ilan edildi. 26 Mart’ta Pakistan ordusu “ayrılıkçı Bengalilere” karşı operasyon başlattı. Bu operasyonlarda siviller sistematik olarak hedef alındı. Pakistan Ordusu, isyanı örgütlemekle suçladığı 200 Bengalli aydını infaz etti. Hindistan, binlerce mültecinin kendisine sığınmasını gerekçe göstererek Pakistan’a karşı savaş ilan etti. Hindistan’ın askeri ve diplomatik yardımlarıyla desteklenen Bengallilerin 95.000 Pakistan askerini esir alması, savaşın bitmesi ve Pakistan’ın kesin mağlubiyete uğraması anlamına gelmekteydi. Pakistan yönetimiyle birlikte geçirilen 25 yılın ardından, Aralık 1971’de başlayıp 9 ay süren kanlı çatışmalar sonucunda, Hindistan’ın da büyük yardımıyla, Bangladeş bağımsızlığını ilan etti. Geçici Cumhurbaşkanlığının ardından Başbakanlığa getirilen Mucibur Rahman, ülkeyi yeniden imar etmeye başlar. Kurulan bu yeni devletin yöneticileri bir yandan savaş suçluları ve muhaleflerle uğraşırken diğer yandan da devleti sekülerleştirme faaliyetlerine girişir. Mucibur Rahman ayaklanmadaki önderliği ve milliyetçi reflekslere cevap vermesi neticesinde doğal lider olmuştu. 1972’de kabul edilen yeni yasalarla birlikte İslami olan her şey yerini seküler olana bıraktı. Demokrasi, sosyalizm, sekülerizm ve milliyetçilik yeni yasaların temelini oluşturdu. Ülke 1974’de kıtlık sebebi ile 100.000’e yakın insanını kaybetti. Mucibur Rahman, devlet yönetiminde yetersiz görülmeye başlandı ve hakkında yolsuzluk iddiaları gündeme gelmeye başladı. Destekçileri bir hayli azalan Mucibur Rahman, Pakistan ile ilişkilerini düzeltmek için uluslararası İslami kuruluşlara üye olarak, savaş suçlularını affetti. ‘’Suçum Allah’tan başkasına kulluk etmemekti… Bize kulluk et dediler… Ben de asın dedim!’’ Abdulkadir Molla Avami Partisi’nin Cemaat-i İslami’yi Tasfiye Operasyonu:
“Bağımsızlık Sürecinde Savaş Suçu İşleyenlerin Yargılanması” 1971 Ayrılma Savaşı boyunca gerek Bangladeş Cemaat-i İslami gerekse diğer Müslüman gruplar “Tek bir Pakistan” ilkesini benimseyerek ayrılmaya karşı çıkmıştı. Karşı çıkışları ise tamamen ideolojik bir yaklaşımdan ibaretti. Ayrışmaya karşı çıkanların tezlerine göre bölgede parçalanmış bir güç olarak Müslümanların etkisi ve gücü tek bir devletinkinden daha az olacak ve bu bölünme siyasal olarak bölgedeki Müslümanları olumsuz etkileyecekti. 1972’de bağımsızlığın ilanından sonra Bangladeş’te, ayrılık savaşına karşı çıkanları ve Pakistan ordusuyla ilişkileri bulunanları yargılamak için özel mahkemeler kurulur ve birçok kişi tutuklanır. Ancak 1973 Kasımında (öldürme, tecavüz ve kundakçılık gibi ciddi suçlar hariç) genel af ilan edilerek tutuklananların ve suçlananların çoğu beraat etti. Bu tarihten itibaren hiçbir Cemaat üyesi savaş suçu ile suçlanmadı. 1975 yılında Mucib, bir grup genç subayın darbesi sonucunda, iki kızı dışında aile fertleriyle birlikte öldürüldü. Yönetim, askeri vesayete geçti. Bu gelişmeden itibaren Bangladeş de tıpkı Türkiye gibi darbelerle gündeme gelen bir ülke halini alır. Uzun bir süre ülkede istikrar ortamı sağlanamaz ve Avami Partisi’nin başını çektiği sekülerizmi savunan grupla Cemaat-i İslami’nin başını çektiği İslami çevre zamanla çatışır duruma gelmişti. 2009 yılındaki seçimlerde Şeyh Hasina Vecidi’nin liderliğini yaptığı Avami Partisi seçimleri kazandı. Bangladeş’in öldürülerek darbeyle görevinden uzaklaştırılan kurucu başkanı Mucibur Rahman’ın kızı olan Hasina Vecidi, seçim propagandasını 1972’deki Bangladeş Bağımsızlık Savaşı’nda Bangladeş’e ihanet eden savaş suçlularını yargılama üzerine bina etmişti. Hasina Vecidi, 2010’da BM Genel kurulunda yaptığı konuşma ile yargılamalara başlayacağını uluslararası camiaya duyurdu ve destek bekledi. Hasina’nın kast ettiği ve hain yakıştırması yaptığı topluluk şüphesiz ki Cemaat-i İslami idi. Oysa 2009’a kadar seçim çalışmalarında birlikte çalıştıkları, koalisyon kurdukları dönemler de olmuştu. Ancak Avami Partisi iktidarı ele geçirdiğinde hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Geriye dönüp bgakıldığında 9 ay süren ve Hindistan’ın müdahalesiyle sona eren iç savaşın ardından Bangladeş kesin bir şekilde Pakistan’dan ayrılmış ve Doğu Pakistan olarak adlandırılan yerin adı artık Bangladeş olmuştu. Ülke imar edilirken 1975’de tüm davalar sonuçlanmış ve genel af ilan edilerek tutukluların tamamı salıverilmişti. 2009 senesine gelindiğinde ise Bağımsızlık Savaşı’nda işlenen savaş suçları Mucibur Rahman’ın kızı Hasina Vecidi’nin genel başkanlığını yaptığı Avami Partisi tarafından yeniden raftan indirildi. 1972’de birçoğu öğrenci olan ve Cemaat-i İslami’ye üye dahi olmayan insanlar bugün savaş suçu işlemekle suçlanarak hapsedildi ve birçoğu idam ile yargılandı/yargılanıyor. 1972’de Pakistan ile yaşanan savaşı sulh ile çözme taraftarı olan ve ayrılığın iki tarafı da zayıflatacağını düşünen Cemaat-i İslami ve ülke içerisindeki diğer pek çok cemaat birleşik bir Pakistan üzerinde karar kılmıştı. Avami Partisi’nden sonra Bangladeş’de örgütlü siyaset yapan Müslümanlara ait en güçlü parti Cemaati İslami’ye aitti. Cemaat, ülkede birçok noktada tebliğ faaliyetleri yürütüyor, gençlik organizasyonları oluşturarak bölgenin genç nüfusunu eğitiyor ve Bangladeş’in İslamlaşması için yoğun çaba sarf ediyordu. İktidarı 2009’da ele geçiren Avami Partisi, devletin tüm organlarını ele geçirmek üzere muhalefeti tasfiye etme sürecini başlattı. Cemaat-i İslami ise bu süreçten en fazla zarar gören parti olarak kayıtlara geçti. Yaşanan hukuksuz yargılamaları örtbas etmek için Hasina hükümeti basına da sansür uygulamayı ihmal etmedi. Gerek Bangladeş hükümeti gerekse hükümet partisinin taraftarları ülkede yaşanan yolsuzlukları ve yapılan zulümleri dış dünyaya aktarmaya ve kamuoyunda objektif bir bakış açısı oluşturmaya çalışan gazetecileri hedef tahtasına oturtmuş durumdadır. Ülkedeki gazeteciler görevlerini yaptıkları için tutuklanıyor, işkence görüyor, fiziksel şiddete maruz kalıyor, tehdit ediliyor veya öldürülüyorlar. Ayrıca Cemaat-i İslami’ye yakınlığıyla bilinen birçok TV ve radyo kanalı kapatılırken birçok dini- siyasi yayın da yasaklanmış durumdadır. Ülkedeki iletişim aygıtları da hükümetin yoğun baskısına ve takibine maruz kalıyor. Bangladeş hükümeti, düşünceleriyle dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan Müslümanları etkileyen Cemaat-i İslami’nin kurucusu İslam âlimi Mevdudi’nin kitaplarını da “militanlığı ve terörizmi” desteklediği gerekçesiyle yasaklamıştır. 2011’de başlayan yargılamalar ile birlikte Cemaat-i İslami’nin lider kadrosu cezaevlerine konularak haklarında idam kararları verildi. Cemaat-i İslami’nin 92 yaşındaki lideri Gulam Azam da yargılananların arasındaydı ve cezaevinde hayatını kaybetti. Halbuki Bağımsızlık Savaşı’nda savaş suçu işlemekle suçlanan Azam, Pakistan’ın adaletsiz uygulamalarına karşı yürütülen Bangladeş Dil Hareketi’nin başında yer alan isimlerdendi. Gulam Azam, savaşın iki tarafa da yıkım getireceğini bu yüzden sulh ile anlaşmazlığın çözülmesini savunduğu için Bangladeş’e ihanet etmekle suçlanıyordu. Aralık 2013’de Cemaat-i İslami’nin Genel Sekreteri Abdülkadir Molla tam 41 sene önce gerçekleşen bir savaşta, bir şahidin “onun suç işlediğini gözlerimle gördüm” ifadesine dayanılarak idam edildi. Düzmece suçlamalarla, satın alınmış hakim, savcı ve avukatlar ile davaları oldu bittiye getiren Hasina Hükümeti, içinde bulunduğumuz 2015 senesinde Cemaat liderlerinden Muhammed Kamaruzzaman ve eski genel sekreter Ali İhsan Mücahidi’yi de idam ile katletti. Ülkede Avami Partisi dışında hiçbir siyasi yapının var olmasına izin vermeyen Hasina Hükümeti, Cemaat-i İslami’ye yönelik saldırılarını halâ devam ettiriyor. Son 6 yıldır, Ramazanda iftarlar vermek, yoksullara yardım paketleri dağıtmak, yetimlere din eğitimi vermek, dini sohbetler yapmak, başörtüsü takmak, Cemaat-i İslami üyesi olduğu bilinen isimlerin vaazlarını dinlemiş olmak, tutuklanmak ve cezaevinde işkence görmek için yeterli bir sebep. Şuan Avami Partisi’nin sadece Cemaat-i İslami mensubu olduğu için tutukladığı insan sayısı 5 binin üzerindedir. Hukuksuz yargılamalara itiraz edilecek bir mercii de ne yazık ki bulunmamaktadır. 2013’de Cemaat-i İslami üyelerine yönelik verilen idam kararlarını protesto etmek için sokağa inen Müslümanlara polis, asker ve Avami Ligi’nin Mısır’daki baltacıları andıran taraftarları işbirliği içerisinde saldırmış ve çatışmalarda 500’ü aşkın insan hayatını kaybetmiştir. Ülkede Müslümanlara yönelik baskı ortamı giderek artmaktadır. Hindistan’ın şemsiyesi altında Müslüman çoğunluğa zulmeden Hasina hükümeti, ülkede yaşanan gelişmelerin dış Dünya’ya yansımaması için basına sansür uygulamaktadır. Ülkemizde de bu sebepten ötürü Bangladeşli Müslümanların çektiği acılar maalesef yeteri kadar bilinmemektedir. Günümüzde Cemaat-i İslami’nin yöneticilerinden Mevlana Abdus Subhan, Ezherul Islam, Mir Kasım Ali, (Genel Başkan) Motiur Rahman Nizami, (Genel Başkan Vekili) Allame Delwar Hüseyin ve daha pek çok Cemaat-i İslami mensubu zindanlarda Gulam Azam’ın, Kamaruzzaman, Ali İhsan Mücahidi ve Abdülkadir Molla’nın ardından sıranın kendilerine gelmesini beklemektedir. Bangladeşli Müslümanların özellikle Türkiyeli kardeşlerinden beklentisi, Hindistan’ın kuklası haline gelen Şeyh Hasina Vecidi’nin Müslümanlara yönelik saldırılarını Dünya kamuoyuna taşıyarak Bangladeşli Müslümanlara yardım edilmesi, idamların durdurulabilmesi için ses çıkarılmasıdır. Hindistan kuklası Hasina Vecidi ve onun baltacı taraftarlarına karşı Bangladeş’i İslamlaştırma gayesi güden Cemaat-i İslami’ye, onun gençlik yapılanması olan Çatra Şibir’e ve çalışmaları yasaklanan Hizb-ut Tahrir’e muvaffakiyet duasıyla, makalemi 2013’ün Aralık ayında idam edilen Abdülkadir Molla’nın eşi Peyori Hanıma şehadetinden önce yazdığı mektuptan bir bölüm ile noktalamak isterim: “… Yanlış hatırlamıyorsam 1966 yılında, Mısır’ın tiranı Albay Nasır, Seyyid Kutub, Dr. Abdulkadir Udeh ve birçok diğerlerini ölüme mahkûm etmişti. “İslami Hareket yolunda dava ve sıkıntılar” konulu birçok vaaz dinledim. Bu tip vaazları dinlerken, birçok kez Profesör Gulam Azam sol eliyle omzuma dokunur ve derdi ki, “Bir gün darağacından sarkan urgan bu omuzlara da düşebilir”. Ben de ellerimi omuzlarıma götürür ve bunu düşünürdüm. Eğer Allah gerçekten kararını yerine getirecek, İslami Hareketi ve beni, bu zalim rejimin düşüşü için ileriye taşıyacaksa, bunda kayıp nedir ki?” Ömer Faruk Çekmece