casino maxi

Sinema

“MUHAMMED: ALLAH’IN ELÇİSİ” FİLMİNE KISA BİR BAKIŞ

İranlı yönetmen Mecid Mecidi tarafından hazırlanan “Muhammed: Allah’ın Elçisi” filmi 2015’te bazı ülkelerde gösterime girmesinin ardından 28 Ekimde Türkiye’de de seyircilerle buluştu. Üç hafta gösterimde kalan film 433.694 kişi tarafından izlendi ve birçok eleştiriyi beraberinde getirdi.

Yedi yılda tamamlanan filmin çekimlerinin büyük bir bölümü İran’ın Kum kentinde yapıldı ve İran devletinin de desteğiyle yaklaşık kırk milyon dolar bütçeyle film İran sinemasının en yüksek bütçeli filmi olarak sinema tarihindeki yerini aldı.

“Muhammed: Allah’ın Elçisi”nin galasıyla beraber eleştiriler de yoğun bir şekilde yapılmaya başlandı. Suudi Arabistan’da ve Katar’da yasaklanan film, El Ezher tarafından “izlenilmesi haram” fetvasıyla karşılaştı.

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki hazırlanan sahneler oldukça başarılı. Filmden geriye ne kaldı diye sorduğumuz zaman filmin ilk sahnesi bile uzunca zaman hafızamızdan çıkmayacaktır. Siyerden okuduğumuz Hz. Hamza’nın Ebu Leheb’e karşı peygamberi müdafaa etmesi ve himayesine alması filmin ilk sahnesine yerleştirilmiş ve nübüvvetten sonra Mekke döneminin gergin yılları ile filme başlanmış. Geriye dönüş tekniği ile Fil Vakası’ndan itibaren peygamberin doğumu ile asıl senaryoya başlanmış ve Allah Rasulü’nün on iki yaşına kadarki hayatı filme aktarılmış. Filmin son bölümünde ise tekrar nübüvvet dönemi Mekke’sine dönülmüş ve üç ayaklı filmin ilk kısmı sonlandırılmış.

Filmin senaryosunda dikkat çekici unsurların sayısı oldukça fazla.
Filmin dilinin Farsça olduğunu öğrendiğimde ben de şaşırdım ama bu kadar emek verilerek çekilen bir filmde yönetmen ve senaristin kendi dillerini kullanmalarını çok da yadırgamadığımı itiraf etmeliyim.

Filmde dikkat çeken unsurlardan biri Ebu Talip - Ebu Süfyan karşıtlığı. Rasulullah’ı nübüvvetten sonra amcası Ebu Talib’in himayesi altına aldığı ve Mekke müşriklerine karşı koruduğu aşikar. Bunun yanında Ebu Talib’in, yeğeni Muhammed’i (sav) kardeşinin emaneti ve kimsesiz olduğu için himaye ettiği, ancak peygamberin davetini tasdik etmediği ehli sünnet kaynaklarla bize ulaşmıştır. Filmde ise Ebu Talib’in, kafirlerin karşısında, müminlerin önde gelenlerinden olarak aktarılması Şia akidesinin devreye girdiği yer olarak dikkate çekmekte. Mekke’de baskıların en şiddetli olduğu zamanlarda peygamber ve arkadaşlarının gördüğü baskıya filmde yer verilirken, Allah’ın vahyini ilk tasdik edenlerden biri olarak Hz. Ebubekir’e yer vermeyip Ebu Talib’in bir muvahhid gibi perdeye aktarılması, filmin Müslümanları kapsayıcılığı bakımından ilk aksaklıklarından. Diğer yandan Ebu Talib’in karşısına küfür ehlinden Ebu Leheb’in yahut Ebu Cehil’in yerine Ebu Süfyan’ın seçilmesinin nedenini mezhebi temellerde aramamız gerekiyor. Bu karşıtlıklarla Hz. Ali - Hz. Muaviye ve Hz. Hüseyin - Yezid arasında gerçekleşen olaylara atıf yapılarak Şia aklı ön plana çıkartılmakta.

Dikkat çeken bir başka unsur Ümeyyeoğulları ve Haşimoğulları arasındaki gerginliklere filmde sıkça yer verilmesi.

Filmi izlerken aklımıza takılan noktalardan birisi de Yahudilerin filmde sık sık karşımıza çıkması. Siyer-i Nebilerde bu hususta bilgiler bulunsa da filmde işlendiği gibi Rasulullah’ın çocukluğundan itibaren Yahudilerin sürekli tuzak kurmaları ve peygamberi öldürme gayretinde olmaları tarihi gerçekliği muallak bir konu. O halde “neden” sorusunu sorduğumuz zaman mantıklı cevaplar alabilmek için günümüz siyasetine bakmamız gerekiyor. Şu anda İran ve İsrail arasındaki husumet eski gerilimini kaybetse de filmin yedi senelik bir çalışmanın ürünü olduğunu düşündüğümüzde, İran’a uygulanan siyasi ve ekonomik ambargo akıllara gelecektir. Bu bağlamda düşündüğümüzde Hz. Peygamber’in çocukluğunun anlatıldığı bir filme Yahudilerin bu şekilde yerleştirilmesine çok da şaşırmayacağız.

Benim en çok şaşırdığım yer, Peygamber’in, amcası Ebu Talib ile ticaret için yola çıktıklarında Rahip Bahira’nın söyledikleridir. Kervanı takip eden bulutu gören Rahip Bahîra bir gariplik olduğu sezip kervanı yemeğe davet edince Ebu Talib ve Amine’nin yetimi ile tanışır ve birkaç soru sorduktan sonra onun peygamber olacağını anlar. Amine’nin yetimi ile konuşurken Allah’ı kasdederek söylediği bir söz dikkat çekicidir: ”O var, O’ndan başka hiçbir şey yok.” Bu vahdet- i vücut vurgusu nereden çıktı derken İbn-i Arabi’nin İran kültürü üzerinde de etkili olduğunu hatırladım.

Filmin kritiğini yaparken mucizelerin geçtiği sahnelerden birine özellikle değinmemiz gerekiyor. Genel kabullerin çok da dışına çıkılmadan anlatılan üç dört mucizeden sonra filmin son sahnesinde Şii kaynaklardan gelen “balık mucizesi” rivayet edilen mucizelerin ruhuna uymamakta. Ebu Talib ile gidilen bir ticaret yolculuğunun dönüşünde, yağmur yağması için bir aileyi kurban etmekte olan bir kabilenin olduğu yere uğrayan henüz on yaşında, nübüvvet gelmemiş olan Hz. Peygamber, kurban edilen ailenin yanına gider ve çocuklara şefkat ile nazar ettikten sonra denize dönerek uzun süre denize bakar. Bunun üzerine dalgalar azgınlaşır ve sahile vuran dalgalardan bölge halkının üzerine balık yağar. Bu olaylar cereyan ederken henüz on yaşında olan Muhammed(s), yüzünü denize dönmüş ve hiçbir tepki vermeden öylece durmaktadır. Kırk yaşında iken mağarada ilk vahiy nazil olduğunda korkudan ne yapacağını bilemediğini Kur’an bize haber verirken, henüz on yaşında bir çocuğun böyle bir olayla karşılaştığında hiçbir tepki vermemesi oldukça garip. Filmlerde büyücüler canlandırılırken böyle sahnelerin kullanıldığı canlandı gözlerimde o anı izlerken. Sahne çekilirken eklenen müziğin daha çok kilise tınılarını anımsatması bu düşünceye kapılmamı tetikledi belki de.


Vizyona girmesinden bu yana filme dair farklı eleştiriler dile getirilse de tenkitlerin iki yerde birleştiği görülmekte: Şia vurgusu ve Rasulullah’ın yüzünün yahut bedeninin bir bölümünün temsilen gösterilmesi.
Eleştirilerin bu cihetinden filme baktığım zaman çok baskın bir Şia propagandası gördüğümü söyleyemeyeceğim. Yukarıda dile getirdiğimiz Ebu Talib’in temsiliyeti, Ümeyyeoğulları- Haşimoğulları meselesinde senaryona eklenen küçük pasajlar dışında çok baskın bir Şia propagandası yahut ehl-i sünnet eleştirisi göremiyoruz. Balık mucizesinin ehl-i sünnet kaynaklarda geçmeyip Şii kaynaklardan alındığını da belirtelim.

Allah Rasulü’nün çocukluğunun geçtiği yıllarda saçlarının, elbisesinin ve ayaklarının gösterilmesi ise filme haram fetvalarının verilmesinin nedeni. Pek çok İslam ülkesinde bu durum nedeniyle filmin izlenmesinin haram olduğuna dair fetvalar yayınlandı. Ben de İslam hukukunda yer alan “sedd-i zerâi” ölçüsüyle bu eleştirilerin haklı eleştiriler olduğu kanısındayım. Sedd-i zerâi, kötülüğe götüren yolların kapatılması, yani yasaklanması konusunda kullanılan bir fıkıh usulü ve fıkıh tabiridir. Bütün mezheplerde kabul görmekle birlikte daha çok Maliki ve Hanbeli mezheplerinde ön plana çıkar. Bu bağlamda düşünürsek, filmin anlatıldığı dönemde Resulullah belki vahiyle muhatap olmamıştı ancak hem Mecidi filmin diğer ayaklarında peygamber tasvirinin yapılıp yapılmayacağı hakkında bir şey söylemedi hem de peygamberin canlandırılmasının neler kazandıracağı ve neler kaybettireceği üzerine uzun uzadıya konuşulmadı. Sedd- zerâi özelinde, peygamberin bedeninin tamamının yahut bir kısmının veyahut sesinin canlandırılması neler kazandırır, bir şey kazandırır mı; neler götürür, neler kaybettirir sorularının muhasebesini de okuyucu yapsın.

Evrensel bir kabul gören ‘’sinema‘’ sözcüğünün yaratıcıları olan Lumiere’ler, kullanışlı ve sağlam aygıtlarıyla sinemanın babası olma onurunu kazandılar. Louis Lumiere’in 1895’de yaptığı filmler, iyi düzenlenmiş, taze ve özgür bir hava taşıyan, durağan çerçeveli tek çekimden oluşmuştur. İlk film gösterimlerinin yapıldığı mekan Paris’te Capucines Bulvarı’ndaki Grand Cafedir. Bu çekimlerden en çok bilinenler Bir Trenin Gara Girişi, Bir Duvarın Yıkılışı, Bahçıvanın Sulanışı’dır. İlk gösterimi yapılan filmler arasından seyircide oluşturduğu etki nedeniyle en ünlü olanı ‘Trenin Gara girişi’ dir. Filmle ilgili en çok anlatılan efsanelerden birisi de, film gösterildiği sırada seyircilerin yaşadığı büyük panik... Ekranda dev bir trenin kendilerine doğru geldiğini gören izleyiciler, çığlıklar içinde odanın arka taraflarına doğru koşmaya başlamış hatta bazıları salonu terk etmiştir. Bahçıvanın Sulanışı filmi ise komedinin sinemadaki ilk örneği kabul edilmektedir.

Lumiere’ler 1900 yılında, Cinematographe’ın ticari haklarını Charles Pathe’ye devret -tiler.

Bu dönemlerde kendi kurmacalarını hikaye etmek isteyen ‘’yönetmenler‘’ doğdu. Bunlardan ilki Georges Méliès’dir. Méliès hem karikatürist, hem tiyatro yapımcısı, hem oyuncu, hem sahne ressamı hem de profesyonel bir illüzyonistti. 1896’da bir Bioscope edindi. Çektiği filmleri, sinema salonu haline getirdiği tiyatrosunda göstermeye başlayan Méliès, kısa süre içerisinde Fransa’nın ilk stüdyosunu da kurdu. Nitekim bu çalışmalar sonucunda karşılaştığı belirli hatalar sayesinde özel tekniklerde keşfetti. Bu özel teknikler arasında stop motion ve superempoze da vardı. Bu yöntemleri kullanarak kısa filmler çekti. Bu filmlerden bir tanesi kafasını devamlı olarak bir başka kafayla değiştirdiği Melomanic‘tir.

Meiles filmlerinde bir masalı sinemaya uyarlayarak yeniden anlatmakla kalmıyor, uyumlu, belirli bir mantık çizgisinden ilerleyen bir anlatım sürekliliği de oluşturuyordu. Filmciler için yeni bir yol açılmıştı artık.

Méliès ,1913’e dek birçok film yaptı. Bunların arasında en önemlilerinden biri de otuz tablodan oluşan ve dönemin filmlerinin üç katı uzunlukta olan Aya Seyahat’dir. Bu filmi Jules Verne’in romanından yola çıkarak gerçekleştirmiş; ancak onu parodiye dönüştürmüştür.

Aya Seyahat ilk gösterildiği yıllarda çok popüler olmuştur ve Melies'in çektiği yüzlerce fantezi filmi arasında en iyi bilinen film olmuştur. Film, aynı zamanda birçok kişi tarafından sinema tarihinde yenilikçi animasyon ve özel efekt kullanan ilk film ve sinema tarihinin ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilmektedir.

Yine filmle etkileşimleri yaklaşık olarak aynı zamana denk gelen “Edwin S. Porter” da çalışmalarına devam etti. Edwin Stanton Porter film sanatının temellerinden biri olan kurgunun, filme özgü anlatım tekniğinin mucidi olarak kabul edilmiştir.

Avrupa’da görülen yeni arayışlar henüz ABD’de söz konusu olmadığından en çok kopya edilen filmler Meiles’inkilerdi.

İşte böyle bir ortamda, ilk Amerikalı film sanatçısı kabul edilen filmin fiziksel gerçekliğin zaman ve mekan sınırlarından kurtuluşunda büyük katkısı olan Porter, büyük ölçüde rastlantısal denilebilecek bir gelişme sonucunda, hem sinema estetiği açısından önemli adımlardan birini atmış oldu hem de Amerikan sinemasına yön verdi.

Konularını güncel olaylardan seçen Porter, filmciliğin devamının tek bir ‘’çekim’’e değil, çekimlerin devamlılığına dayandığını kanıtlamıştır.

Porter kurgunun önemini vurgulayan yönetmenlerden bir tanesidir ve filmlerini bu prensibe dayandırarak çekmiştir. Çektiği filmlerden birisi de ilk Western Film’i kabul edilen The Great Train Robbery’dir. 1903 tarihli “Büyük Tren Soygunu (The Great Train Robber)” isimli filminde oyuncuları sahnede derinlemesine yerleştirerek farklı bir şey yaptı. O güne kadar çekilen filmlerde oyuncuların hareketi yatay düzlemde soldan sağa ya da sağdan sola olacak şekilde düzenleniyordu. Fakat Porter filminde bir atlıyı arka plandan ön plana koşturarak derinlik hissi yarattı. Bir soyguncunun silahını kameraya doğrultup ateşlemesini yakın planda gösterdi. Filmi elle kırmızıya boyayarak silah patlaması efekti de verdi.

Büyük ticari başarı kazanan 1903 tarihli Büyük Tren Soygunu’ nun sayısız benzeri yapıldı. Porter ,1908’den itibaren ilk sıradaki yerini Giffith’e bırakacaktı.

Kaynakça

Abisel , Nilgün ,Sessiz Sinema ,De Ki Basım Yayım Ltd . Şti. ,Ankara ,2014

http://sinemaninaltincagi.blogspot.com.tr

http://www.sinefesto.com/sinema-tarihinin-ilkleri.html

https://tr.wikipedia.org/wiki/Aya_Seyahat_(film,_1902)

http://www.gazetebilkent.com/2013/05/10/sinema-tarihi-sinema-oncesi-donem-1920/

Genç Öncüler Hanımlar Komisyonu olarak 31 Aralık cumartesi günü liseli kardeşlerimizle geleneksel hale getirmeyi düşündüğümüz film okumalarımızın ilkini gerçekleştirdik. ''Kaplumbağalar da Uçar'' filmini izleyip ardından Nihal Açıkel ablamız ile film üzerine konuştuk. İranlı yönetmen Bahman GHOBADİ'nin 2004 yılında çektiği filmin adının Kaplumbağalar da Uçar' olmasının sebebi bazı kaynaklara göre şöyledir; kaplumbağalar barut kokusu almazlar bu yüzden mayın tarlalarına mayınları patlatmaları için gönderilir ve mayınların patlamasıyla ölürler.Filmin asıl konusu da mayın toplayarak yaşamlarını sürdüren çocuklardır. Dram temalı olan film, çok yakın bir tarihe ışık tutarken şuan yanıbaşımızda yaşanan Suriye katliamının da bundan çok farklı olmadığını gösteriyor.Bu ve buna benzer filmlerde işlenen konuların gerçekte değil sadece film sahnelerinde olması ümidiyle.Bir sonraki Film Okumasında görüşmek üzere. Selametle