casino maxi

Sinema

“MUHAMMED: ALLAH’IN ELÇİSİ” FİLMİNE KISA BİR BAKIŞ

İranlı yönetmen Mecid Mecidi tarafından hazırlanan “Muhammed: Allah’ın Elçisi” filmi 2015’te bazı ülkelerde gösterime girmesinin ardından 28 Ekimde Türkiye’de de seyircilerle buluştu. Üç hafta gösterimde kalan film 433.694 kişi tarafından izlendi ve birçok eleştiriyi beraberinde getirdi.

Yedi yılda tamamlanan filmin çekimlerinin büyük bir bölümü İran’ın Kum kentinde yapıldı ve İran devletinin de desteğiyle yaklaşık kırk milyon dolar bütçeyle film İran sinemasının en yüksek bütçeli filmi olarak sinema tarihindeki yerini aldı.

“Muhammed: Allah’ın Elçisi”nin galasıyla beraber eleştiriler de yoğun bir şekilde yapılmaya başlandı. Suudi Arabistan’da ve Katar’da yasaklanan film, El Ezher tarafından “izlenilmesi haram” fetvasıyla karşılaştı.

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki hazırlanan sahneler oldukça başarılı. Filmden geriye ne kaldı diye sorduğumuz zaman filmin ilk sahnesi bile uzunca zaman hafızamızdan çıkmayacaktır. Siyerden okuduğumuz Hz. Hamza’nın Ebu Leheb’e karşı peygamberi müdafaa etmesi ve himayesine alması filmin ilk sahnesine yerleştirilmiş ve nübüvvetten sonra Mekke döneminin gergin yılları ile filme başlanmış. Geriye dönüş tekniği ile Fil Vakası’ndan itibaren peygamberin doğumu ile asıl senaryoya başlanmış ve Allah Rasulü’nün on iki yaşına kadarki hayatı filme aktarılmış. Filmin son bölümünde ise tekrar nübüvvet dönemi Mekke’sine dönülmüş ve üç ayaklı filmin ilk kısmı sonlandırılmış.

Filmin senaryosunda dikkat çekici unsurların sayısı oldukça fazla.
Filmin dilinin Farsça olduğunu öğrendiğimde ben de şaşırdım ama bu kadar emek verilerek çekilen bir filmde yönetmen ve senaristin kendi dillerini kullanmalarını çok da yadırgamadığımı itiraf etmeliyim.

Filmde dikkat çeken unsurlardan biri Ebu Talip - Ebu Süfyan karşıtlığı. Rasulullah’ı nübüvvetten sonra amcası Ebu Talib’in himayesi altına aldığı ve Mekke müşriklerine karşı koruduğu aşikar. Bunun yanında Ebu Talib’in, yeğeni Muhammed’i (sav) kardeşinin emaneti ve kimsesiz olduğu için himaye ettiği, ancak peygamberin davetini tasdik etmediği ehli sünnet kaynaklarla bize ulaşmıştır. Filmde ise Ebu Talib’in, kafirlerin karşısında, müminlerin önde gelenlerinden olarak aktarılması Şia akidesinin devreye girdiği yer olarak dikkate çekmekte. Mekke’de baskıların en şiddetli olduğu zamanlarda peygamber ve arkadaşlarının gördüğü baskıya filmde yer verilirken, Allah’ın vahyini ilk tasdik edenlerden biri olarak Hz. Ebubekir’e yer vermeyip Ebu Talib’in bir muvahhid gibi perdeye aktarılması, filmin Müslümanları kapsayıcılığı bakımından ilk aksaklıklarından. Diğer yandan Ebu Talib’in karşısına küfür ehlinden Ebu Leheb’in yahut Ebu Cehil’in yerine Ebu Süfyan’ın seçilmesinin nedenini mezhebi temellerde aramamız gerekiyor. Bu karşıtlıklarla Hz. Ali - Hz. Muaviye ve Hz. Hüseyin - Yezid arasında gerçekleşen olaylara atıf yapılarak Şia aklı ön plana çıkartılmakta.

Dikkat çeken bir başka unsur Ümeyyeoğulları ve Haşimoğulları arasındaki gerginliklere filmde sıkça yer verilmesi.

Filmi izlerken aklımıza takılan noktalardan birisi de Yahudilerin filmde sık sık karşımıza çıkması. Siyer-i Nebilerde bu hususta bilgiler bulunsa da filmde işlendiği gibi Rasulullah’ın çocukluğundan itibaren Yahudilerin sürekli tuzak kurmaları ve peygamberi öldürme gayretinde olmaları tarihi gerçekliği muallak bir konu. O halde “neden” sorusunu sorduğumuz zaman mantıklı cevaplar alabilmek için günümüz siyasetine bakmamız gerekiyor. Şu anda İran ve İsrail arasındaki husumet eski gerilimini kaybetse de filmin yedi senelik bir çalışmanın ürünü olduğunu düşündüğümüzde, İran’a uygulanan siyasi ve ekonomik ambargo akıllara gelecektir. Bu bağlamda düşündüğümüzde Hz. Peygamber’in çocukluğunun anlatıldığı bir filme Yahudilerin bu şekilde yerleştirilmesine çok da şaşırmayacağız.

Benim en çok şaşırdığım yer, Peygamber’in, amcası Ebu Talib ile ticaret için yola çıktıklarında Rahip Bahira’nın söyledikleridir. Kervanı takip eden bulutu gören Rahip Bahîra bir gariplik olduğu sezip kervanı yemeğe davet edince Ebu Talib ve Amine’nin yetimi ile tanışır ve birkaç soru sorduktan sonra onun peygamber olacağını anlar. Amine’nin yetimi ile konuşurken Allah’ı kasdederek söylediği bir söz dikkat çekicidir: ”O var, O’ndan başka hiçbir şey yok.” Bu vahdet- i vücut vurgusu nereden çıktı derken İbn-i Arabi’nin İran kültürü üzerinde de etkili olduğunu hatırladım.

Filmin kritiğini yaparken mucizelerin geçtiği sahnelerden birine özellikle değinmemiz gerekiyor. Genel kabullerin çok da dışına çıkılmadan anlatılan üç dört mucizeden sonra filmin son sahnesinde Şii kaynaklardan gelen “balık mucizesi” rivayet edilen mucizelerin ruhuna uymamakta. Ebu Talib ile gidilen bir ticaret yolculuğunun dönüşünde, yağmur yağması için bir aileyi kurban etmekte olan bir kabilenin olduğu yere uğrayan henüz on yaşında, nübüvvet gelmemiş olan Hz. Peygamber, kurban edilen ailenin yanına gider ve çocuklara şefkat ile nazar ettikten sonra denize dönerek uzun süre denize bakar. Bunun üzerine dalgalar azgınlaşır ve sahile vuran dalgalardan bölge halkının üzerine balık yağar. Bu olaylar cereyan ederken henüz on yaşında olan Muhammed(s), yüzünü denize dönmüş ve hiçbir tepki vermeden öylece durmaktadır. Kırk yaşında iken mağarada ilk vahiy nazil olduğunda korkudan ne yapacağını bilemediğini Kur’an bize haber verirken, henüz on yaşında bir çocuğun böyle bir olayla karşılaştığında hiçbir tepki vermemesi oldukça garip. Filmlerde büyücüler canlandırılırken böyle sahnelerin kullanıldığı canlandı gözlerimde o anı izlerken. Sahne çekilirken eklenen müziğin daha çok kilise tınılarını anımsatması bu düşünceye kapılmamı tetikledi belki de.


Vizyona girmesinden bu yana filme dair farklı eleştiriler dile getirilse de tenkitlerin iki yerde birleştiği görülmekte: Şia vurgusu ve Rasulullah’ın yüzünün yahut bedeninin bir bölümünün temsilen gösterilmesi.
Eleştirilerin bu cihetinden filme baktığım zaman çok baskın bir Şia propagandası gördüğümü söyleyemeyeceğim. Yukarıda dile getirdiğimiz Ebu Talib’in temsiliyeti, Ümeyyeoğulları- Haşimoğulları meselesinde senaryona eklenen küçük pasajlar dışında çok baskın bir Şia propagandası yahut ehl-i sünnet eleştirisi göremiyoruz. Balık mucizesinin ehl-i sünnet kaynaklarda geçmeyip Şii kaynaklardan alındığını da belirtelim.

Allah Rasulü’nün çocukluğunun geçtiği yıllarda saçlarının, elbisesinin ve ayaklarının gösterilmesi ise filme haram fetvalarının verilmesinin nedeni. Pek çok İslam ülkesinde bu durum nedeniyle filmin izlenmesinin haram olduğuna dair fetvalar yayınlandı. Ben de İslam hukukunda yer alan “sedd-i zerâi” ölçüsüyle bu eleştirilerin haklı eleştiriler olduğu kanısındayım. Sedd-i zerâi, kötülüğe götüren yolların kapatılması, yani yasaklanması konusunda kullanılan bir fıkıh usulü ve fıkıh tabiridir. Bütün mezheplerde kabul görmekle birlikte daha çok Maliki ve Hanbeli mezheplerinde ön plana çıkar. Bu bağlamda düşünürsek, filmin anlatıldığı dönemde Resulullah belki vahiyle muhatap olmamıştı ancak hem Mecidi filmin diğer ayaklarında peygamber tasvirinin yapılıp yapılmayacağı hakkında bir şey söylemedi hem de peygamberin canlandırılmasının neler kazandıracağı ve neler kaybettireceği üzerine uzun uzadıya konuşulmadı. Sedd- zerâi özelinde, peygamberin bedeninin tamamının yahut bir kısmının veyahut sesinin canlandırılması neler kazandırır, bir şey kazandırır mı; neler götürür, neler kaybettirir sorularının muhasebesini de okuyucu yapsın.

Evrensel bir kabul gören ‘’sinema‘’ sözcüğünün yaratıcıları olan Lumiere’ler, kullanışlı ve sağlam aygıtlarıyla sinemanın babası olma onurunu kazandılar. Louis Lumiere’in 1895’de yaptığı filmler, iyi düzenlenmiş, taze ve özgür bir hava taşıyan, durağan çerçeveli tek çekimden oluşmuştur. İlk film gösterimlerinin yapıldığı mekan Paris’te Capucines Bulvarı’ndaki Grand Cafedir. Bu çekimlerden en çok bilinenler Bir Trenin Gara Girişi, Bir Duvarın Yıkılışı, Bahçıvanın Sulanışı’dır. İlk gösterimi yapılan filmler arasından seyircide oluşturduğu etki nedeniyle en ünlü olanı ‘Trenin Gara girişi’ dir. Filmle ilgili en çok anlatılan efsanelerden birisi de, film gösterildiği sırada seyircilerin yaşadığı büyük panik... Ekranda dev bir trenin kendilerine doğru geldiğini gören izleyiciler, çığlıklar içinde odanın arka taraflarına doğru koşmaya başlamış hatta bazıları salonu terk etmiştir. Bahçıvanın Sulanışı filmi ise komedinin sinemadaki ilk örneği kabul edilmektedir.

Lumiere’ler 1900 yılında, Cinematographe’ın ticari haklarını Charles Pathe’ye devret -tiler.

Bu dönemlerde kendi kurmacalarını hikaye etmek isteyen ‘’yönetmenler‘’ doğdu. Bunlardan ilki Georges Méliès’dir. Méliès hem karikatürist, hem tiyatro yapımcısı, hem oyuncu, hem sahne ressamı hem de profesyonel bir illüzyonistti. 1896’da bir Bioscope edindi. Çektiği filmleri, sinema salonu haline getirdiği tiyatrosunda göstermeye başlayan Méliès, kısa süre içerisinde Fransa’nın ilk stüdyosunu da kurdu. Nitekim bu çalışmalar sonucunda karşılaştığı belirli hatalar sayesinde özel tekniklerde keşfetti. Bu özel teknikler arasında stop motion ve superempoze da vardı. Bu yöntemleri kullanarak kısa filmler çekti. Bu filmlerden bir tanesi kafasını devamlı olarak bir başka kafayla değiştirdiği Melomanic‘tir.

Meiles filmlerinde bir masalı sinemaya uyarlayarak yeniden anlatmakla kalmıyor, uyumlu, belirli bir mantık çizgisinden ilerleyen bir anlatım sürekliliği de oluşturuyordu. Filmciler için yeni bir yol açılmıştı artık.

Méliès ,1913’e dek birçok film yaptı. Bunların arasında en önemlilerinden biri de otuz tablodan oluşan ve dönemin filmlerinin üç katı uzunlukta olan Aya Seyahat’dir. Bu filmi Jules Verne’in romanından yola çıkarak gerçekleştirmiş; ancak onu parodiye dönüştürmüştür.

Aya Seyahat ilk gösterildiği yıllarda çok popüler olmuştur ve Melies'in çektiği yüzlerce fantezi filmi arasında en iyi bilinen film olmuştur. Film, aynı zamanda birçok kişi tarafından sinema tarihinde yenilikçi animasyon ve özel efekt kullanan ilk film ve sinema tarihinin ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilmektedir.

Yine filmle etkileşimleri yaklaşık olarak aynı zamana denk gelen “Edwin S. Porter” da çalışmalarına devam etti. Edwin Stanton Porter film sanatının temellerinden biri olan kurgunun, filme özgü anlatım tekniğinin mucidi olarak kabul edilmiştir.

Avrupa’da görülen yeni arayışlar henüz ABD’de söz konusu olmadığından en çok kopya edilen filmler Meiles’inkilerdi.

İşte böyle bir ortamda, ilk Amerikalı film sanatçısı kabul edilen filmin fiziksel gerçekliğin zaman ve mekan sınırlarından kurtuluşunda büyük katkısı olan Porter, büyük ölçüde rastlantısal denilebilecek bir gelişme sonucunda, hem sinema estetiği açısından önemli adımlardan birini atmış oldu hem de Amerikan sinemasına yön verdi.

Konularını güncel olaylardan seçen Porter, filmciliğin devamının tek bir ‘’çekim’’e değil, çekimlerin devamlılığına dayandığını kanıtlamıştır.

Porter kurgunun önemini vurgulayan yönetmenlerden bir tanesidir ve filmlerini bu prensibe dayandırarak çekmiştir. Çektiği filmlerden birisi de ilk Western Film’i kabul edilen The Great Train Robbery’dir. 1903 tarihli “Büyük Tren Soygunu (The Great Train Robber)” isimli filminde oyuncuları sahnede derinlemesine yerleştirerek farklı bir şey yaptı. O güne kadar çekilen filmlerde oyuncuların hareketi yatay düzlemde soldan sağa ya da sağdan sola olacak şekilde düzenleniyordu. Fakat Porter filminde bir atlıyı arka plandan ön plana koşturarak derinlik hissi yarattı. Bir soyguncunun silahını kameraya doğrultup ateşlemesini yakın planda gösterdi. Filmi elle kırmızıya boyayarak silah patlaması efekti de verdi.

Büyük ticari başarı kazanan 1903 tarihli Büyük Tren Soygunu’ nun sayısız benzeri yapıldı. Porter ,1908’den itibaren ilk sıradaki yerini Giffith’e bırakacaktı.

Kaynakça

Abisel , Nilgün ,Sessiz Sinema ,De Ki Basım Yayım Ltd . Şti. ,Ankara ,2014

http://sinemaninaltincagi.blogspot.com.tr

http://www.sinefesto.com/sinema-tarihinin-ilkleri.html

https://tr.wikipedia.org/wiki/Aya_Seyahat_(film,_1902)

http://www.gazetebilkent.com/2013/05/10/sinema-tarihi-sinema-oncesi-donem-1920/

Genç Öncüler Hanımlar Komisyonu olarak 31 Aralık cumartesi günü liseli kardeşlerimizle geleneksel hale getirmeyi düşündüğümüz film okumalarımızın ilkini gerçekleştirdik. ''Kaplumbağalar da Uçar'' filmini izleyip ardından Nihal Açıkel ablamız ile film üzerine konuştuk. İranlı yönetmen Bahman GHOBADİ'nin 2004 yılında çektiği filmin adının Kaplumbağalar da Uçar' olmasının sebebi bazı kaynaklara göre şöyledir; kaplumbağalar barut kokusu almazlar bu yüzden mayın tarlalarına mayınları patlatmaları için gönderilir ve mayınların patlamasıyla ölürler.Filmin asıl konusu da mayın toplayarak yaşamlarını sürdüren çocuklardır. Dram temalı olan film, çok yakın bir tarihe ışık tutarken şuan yanıbaşımızda yaşanan Suriye katliamının da bundan çok farklı olmadığını gösteriyor.Bu ve buna benzer filmlerde işlenen konuların gerçekte değil sadece film sahnelerinde olması ümidiyle.Bir sonraki Film Okumasında görüşmek üzere. Selametle

2002 yılından bu yana birçok projeye imza atan Genç Öncüler Eğitim Spor ve Gençlik Derneği geçen yıl ilkini düzenlediği Genç Öncüler Kısa Film Yarışması ile gençlerin yeteneklerini keşfetmeye ve sosyal farkındalık oluşturmayı hedefliyor. 2002 yılından bu yana birçok projeye imza atan Genç Öncüler Eğitim Spor ve Gençlik Derneği geçen yıl ilkini düzenlediği Genç Öncüler Kısa Film Yarışması ile gençlerin yeteneklerini keşfetmeye ve sosyal farkındalık oluşturmayı hedefliyor. Geçen yıl “evsizler” teması ile unutulan, terk edilen ve sokakta yaşamaya mahkûm olan hayatların hikâyelerini sinemanın gücünü sosyal farkındalık projesi olarak kamuoyuna duyurduk. Birçok projede olduğu gibi bu projemizde de derdimizi paylaştık. Genç Öncüler Kısa Film Yarışması bu senede geçmişten geleceğe umut olmaya sanata sanatçıya değer vermeye devam ediyor ve edecektir. Geçen yıl ki evsizler temamızda problemin görünen yüzünü işlemiştik.  Bu yıl ki temamızı da bu hedef doğrultusunda  “Bireyselleşme ve Aile” olarak belirledik. 29 Kasım 2016 Salı günü Fatih Belediyesi Topkapı Sosyal Tesisleri’nde sinema eleştirmenleri, yazar, oyuncu, jüri üyelerimiz ve birçok kıymetli basın mensubu misafirlerimiz ile basın lansmanımızı gerçekleştirdik.   Toplantımız geçen yıl ödül alan filmlerimizin fragmanını ve bu yıl ki temamızın tanıtım filminin gösterimi ile başladı. Genç Öncüler Genel Sekreteri Fatih Razi tanıtım filmi ile alakalı ufak bir not düştü. “Genelde genç senaristler ve yönetmenlerin katıldığı yarışmamıza imkânsızlıktan dolayı profesyonel bir ses, ışık ve montaj imkânımız yok diyen arkadaşlarımızın şikâyetlerini dikkate alarak bu yıl ki tanıtım filmimizi bir cep telefonu kamerası ile çekildiğini ve yarışmaya katılan filmlerinde bu minvalde değerlendirileceğini hatırlattı.”   Genç Öncüler Derneği Başkanı Orhan Özer, sanatın icra edilmesi aşamasında toplumsal faydaların da gözetilmesi gerektiğine dikkati çekerek, “Bununla alakalı temalarımızı da belirlerken arkadaşlarla tartışmalar yapıyoruz. ‘Acaba hangi temayı seçmek toplum için daha faydalı olur ve gerçekten bir toplumun acısına temas etmiş olur’ diye düşünüyoruz.” dedi. Özer, yarışmanın temasına dikkati çekerek, “İnsanlığın örgütlü yapısı olan aile, son dönemde ciddi anlamda bir dejenerasyona maruz kaldı. Türkiye’nin Batılılaşma serüveni içerisinde aile bir araç olarak anılmaya başladı ne yazık ki. Bunun sonucunda aynı kalp ve aynı ruhta, iki farklı medeniyet kollarını barındırmaya çalışan ailelerin çatışması ile çok ciddi problemlerle yüz yüze kalmaya başladık. Modernleşmeyle birlikte insanın köyden kente göçü, kadınların iş hayatına katılması, refah düzeyinin artması, iletişim araçlarının çok ciddi manada farklılılaşması aynı zamanda hayatımızı kolaylaştırması ailelerin yapısını ve bireyselleşmeyi de tetikliyor. Bu manada aile kavramı ciddi bir erozyona maruz kaldı.” diye konuştu. Yarışmanın jüri başkanı, sinema yazarı İhsan Kabil de yarışmanın uluslararası kulvarda da düzenlenmesi gerektiğini dile getirdi. Kabil, yarışmanın temasının sosyal sorumluluk bilincini de ortaya çıkardığını aktararak, “Bütün tüketim mekanizmalarının, kişinin kendisini dahi tüketmeye başladığı bir ortamda, bir sosyal kurum olan aileye tesirleri ve giderek eğitim, özel kuruluşlar veya resmi kurumlardaki tesirleri devasa bir sorun olarak karşımıza çıkabilir.” ifadelerini kullandı.   Jüri üyesi gazeteci, yazar Cihan Aktaş ise aile kavramının kendi içinde birçok farklı dünyayı barındırdığına işaret ederek, “Aslında ailenin içinde farklı dünyalar hoş bir şey. Fakat aynı zamanda farklı dünyaların ortak bir araya geldiği ve ortak dünya olması ideali oldu.” dedi.   Sinemaya destek olmanın yanı sıra seçtiği temasıyla sosyal farkındalık oluşturma amacı taşıyan yarışmanın başvuruları 1 Nisan 2017’ye kadar devam edecek. Yarışma jürisinde İhsan Kabil ve Cihan Aktaş dışında yönetmen ve sinema yazarı Abdulhamit Güler, yazar İsmail Kılıçarslan, yönetmen Emre Konuk ve sinema yazarı Dilek Karataş’da yer alıyor. Genç Öncüler Kısa Film Yarışmamıza katkılarından dolayı Kültür ve Turizm Bakanlığı ,Sosyal Ekonomik Ve Kültürel Araştırmalar Merkezi (SEKAM) , Uluslararası Sosyal Medya Derneği (USMED) ve Basın Sponsorluğunu üstlenen Türkiye’nin Sinema Rehberi (SİNEFESTO) ve sinemaya gönül vermiş nice perde arkası kahramanlara teşekkür ediyoruz.

Furkan Rıza Demirel

Batman ve Superman’in bir arada bulunduğu bir film için izleyiciler yıllardır merakla bekliyor.Batman and Robin filminde‘’İşte Superman bu yüzden yalnız çalışıyor’’cümlesini duyduğumuzda,Superman Returnsfilminde Superman’in Gotham semalarında uçtuğu haberini aldığımızda ve Will Smith’liI am Legendfilminde, kıyamete uğramış dünyadan geriye kalan bir Batman-Superman filmi afişi gördüğümüzde hep bir beklenti içine girdik. Hatta Christian Bale ve Brandon Routh’un oynayacağı böyle bir filme kesin gözüyle bakanlar bile vardı ki, hayran yapımı afişlerini internette bulabilirsiniz. Fakat Brandon Routh çabucak gözden düştüğünde,bile böyle bir proje gerçekleşmemiş oldu. Sonrasında ise Henry Cavill’in artık yeni Superman olduğuMan of Steelfilmi geldi. Ki filmi beğenen veya beğenmeyen birçok kişi Henry Cavill’in rolü taşıyabildiğine hemfikir oldu. Man of Steel gişede bekleneni vermiş olacak ki, daha o filmi sindiremeden bizi oturduğumuz yerden fırlatan bir haber duyduk; Batman ve Superman aynı filmde buluşacaktı. Superman’in kim olacağı belliydi. Peki ya Batman kim olacaktı? Gözler ilk başta Christian Bale’ye odaklandı, Batman rolü için bazı insanların fikrince başkası bile düşünülemezdi. Hatta bu sefer, önceden nasıl Brandon Routh ile Christian Bale’yi yan yana getiren afişler çıktıysa bu sefer de H. Cavill ile C. Bale yan yana getirildi hayran yapımı posterlerde. Fakat bir zamanlar ortalıkta dönen ve Christian Bale’ye rol için teklif gittiği ama bunu reddettiği haberi de daha sonra kendisi tarafından yalanlandı. Rol için bu sefer bir kesim Michael Keaton’u önerdi, hatta bir ara işlerin ciddiye bindiğini bile düşündük. Tabii Josh Brolin ile görüşüldüğü söylentileri de gün yüzüne çıkmaya başladığında ayrı bir heyecan yaşamadık değil, ki şahsi kanaatimce Bruce Wayne/Batman rolünün üstesinden hayli hayli gelebilirdi. Ama bir sabah uyandığımızda, rol için seçilen ismi öğrendik; Ben Affleck. Herkes birden afalladı, akıllara ilk gelen film deDaredeviloldu. İmza kampanyaları başlatıldı, hayran isyanları sosyal medyada yankılandı. Fakat ne Zack Snyder ne de stüdyo geri adım attı. Tüm kötü şeylerin sorumlusu sanki Ben Affleck’ti. Hatta öyle ki George Clooney dönemi Batman’i bile‘’Yoksa iyi miydi?’’diye insanların aklına gelmişti. Sonrasında seçilen her oyuncu ise ayrı bir tartışma konusu oldu, Aquaman olsun, Lex Luthor olsun ve özellikle Wonder Woman olsun, hepsi ayrı ayrı tartışmalara ve bölünmelere sebep oldu. Kolay değil, yılların beklentisiyle her şey mükemmel olsun isteniyordu. Sonraki süreçte de Batman’in giyeceği kostümden, Gal Gadot’un zayıflığına kadar hem gerekli hem gereksiz oldukça tartışmaya girildi. İlk görseller gelmeye başladığında, Zack Snyder’in tıpkı Superman kostümünde yaptığı gibi Batman kostümünde de değişikliğe gittiğini gördük ve bu en çabuk benimsenen şey oldu da diyebiliriz. Sonrasında gelen fragman ve Helenistik dönemden fırlamışçasına bir Superman heykelinin üzerinde yazan‘’Sahte Tanrı’’ifadesini gördüğümüzde ise beklemek daha yolun başında zorlaşmıştı. Sonrasında gelen her bir fragman ve görselle heyecanımız bir kat daha yükseldi ve bugün de artık bu uzun bekleyiş son buldu.
İlk önce açılış sahnesiyle başlamak istiyorum, ki filme daha en baştan böyle bir başlangıç yapılmasını açıkçası beklemiyordum. Ben, Bruce Wayne’nin ebeveynlerinin öldürüldüğü sahneyi daha çok ortalarda olur diye düşünmüşken, daha başından film çok farklı bir tonda başladı. Süper kahraman veya çizgi roman uyarlamalarının klişe açılışlarından çok daha etkili bir sahneydi. Tabii bu sahnede göreceğimiz şeylerden birisi de‘’The Mark of Zorro’’afişiydi ki, o olmazsa zaten olmazdı. Yine giriş sahnesinden devam etmek gerekirse, Tim Burton, Christopher Nolan gibi yönetmenlerden de aynı sahneyi izleme şansımız olduğundan ve bu yüzden karşılaştırma yapabileceğimizden dolayı neden bu kadar çarpıcı olduğunu biraz dillendireyim. İlk başta o kadar şiirsel bir anlatım yaratılmış ki, diğer yönetmenlerin tarzından farklı olduğunu çabucak hissettiriyor.Bunun yanında sanıyorum ki ilk defa Thomas Wayne’yi bir direniş sergilerken görüyoruz ölmeden önce. Çizgi romanlarda veya Batman Begins filminde Nolan tarafından resmedilen bir Thomas Wayne’den çok uzak bir portre olmuş. Bunun yanında küçük Bruce’un mağarayı keşfediş sahnesi de çizgi roman uyarlaması bir film açısından oldukça başarılı bir sahneydi. Giriş sahnemizin ardından Dünya’nın Superman ile tanıştığı anlara, yani Kriptonlularla yaşanan savaşın son anlarına atlıyoruz. Fragmanlardan da bildiğimiz üzere, General Zod’un gözlerinden çılgıncasına ışınlar fırlattığı binamız Bruce Wayne’ye ait ve bu binanın içinde yaşananlara kısaca tanık olma fırsatımız oluyor. Bu şekilde Man of Steel filminde en çok eleştirilen koca bir şehrin yıkımına tekrardan şahit oluyoruz, hepsine olmasa da, sivil gözden savaşın sonuçlarını izliyoruz. Zaten Bruce Wayne’nin hikaye akışına girmesi de bu sayede gerçekleşiyor ve iki kahramanın da birbirine karşı dolmaya başlamasının da ilk halkası atılıyor. Bu kısımları konuşmuşken söylememek olmaz, kullanılan müzik Hans Zimmer’in bir önceki film için yaptığı müziklerin hemen hemen aynısı. Yani müzikle sahneler arasında da bağlantı sağlanmış. Tekrardan zamansal bir ilerlemeyle bu sefer on sekiz ay sonrasına geliyoruz. Bir Afrika ülkesine röportaja gelen Lois Lane ve terörist bir grupla karşılaşıyoruz. Zaten başında Superman’in geleceği aşikar bir sahne. Yani klişenin içine koşar adım gittiğimizi düşünürken, Superman gelmeden önce gerçekleşen bir olay en azından yönetmenin bu tarz bir yanılgıya düşmediğini gösteriyor. Gerçekleşen olayın da Superman’e karşı komplo olduğunu çok geçmeden fark ediyoruz. Bir önceki filmde çok ağır eleştiri alan konu olan, yukarıda da bahsettiğimiz koca bir şehrin yıkımının günahı bu filmde çıkartılıyor. Yani bir önceki filmde eleştirilen ne varsa bu filmde yanıt bulmuş. Filmin genel gidişatında Superman, hep ilk filmin kaldığı yere dönmek zorunda bırakılıyor ve savaşın sonuçları hep tokat gibi yüzüne çarpıyor. Batman ile tanışmamız da çok uzun sürmüyor elbette.‘’Beyaz Portekizli’’isminin peşinden giden Batman, bu amaçla bir kişiyi sorgularken karşımıza çıkıyorve karanlıklarda gizlenen Batman, ilk görüşünde merak uyandırmaya başlıyor. Her ne kadar polislerin Batman’in yanında olduğu söylense de, polisimiz Batman’e ateş ediyor. Fakat Clark Kent, polisin de Batman’in yanında olduğu konusunda ısrarcı ve gazetelere konu olan sorgulama biçimini–suçluları yarasa sembolüyle damgalaması-tasvip etmediğini fazlasıyla belli ediyor; suçlumuz her ne kadarhak etse bile. Fakat bir sahnede Perry White’ın Clark’a verdiği‘’Gotham’da suç dalgası… Su ıslakmış…’’tepkisi aslında Gotham’ın ne kadar pisliğe batmış olduğunu özenle vurguluyor. Ayrıca yukarıda bahsettiğim gazete haberi ile de kahramanlarının birbirine karşı vaziyet almasındaki ikinci halka olarak ekleniyor. Bir yandan da televizyon oturumlarında Superman hakkında tartışmalar yapılmakta. Her kafadan sesler çıkmakla birlikte, herkes konuyu farklı bir yönden ele alıyor. Tabii bu programların birinde karşımıza ufak bir replikle Neil deGrasse Tyson çıkıyor mesela, ki kendisi ünlü bir astrofizikçi olmakla beraber ülkemizdeCosmos : A Spacetime Odysseybelgeseliyle bilinir. Ayrıca biraz sonrasında Vikram Gandhi karşımıza çıkıyor ve soyadına atıf yapılırcasına, Superman’in kurallara tabi tutulmaması gerektiğine vurgu yapıyor. Yine aynı dakikalarda birkaç önemli kişi daha gözümüze kolaylıkla çarpıyor. Ayrıca bir önceki filmden hatırlayacağımız–bu kurgusal birkişi olsa dahi-Glen Woodburn de öyle. Anlayacağınız, Dünya dışından gelen bir yaşam formunun varlığı hem siyasi hem bilimsel hem de toplumsal açıdan irdeleniyor, ki aslında filmin en önemli artısı da burada. Çizgi romanlarda veya Superman’in önceki film ve dizi deneyimlerinde kolay kolay karşılaşmadığı bir durum bu (en azından ilk ortaya çıkışında). İşte bu yüzden film kendini daha somut ve gerçekçi insan profiline sahip bir dünyaya yerleştiriyor. Bu noktada, Lex Luthor’un da boş durduğunu söyleyemeyiz. LexCorp’un yöneticisi olarak gücünü sonuna dek kullanmada oldukça başarılı. Ayrıca Superman konusundaysa oldukça takıntılı. Bu yüzden onu durdurmak için şirketinin bilimsel araştırmalarını kullanmanın yanında siyasi olarak da–paradan gelen-gücünü kullanıyor. Hemen burada keserek başka bir konuya değinmek istiyorum;kriptonit. Az önce de söylediğim gibi, önceki filmle bağlarını sıkı kuran film bu noktada da önceki filme yönlendiriyor bizi. Hatırlarsanız General Zod ve beraberindekiler ‘’Dünyalaştırma Motoru’’ yöntemiyle Dünya’yı Kripton haline getireceklerdi ve bir süre bu cihaz aktifti, ta ki Hint Okyanusu civarlarında Superman tarafından durdurulana dek. Rotamızı aynı bölgeye çevirdiğimizde de motorun bıraktığı izleri görebiliyoruz ki, o da ufak tefek de olsa işlem yerini bulmuş ve torak yapısı değişmiş. İşte filmimizdeki kriptonit de bu şekilde karşımıza çıkıyor. Ve ufak tefek birkaçının dışında, en büyük parça da okyanusun dibinden çıkartıldığında Lex, bunu A.B.D.’ye sokmak için Senatör Finch’ten yardım istiyor. Fakat fragmanlarda bize düşündürtülenin aksine Senatör Finch buna pek sıcak bakmıyor. Hatta Lex’in manipülasyonlarına en dayanıklı karakterlerden biri olmuş diyebiliriz. Ama Finch’in direnmesi pek bir fayda etmeyerek Lex istediği ayrıcalıklara, yani Zod’un cesedine ve Metropolis’e düşen Kripton gemisine erişim hakkını alıyor. Fakat gördüğümüz gibi Superman konusunda takıntılı ve nedense insan ilk başta bu takıntının sebebini kolayca fark edemiyor. Sona saklanmış bir sürpriz diyebiliriz. Yine Lex Luthor’un olduğu yerde mutlaka kötü baba-oğul ilişkileri olduğunu düşünürsek, bu filmde de tek cümleyle de olsa bu pas geçilmemiş. Lex Luthor’un babası demişken, malum sahnede Lex babasının Doğu Almanya’da doğduğunu ve mecburen lider geçitlerinde çiçek salladığından bahsediyordu. Her nedense sosyalist rejimler ne kadar yıkılmış olursa olsun mutlaka hedef tahtasına oturtuluyor, hatta Lex’in ağzından uzaylı tehlikesinin de buna eşdeğer olduğuna yorulacak cümleleri işitiyoruz. Tabii bu siyasi yön Nolan’ın Batman kötü karakterlerinde olduğu gibi bir karakterde hayat bulmadığından, yani göze sokulmadan yapılmış olması bir nebze kabul edilebilir oluyor. Fakat Lex Luthor karakterinde yapılmış olan bir değişiklik kolayca dikkati çekiyor. Önceden hem film olsun hem de dizide olsun Lex Luthor’un o buram buram kapitalist yanını görebilirdik. Mesela Gene Hackman-Kevin Spacey’in Lex Luthor’u arazi sevdalısıdır, Lois and Clark dizisinde izlediğimiz Lex, Superman’e yenilmesinin sinirini yaşarken şirketin kar ettiğini duyunca sevinen biridir. Fakat bu filmden Lex Luthor’un bu özelliği silinmiş, hadi silinmiş demeyelim de hiç görünmeyecek şekilde törpülenmiş. Elbette bu farkında olunarak yapılmış bir değişiklik. Filmin ilk yarısı‘’Beyaz Portekizli’’arayışındaki Batman’in onu bulmasıyla bitiyor. Şunu söylemeliyim ki, ilk yarı boyunca da hem sürprizlerle karşılaşıyoruz, hem de bol bol göndermeyle. Başta ilk sürprizimiz Anatoli Knyazev yaniKGBeast.Film boyunca bir Afrika’da bir yasadışı dövüş organizasyonunda gördüğümüz bu karakter,Batman #417sayısından beri sık sık gördüğümüz bir karakter ve filmin neredeyse son yarım saatine kadar da mevcut, yani filmimizin Lex Luthor haricindeki bir kötüsü de o. Yukarıda her ne kadar siyasi değişimden bahsetsem de, Lex Luthor’da tek değişen bu değil. Karakter neredeyse komple değişmiş vaziyette. Sildikleri özelliklerin yerine koydukları özellikler Lex Luthor’u bambaşka bir noktaya taşımış, nevrotik yapısı ve buna uygun mimikleri ve jestleriyle, olağanüstü manipülatörlüğüyle Lex Luthor şimdiden birçok kişinin favorisi oldu bile. Batman ise çok çok değişmiş, değişmesi de çok iyi olmuş.
İkinci yarıya geldiğimizdeyse aksiyonun içine dalıyoruz. O kadar hızlı ve çok şey oluyor ki, hepsine değinmek elbette mümkün değil. Ancak bu yarıdan itibaren de kurulan evrenin ilginçliği gözümüze çarpıyor. Ancak bir noktadan değinmeye başlarsak o da Lex’in Kripton gemisinin detayları keşfetmesi olabilir. Kripton dediğime bakmayın, bu gemi kısa süreli bir Yalnızlık Kalesi işlevi gördü ilk filmde Superman için. İşte bu yönüyle Zack Snyder’ın (aslında senaristlerin) eski filmlerden bazı hususları direkt aldıklarını görüyoruz. MeselaSuperman IIfilminde Lex Yalnızlık Kalesi’ne uğruyor ve birtakım bilgiler ediniyordu,Superman Returnsfilmindeyse yine Lex aynı şekilde Yalnızlık Kalesi’ne gidiyor ve oradan edindiği bilgilerle neredeyse yeni bir kıta yaratıyordu.Batman v Superman : Dawn of Justicefilminde işler değişmiş mi? Hayır, yine aynı kurgu mevcut. Lex buradan edindiği bilgileri tekrar Superman aleyhine kullanıyor. Bana kalırsa bu kurguyu seneler sonraki bir yeniden çekimde tekrar görürüz, buraya yazıyorum. Bu kadar bekleyişin ardından söylemek gerekir ki, Ben Affleck artık yeni Batman. O kadar endişeye rağmen rolün hakkını vermiş.Diğer hakkı verilmesi gereken oyuncu da Jesse Eisenberg. Senaryoda yazılan Lex Luthor’u başarıyla oynamış, nevrotik ruh halini başarıyla yansıtmış. Gal Gadot ise kısa bile olsa Wonder Woman performansıyla şu an gayet benimsenmiş durumda, yine de 2017’de gelecek solo filminde değerlendirmek daha doğru olacaktır sanırım. Henry Cavill mi?O zaten Superman. Final sahnesindeyse Superman’in canlanacağının sinyali verildi. Kimileri buna çok şaşırmış ve isyan etmiş de,ne bekliyordunuzayıptır sorması? Çizgi romanlardaki hikayede ölüp yeniden dirildiği artık sır değil. Yani ne kadar isyan etseniz de, bugün uyarlamaların çoğunda bu var; öldü zannedilip geri gelmesi. Bunu sonunda belli etmiş olması mı sıkıntı? Bence pek sayılmaz. Çünkü geri dönüş hikayesinin nasıl uyarlanacağı çok önemli. Darkseid’in bu geridönüştebir parmağı olacak mı, geri dönüş için ayrı bir solo Superman filmi çekilecek mi, beraberinde tıpkı çizgi romandaki gibi koca bir Superman ailesiyle mi gelecek? Ben boşuna demiyorum erken oldu diye, erken olması sıkıntı ama ölmüş olmasını ve geri dönecek olmasını sıkıntı edenler, bence etmeyin. Darkseid geliyor. Bundan kaçış yok. Zira final konuşmalarında Lex Luthor bunu isim vermeden ama apaçık söyledi. Ama bunun için daha bir erken. Yani Justice League filmi için daha başka düşmanlar bulunabilir. Daha ilk birkaç filmden böylesine bir karakteri harcamak yazık olur. Sonuç olarak film geçmişiyle sımsıkı bağlar kuran bir film, karanlık atmosferi ayrı bir cezbedici bir çizgi roman uyarlaması için.,özellikle sinemada hayalkırıklığına uğrayanlar bu ekstra eklenmiş 30 dakika ile filmden büyük bir haz alacaklardır.Geçmişiyle kurduğu sıkı bağlar kadar da geleceğe çok fazla açık kapı bırakan bir film olduğunu da eklemeyi unutmayalım. Eğer bir puan verecek olursam, on üzerinden sekiz buçuk ile bu filmi uğurlayabilir ve Justice League’yi beklemeye koyulabiliriz.