casino maxi

Gündem

Müslüman Dünya, Batı, Darbeler ve 15 Temmuz

Uğur Demirel

Türkiye olarak tarihimizin en sancılı süreçlerinden birini yaşıyoruz. Kaosla felah arasında gidip gelen sarkaç, milletin azmi ve cesaretiyle şimdilik bizden yana dönmüş durumda. Türkiye'yi bölüp parçalamak isteyenlerin planlarını bozguna uğratmanın gururu, bu coğrafyada yaşayıp darbenin karşısında duran herkesindir.

Ancak asıl savaş yeni başlıyor. İki yüz yıldır İslam dünyasını esaret altına alan siyasi planlar, Müslümanlar üzerindeki hegemonyasını devam ettirmek için son olarak gözüne Türkiye'yi kestirdi.

İkiz Kulelerin vurulmasından sonra ABD Başkanı Bush'un "Bundan sonra savaş Müslümanlarla Müslümanlar arasında olacak." sözünü çok iyi tahlil etmeliyiz. "Yüz yıl sürecek Haçlı Savaşları başlamıştır." diyerek Amerika'nın Müslüman dünya üzerindeki stratejisini deklare edenler, amaçlarına ulaşana kadar durmak istemeyeceklerdir.

14 sene evvel ABD'nin yayınladığı Rand Raporu'nda Orta Doğu'nun haritasını yeniden çizenler, Türkiye'nin de içinde bulunduğu 22 Müslüman ülkenin sınırlarını kendilerine göre değiştirenler, yeni haritada kendilerinin yöneteceği Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan Devleti'ni çizenler, "Vaad Edilmiş Büyük İsrail Toprakları"nı en batıdan en doğuya kadar hakimiyet altına almak isteyenler, Türkiye'ye de operasyon yapmak için düğmeye başmış durumda.

1990'da Cezayir'de seçimi %54 oy alarak kazanan İslami Selamet Partisi'ne yapılan darbeye ABD, İngiltere ve İsrail öncülüğünde Batı ses çıkarmamıştı. Filistin'de Hamas'ın kazandığı seçimi tanımayanlar, Kaide bahanesiyle Afganistan'a girmiş ve çocuk kadın ayrımı yapmadan binlerce Müslümanı katletmişlerdi. Elleriyle besleyip büyüttükleri Saddam'ın nükleer silahları bahanesiyle Irak'a girmişler ve ülke düzenini onlarca yılda tamir edilememek üzere bozup tarumar etmişlerdi. Mısır'da halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olan Mursi'ye yapılan darbeye darbe dememişlerdi. Libya'da Kaddafi'nin gitmesi için halk ayaklanınca Fransa olaya müdahil olmuş, savaş uçaklarını Libya semalarına göndermişti. Libya ordusu içinden seküler bir grup Müslümanlara darbe yapmış, "Libya'da İslamcıları tarihe gömeceğiz." dediklerinde buna alkış tutmuşlardı. Suriye olayları başladığından beri, ülkenin düzlüğe çıkmaması için ellerinden geleni yapmışlardı ve yapmaya devam etmekteler.

Humeyni devriminden sonra İran'ı ambargolarla yıldırdılar. Ruhani yönetimiyle beraber İran'la anlaşarak dişlerini Türkiye'ye bilemeye başladılar.

Cumhuriyetin ilanından bu yana ülke içindeki işbirlikçilerle gerekli gördükleri zaman darbelerle ülkeye müdahale ettiler. İslam’ı hayata hakim kılmak için İslamî referans vererek konuşanların, 'Yeni Dünya Düzeni' kurulurken ülke geleceğinde söz sahibi olmamaları için planlar yaptılar, kan akıtmaktan geri durmadılar. FETÖ dediğimiz yapılanmayı bu zamana kadar besleyip büyüttükten sonra, diğer Müslüman ülkelere yaptıklarını Türkiye'ye de yapmaya çalıştılar.
Ancak, belki de kimsenin tahmin etmediği bir şey devreye girdi. Her kesimden halk sokaklara döküldü. Kendi seçimlerini canlarından aziz bilenler ölümü göze alarak tankların üzerine yürüdü. Allah'ın inayetiyle darbe engellendi.

Şimdi daha çok çalışma zamanı. FETÖ eliyle darbenin yapılmaya çalışılması asıl cuntacıyı görmemizi engellememeli. Fethullah Gülen'e biat edenler devlet kademesinin her yerinden temizlenirken ABD, İngiltere ve İsrail'e biat edenlere karşı da her zaman uyanık olmalıyız. Eğer bu şer üçgeni Türkiye'ye darbe yapacak kadar gözünü kararttıysa, başarısız olduk diyerek geri çekilmeyecektir. Farklı işbirlikçiler eliyle, çevremizde bulunan örgütler eliyle tekrar girişimde bulunma ihtimalleri kuvvetle muhtemel. Öyle görünüyor ki çok büyük bir savaşın eşiğindeyiz. Cumhurbaşkanı'nın darbe girişimi döneminde yaptığı açıklamalarına dikkat edilirse şer cephesi olarak doğrudan ABD'yi hedef aldığı anlaşılacaktır. Dostluğun bittiğine dair söyledikleri, silahlı olmasa bile bir soğuk savaş ilanının ifadesidir. Devlet Bahçeli'nin o hafta grup toplantısında söyledikleri savaşın çok çetin geçeceğinin habercisidir:
"Halep'teki kardeşlerimiz perişandır. Halep Gaziantep'tir, Kilis'tir. İç sorunlarımız fazla olsa da Halep'e duyarsız kalamayız. Bunlar Suriye'yi çürümeye bırakmışlardır. Irak'ta Türkmen ve Müslüman kanı dökenler, bu defa da son yurdumuzda devreye girmişlerdir." diyen Devlet Bahçeli, savaşın İslam dünyası üzerinden şekillendiğini, birbirimize muhtaç olduğumuzu ifade etmiştir.
"12 Eylül'de çocuklarımız kazandı diyorlardı, çok şükür 15 Temmuz'da onların gayri meşru çocukları kaybetti." demiş ve ihanet çetelerinin karışında duracağımızı beyan etmiştir.

Türk-Kürt, Alevi-Sünni ve hatta Dindar-Laik gerilimlerine karşı sürekli teyakkuzda olmalıyız. Vatan içerisinde farklı dünya görüşlerinin kimlik mücadelesi, üzerimize aldığımız kimlikler var oldukça devam edecek. Lakin vatan mevz u bahisse bizim Türkiye'den başla gidecek toprağımızın olmadığını aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Her unsuruyla, her kimliğiyle, her dünya görüşüyle bir Türkiye'ye sahibiz. Ekip biçecek, çadır kurup yurt tutacak başla toprağımız yok.
Türkiye olarak dış unsurlara karşı kenetlenmeli ve toplumsal kargaşaya neden olacak her türlü eylemden uzak durmalıyız.

Darbe girişiminin bize hatırlattığı bir şey de ölüme her an hazırlıklı olmamız gerektiğidir. İhtilal haberini alır almaz ölümü göze alarak hepimiz sokaklara koştuk, canlar verdik. Allah'a onları şehitlerden saymaları için dua ederken, onların yerinde biz de olabilirdik düşüncesiyle ürperiyoruz. En büyük savaşın sonunda keşke dememek için ölüme kendimizi hazırlamalıyız. Yarının bize ne getireceğini kestirmek güç. Belki ilk etapta darbe girişimini önleyip zafer kazandık. Ancak yarın darbe yapamasalar bile canımızı yakmak için uğraşacaklar. Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, böyle bir durum karşısında sokaklara çıkarken, "Ya ben de ölürsem!" gibi bir tereddüt kalbinde kalmayıncaya kadar tevbelerle ve salih amellerle Allah'a istiğfar etmeli.

İstanbul Sit Alanları Alan Yönetim Başkanlığı Şehir Plancısı Yeşim Börek ile Fetih den Sonra Tarihi Yarımadayı Konuştuk

Röportaj: Zehra YURDAN – Sena DAĞ

Genç Öncüler: İstanbul Sit Alanları Alan Yönetim Başkanlığı’nın sorumlu olduğu alanlar hakkında bilgi verir misiniz?

Yeşim Börek: Sorumlu olduğu alan Tarihi Yarımada. Zeytinburnu ve Eyüp sınırları içinde kalan bir koruma bandı var. Özel bir kurum kurulmasının nedeni burası Dünya Miras Alanı. UNESCO’nun 1985 de ilan ettiği Dünya Miras Alanı 4 bölge olan; Süleymaniye (hatta şu an içinde bulunduğumuz alan da dünya miras alanının içinde), Zeyrek Mahallesi (Zeyrek Camii ve o eski Türk ahşap evlerinin yoğun olduğu yerler 1985 de daha yoğundu şimdi öyle niteliği çok fazla kalmadı), Sultanahmet Topkapı ve çevresi, Karasurları’nı bilirsiniz, Ayvansaray’dan başlayıp Yedikule’ye kadar sağda ve solda koruma bandını içeren aşağı yukarı 100-300 metreyi bulan bu alanların yönetimi ile ilgileniyor. Ama yönetimden kastım imar planı üretmek üzerindeki inşaatlara izin vermek ya da ruhsat vermek gibi inşaya yönelik bir yönetim değil. Daha çok kurumlar arasında eş güdümü sağlamaktır. Ayrıca Dünya Miras Alanları ile ilgili UNESCO her sene Temmuz başında her ülkenin katıldığı toplantılar gerçekleştiriyor ve Alan Başkanlığı olarak bu toplantıları takip ediyoruz. Bu miras alanlarının korunma durumuyla ilgili raporlar yazmak ve yapılan çalışmaları da UNESCO mevzuatıyla yerel mevzuatımız arasında koordinasyonu sağlamak. Daha çok eş güdüm koordinasyon kurulu gibi yoksa bir proje burada yapılacağı zaman Alan Başkanlığından izin alınmıyor.

Genç Öncüler: İstanbul’un Fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in imar girişimlerini başlattığını biliyoruz. Fetihten sonraki dönüşüm adına başlıca Kanuni dönemi, 1. Dünya savaşı, Cumhuriyetin ilanı ve devamında Tarihi Yarımadada birçok büyük değişimler yaşandı. Bu uzun yolculuğu nasıl okumalıyız?

Yeşim Börek: Fetihten önce İstanbul dediğimiz Sur’i sultani. Divan yolundan başlayıp ordu caddesinde bir mese yolu var orası temel ana hat. Süleymaniye’de de bir kilise var burası şehrin çeperiydi. Bundan sonrası büyük bostan ve tarım alanlarını oluşturuyor. Her ortaçağ şehirlerinde olduğu gibi en sonda, şehrin kenarlarında romanlar var. Bir miktar Balat, Marmara ve Haliç sahilinde Yahudiler bulunuyor. Tabi balat bir Yahudi, Samatya ve Kadırga da Ermeni azınlık vatandaşlarımızın bulunduğu semtlerdir. Çemberlitaş’a kadar yoğun bir yerleşim alanı oradan Süleymaniye’ye kadar kısmen yerleşim alanı sonrası artık köy, şehir değil. Sulukule’nin Kentsel Dönüşüm Projesi olan alanda, sur diplerin de küçük imalatlar, istenmeyen fakir gruplar gibi şehirle çok ilişkisi kurulmayan tarımla uğraşan insanlar var. Orayı bir kent gibi düşünmeyin bostanlar var bostanın içinde bir ev yapısı var. Fatih burayı fethettiğinde aslında İstanbul fiziksel olarak çok iyi bir durumda değildi. Çünkü fetihten önce Doğu Roma-Batı Roma savaşları olmuş, Ayasofya yağmalanmış, saray yağmalanmış, hipodrom neredeyse yıkılmak üzere olduğu halde geldiğinde İstanbul’a âşık oluyor. Buraya bir saray inşa ediyor. Ve Anadolu’dan çok hızlı bir şekilde Türk nüfusu getiriyor. Buraya gelenleri bölge bölge yerleştiriyor. Bizans da yarım adanın içini 12 bölgeye ayırmış, Fatih de bu 12 bölge kuralını bozmadan ve daha önceki sosyal doku ve inanç gruplarını çok rahatsız etmeden dengeleri koruyarak çok ciddi bir nüfus getiriyor. İstanbul’un o dönemde aslında ilk göçü, zorunlu ama ilk büyük göçünü yaşıyor. Ve hızlı bir şekilde nüfusu artıyor. Sonrasında külliyelerin yapımı başlıyor. Fatih Sultan Mehmet ilk olarak Fatih Camii’ni inşa ediyor ama Fatih Camii o günün ölçeğinde şehrin dışında kalıyor, amacı şehri oraya kadar büyütmek ve gelen Türk nüfusunu yerleştireceği boş alanları planlayarak külliye yaptırmak. Külliye demek hastane demek, medrese ve okul demek. Tabi etrafına hızlıca mahalleler oluşturuyor. Birde klasik Osmanlı mahalle ölçeği; mescit, sıbyan mektebi, çeşmeler her mahallenin olmazsa olmazıdır. Yani daha çok mahalle odaklarını oluşturmaya başlıyor. Onun döneminde yapılan mescit sayısını bilmiyorum ama ulaşılmaz bilgiler değil. İlk Fatih Camisiyle başlayan külliye yapımı sonrasında Yavuz Sultan Selim, Mihrimah Sultan gibi büyük külliyelerle o dokuyu iyice yerleştiriyorlar. Ama Haliç bölgesi özellikle Fener ve Balat hem Patrikhaneden dolayı bir Rum nüfusa sahip, Patrikhaneden sonra Ayvansaray’a kadar da Yahudi nüfusa sahip bir alandır. Zaten taş yapıların yoğun olduğu bölgeler gayrimüslim mimarisidir. Kadırga ve Samatya’da taş yapılar vardır ama Süleymaniye’ye baktığınızda yapılar ahşaptır. Sofular ve Zeyrek Türk mahallesidir ve bir de o zamanı düşündüğümüzde bırakın sosyal olarak ayrışmayı mimari olarak da ayrışmış durumdalar. İlk yaptığı işlerden birisi kilise ve cami yaptırmak. En büyüğü Ayasofya, çok simgeseldir. Cami ihtiyacı çok çabuk giderilebilir İslam coğrafyasında, ya da mescit kurmak zor birşey değil çünkü İslam’da anıtsal yapıya ihtiyaç yoktur. Ayasofya’nın özelliği sembolik olması ve Hıristiyanlar için kutsal olmasıdır. Roma’nın simgesi olduğundan burası artık İslam toprağı diyor. Kalenderhane Cami, Zeyrek Cami, Fenari İsa Cami (Vatan Caddesi üzerinde), İmrahor Cami (Yedikule taraflarında) bunların hepsi kiliseden dönme yapılardır. İkinci olarak yaptığı işler büyük bir nüfus getirerek sosyolojiyi değiştirmesi oluyor. Ve şehri Surlara kadar yayan bir politika uyguluyor. Bu politika 19. Yüzyılın sonlarına kadar gayet düzgün bir şekilde yürütülmüş. Birbirine çok saygılı bir mimari var. Sosyolojik olarak mimari eserlerin kuralları var. Mesela çok klasiktir; Haliç’e bakan sırtlarda birbirinin rüzgârını kesecek yükseklikte binalar yapamazsın. Hiçbir Gayrimüslim binası bir Müslüman’ın binasından daha yüksek olamaz. Önce yazılı olmayan sonra yazılı hale gelen iyi bir mimari nizamnamesi var. Avrupa ya gittiğinizde, her tarihi Avrupa şehrinin bir meydanı vardır. Eğer o meydan kilise etrafındaysa, şehir kurulduğunda şehrin iktidarı ve gücü kiliseye aittir anlamına gelir. Eğer meydan belediye veya yönetimle ilgili bir binanın etrafındaysa, kurulan iktidar seküler idareye aittir. Şehir, iktidar savaşlarının yapıldığı yerdir. Mekânın siyasetle çok ilgisi vardır. Kim güçlüyse mekâna o damgasını vurur. O yüzden Fatih bunu çok iyi bilirdi, çünkü Roma, Fars, İran İmparatorluğu’nun tarihini okumuş ve içselleştirmiş biri olduğundan iktidarı elde etmenin ilk yolu mekâna hükmetmek olduğunu bilen biriydi. İktidar 19. yüzyıl sonlarına kadar padişah olduğu için iktidarla ilgili sorun olmadığından, imar politikasıyla da ilgili sorun oluşmuyor. Mesela dünyanın ilk finans merkezlerinden Kapalı Çarşı’yı kuruyor, limanları kuruyor, Roma’dan gelen limanları genişletiyor. Süleymaniye Camisi, Yavuz Sultan’ın Yavuz Selim Camisiyle ‘evet iktidar benim’ deniliyor. Osmanlının bu konuda ki farkı şu; diğer İmparatorluk devletlerinde saraylar, kiliseyle ya da yönetim kimdeyse yönetim binasıyla çözülür. Bizde ise külliye ile çözülür. Orda yaşayanlara da hizmet eden bir sistematik ile çözülüyor. Osmanlı mekâna hükmetmeyi sosyal politikayla gerçekleştirmiş. Süleymaniye Cami o dönemde çok pahalı bir camiidir ama sadece cami yapıp bırakmıyor hızlıca ona hizmet edecek sistematiği kuruyor, medresesini kuruyor. Darülfünun o dönemde İslam dünyasında ki en büyük medreselerden biridir. 19. Yüzyılın sonlarına doğru bu düzen bozulmaya başlıyor. Sadece iktidarla değil sanayi devrimi gibi bir mesele ortaya çıkıyor. Geleneksel yaşam biçimi, geleneksel yönetim ve ticaret biçimi değişiyor. Mesela Kapalı Çarşı’nın finans merkezi yeni dönem finans sistemi merkezine uymuyor. Çünkü diğer tarafta emanet var, kasa var kişisel güven sistematiği var. Hızlıca Beyoğlu bankalar caddesi kuruluyor, limanlar Anadolu yakasına geçiyor. Yavaş yavaş sanayi devrimine ayak uydurma dönemi başlıyor. Çünkü burası tarım toplumu, bütün sistem limanlardan tarım ürünleri getirerek ticaret yapmak. Tabi sonrasında fabrikalar kuruluyor, ticaret yapılan materyaller değişiyor, ticaret yolları değişiyor. Buranın klasik sokak dokusu artık kayboluyor çünkü araç geliyor araca uygun şehir yok, atlı arabayla işler çözülmüyor artık banka kuracaksın ahşap binayla banka kurulmuyor. Sonrasında Süleymaniye külliyesi çok büyük bir yozlaşmayla çöküyor. Bu binalar vakıfların elinde boşalmış bir sürü ev olarak kalıyor. Bunu sadece Süleymaniye için değil Fatih için söylüyorum, sosyal doku tamamıyla değişiyor. Bekâr evleri tarih boyunca var ama Unkapanı Haliç kıyısı, Tahtakale çevresinde bekâr evleri çoğalmaya başlıyor.

Genç Öncüler: Osmanlının yoğun olarak hissedildiği mekânlardan uzaklaşmak batılılaşmaya adım atmak olarak görülüyor diyebilir miyiz?

Yeşim Börek: Tabi, İstanbul payitahtın yeri. Artık Osmanlı demek, geçmiş demek. Yeni bir ulus devleti kuruyorsunuz. Tabi savaş dünyanın her yerinde yeni bir kimlik oluşturuyordu. Bu dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Çünkü sanayi devriminden sonra fabrikaya yakın olmak önemli, merkeze yakın olmak değil. Bir tüccar için limana yakın olmak önemli oluyor tarihi merkez kavramı önemini yitiriyor.

Genç Öncüler: Günümüzde yozlaştırılan içi boşaltılan Vakıf geleneği ile karşı karşıyayız. Osmanlıda Vakıf kültürü nasıldı ve Cumhuriyet döneminde bu sistem nasıl yok edildi?

Yeşim Börek: Vakıf sisteminde hayrat ve akar diye iki kavram vardır. Hayrat; cami medrese gibi binalardır. Akar; bunların bakımını, yaşamasını sağlayan ticarettir. Vakıflar genel müdürlüğünün yaptığı ilk iş, bu akarları satışa çıkarmak oldu. Artık özel mülkiyet koruma kavramı ortadan kalkmış oldu. Yarımadanın çökmesinin en önemli sebebi Vakıf sisteminin çökmesidir. Çünkü evlerin çoğunluğu vakıflara aittir, vakıf sistemi çöktüğü anda bu evlerin bakımı biter, mekteplerin, çarşıların finansmanı gider. Süleymaniye’nin kurduğu çarşıdan gelen parayla oradaki öğrencilerin iaşesini, caminin günlük bakımı sağlanırdı. Devlet ekstra para harcamaz. Ama Cumhuriyet tüm vakıflar sistemini Ankara’ya tek bir sisteme bağlıyor.

Genç Öncüler: Günümüzde Süleymaniye butik otel bölgesine çevrilmek isteniyor. Bu konuda ki fikriniz nedir?

Yeşim Börek: Süleymaniye’de oteller açılmaması için büyük bir çabamız var. Sultanahmet’e dönsün istemiyoruz. Turistlik bölgelerde de yaşam alanları olmalı. Yaşam alanı olarak dizayn edilse insanlar burada yaşar. Bölge tamamen turistlere tahsis edilince halk orayı terk ediyor. Gezeceği yere turistler gereken yerlerde 1 km yürümeli. Örneğin 20 sene önce Topkapı’nın bahçesine otobüsler sokulurdu. Giriş kapısında ki kırıklar hala duruyor.

Genç Öncüler: Osmanlının izlerini silmek için kurgulanan imar yarışmasını kazanan Henry Prost İstanbul’da büyük bir kıyıma imza atmıştır. Henry Prost ile beraber İstanbul’da ne oldu?

Yeşim Börek: 1936 yılında Henry Prost geliyor. En büyük yıkımı haliç kıyılarını sanayiye açmasıdır. O zamanlar arıtma sistemi olmadığından bütün atıklar Haliç’e atılıyor. Boğaz kıyıları, Kuruçeşme kömür depoları hepsi Prost’un İstanbul’a hediyesidir! Atıkların acısını Haliç’te çok sonra yaşadık.

Genç Öncüler: Demokrat Parti döneminden başlayarak günümüze gelirsek Kültür mirası üzerinde olan dönüşümü nasıl okuruz. Dönüşümle beraber ne kazandık ne kaybettik?

Yeşim Börek: Menderes zamanında 54 tane Mimar Sinan eseri yıkılmıştır. Yine Menderes zamanında Fatih Camii Medreseleri de yıkılıyor. Niye Mimar Sinan Yapıları bu kadar önemli? Çünkü Osmanlı ‘medeniyet’ üzerine kurulmuştur. Turgut Cansever “ Bizim ecdadımız bir mekân oluştururken o mekânın ruhunu oluştururdu. Ondan sonra mekânı oluştururdu” der.

Bizim kültürümüzde meydan diye bir kavram yoktur. Bizde ki meydan caminin avlusudur çeşme başıdır. Meydan Avrupalılaşma, batılılaşmadır. Haussmann; Paris merkezini yeniden düzenleyen bir mimardır. Baştan aşağı bir medeniyet kuruyor. Haussmann aslında bir askerdir, devrim sırasında asker geliyor kimseyi yakalayamadıkları için eylem caddede olsun, yanına ikişer tane polis dizip halkı kontrol altına almak için meydan kültürü oluşuyor. İktidar-mekân ilişkisi böyle bir şey işte. Sonralarda İMÇ (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) binaları ve karşısına SGK binaları yapılıyor.

Genç Öncüler: Başımızı çevirdiğimiz her bilbordda açılan her kanalda kentsel dönüşüm reklamını görüyoruz. Kentsel dönüşümün yakın tarih hikâyesini anlatabilir misiniz?

Yeşim Börek: Dönüşüm kavramı ilk depremden sonra ortaya çıktı. 1950 den, dönüşüme kadar İstanbul’un nüfusu katlanarak artmaya başladı. Gecekondu kavramı ortaya çıktı. Bütün İstanbul’un sınırları bambaşka yerlere geldi. 80-85 e kadar gecekondu kültürü sürdü. İlk Zeytinburnu ile başlayan sonrasında Sarıyer sırtları, Boğaz sırtları, Gültepe, Çeliktepe, Levent tarafları hep gecekondu mahallesi idi. Tamamen kontrol dışı gelişti. Osmanlının ‘rüzgârını kesme zarar verme’ hikâyesinden ‘canın ne istiyorsa onu yap’ hikâyesine gelindi. Okmeydanı tarafı Fatih Sultan Mehmet’in kişisel vakıf arazisidir. Bırakın bina yapmayı üzerinden kuş bile geçiremezsiniz. Hiçbir kontrol mekanizması olmadığından tamamıyla iş, arazi mafyası üzerinden yapılıyor. Herkes para veriyor ama parayı devlete vermiyorlar. Kaç katlı yaptığının hiçbir önemi yok zaten gelen derme çatma katlar yapıyor. Bu tabi 70-80 ne kadar işçi sınıfı, fabrikaların yanlarında kurulan binalar şeklinde oluyor. 1970 lerin Bayındırlık Bakanı’da bırakın yapsınlar diyor, çünkü çözüm üretmiyor. Vakıf arazileri yağmalanıyor, orman arazileri hazine arazileri yağmalanıyor. İstanbul hiçbir anlamı olmayan bir şehir haline geliyor. O dönem yarımada da yoğun binalar olduğu için gecekondulaşmayı yaşamıyor. Ama gittikçe sosyal sınıfın derecesi düşüyor. 80 sonrası birer katlı binalar, birer ikişer kat yapılıyor, imar affı getiriliyor. Oy almak için her gelen iktidar imar affı getiriyor, böylelikle 9-10 katlı binalar meydana geliyor. Prost’tan beri yarımada da 40 50 rakımlı bir kavram var. Denizden 40 metreye kadar olan kısmını düşünürsek 5 katlı bina yapabilirsin, 40-50 metre arası 4 katlı, 50 metrenin üstündeyse 3 katı aşamazsın. Bunun nedeni İstanbul’un siluetin bozulmaması. 36 yılında Prost bu kuralı. Eskiden hiçbir binanın çatısı yoktu İstanbul’da, 4’lü filizler bulunurdu tepelerde bunun nedeni; ilk seçimde ‘bir kat daha çıkacağım’ demektir. 1999 depreminden sonra dönüşüm yapılmak istendi. Ama zaten mevcut imar hakkının 2 katı bina var. Devletin bunları yıkmaya ne siyasi ne de maddi gücü var. Fatih için konuşalım mevcut imar hakkı 50 rakımla 3 katı yapamazsın, dönüşüm yapmak için adamlara bu binayı yık demen lazım. Hadi yıktın yerine ne yapacaksın? 5 katlı bina yıkıp 3 katlı bina yapacaksın. 5 katlı bina da 10 tane mülkiyet sahibi var, 150 m2 bir daire de oturuyor, 3 katlı binaya inince 70 m2 ye iniyor. Ortak iş yapamadığı için bir de bunu müteahhite veriyor. Müteahhit de ‘bedavaya yapmayacağım bir katta ben istiyorum’ diyor böylelikle dönüşüm falan olmuyor.

90lar dan 2000 lere siyaseten çok karışık bir dönemdeyiz. Doğudan ikinci bir zorunlu göç dalgası geliyor. Artık Zeytinburnu sınırlarını aşmış, Sultanbeyli tek parsel üzerinde bir ilçe oluşturmuş. İş olarak kontrol mekanizması çığırından çıkıyor. 2004-2005 kentsel dönüşüm kavramının ortaya çıktığı zamandır. Bu da şu demek; 5 katlı binayı ve yanındaki binaları alıp tek mülkiyet haline getiriyor aradaki yolları da işin içine katınca müteahhit payını verip hepsini yıkınca, otopark, site haline getiriyor. Şu an dönüşüm her yerde var. 3 kişi bir araya geldiğinde kolaylıkla bir şeyler yapılabiliyor. Ama iş yarımadaya geldiğinde işler değişiyor. Çünkü koruma planı var. Olağanüstü koşullar var. Dokuyu değiştiremezsin, eski eser yüksekliğini aşamazsın ve daha bir sürü ayrıntı. Yenileme kuralları kuruldu. Yenileme kanunları çıkartılarak Sulukule, Tarlabaşı, 360 projesi onaylandı. Tarlabaşı normalde 4 katlı cumbalı taş yapılar, orada sit alanı koruma planı var. 2005 yılında diğer bölgelerde dönüşümü kolaylaştırılan kurallar sit alanlarında da uygulanmaya başlandı.

Genç Öncüler: Kentsel dönüşümün sosyal yapıya etkilerinden bahsedersek. Ne kaybediyoruz?

Yeşim Börek: Bizler sitelerimizde gördüğümüz komşuya “günaydın” dahi demiyoruz. Ölsek ertesi gün işe geç kaldığımız için merak ediliriz. Işığımın açılmaması ya da sabah olduğu halde kapanmaması komşumuzu endişelendirmiyor. Eskiler merak ederdi. Bir derdi mi var diye. Osmanlı zamanında camın önüne kırmızı çiçek konduğunda seyyar satıcılar sessiz geçerdi. Anlarlardı ki o evde hasta var. Komşuluk kültürünü kentsel dönüşümle kaybettik. Şuan ki kültür mahalle üretmiyor. Örneğin özel sektör eliyle yapılan Piyale Paşadaki kentsel dönüşüm “bakkalı, simitçisi, manavıyla İstanbulluların özlemini duyduğu sadelik ve huzuru insanlarla buluşturacak bir projeye imza atacağız” sloganıyla pazarlanıyor. Devasa binalar ile yaşam stili satılmaya çalışılıyor. Aşağıya bir sokak yapınca komşuluk olacağını sanıyorlar. İnsanlar şehir merkezlerine dönmek istiyor. Konforlu sitelerde sıkıldılar, hayatın olmadığını anladılar. Şehre gelmen araban yoksa en az 1 saatini alıyor. Canınız istediği zaman hayata karışamıyorsunuz. Zenginler yarımadaya geri dönmeye başladı. Zenginler gitmiş fakirler içerde kalmıştı. Şimdilerde ‘artık buralar şehrin kıymetli yeri sizin burada işiniz yok’ diyorlar. Balat şimdilerde Cihangir’in ilk zamanlarını yaşıyor. Tarih boyunca Balat’ta hiçbir otel yok. Orası konut alanı. Kendi iç dinamikleri, mekânı zamanla değiştirilebilir. Sermaye bir dönüşüm sağlayabilir. İnsanlar gelir ve gidebilirler. Şehir yaşayan bir yerdir. Cumhuriyetin başından beri insanlar sürülmüş. Yaşayan bir kent olması için nesillerin aynı ortamda yaşaması lazım. Aidiyet duygusu yok. Sosyal doku 20 yılda bir değişmiş. Örneğin camilerin etrafını meydanlaştırmak insanları camiden uzaklaştırır. Otobüsten inip camiye 10 dakika yürünmez. Cami evlere yakındır. Caminin etrafı meydan olursa cami olmaktan çıkar müzeye döner, turistik alan olur. Ramazanda tercih edilir sadece. Meydan hastalığımız camilerin etrafını boşaltarak başlamış. Fatih camiinin etrafında binlerce insan yaşıyordu.

Genç Öncüler: Yenileme alanı ilan edilerek zenginler için gasp edilen Sulukule’nin son durumu nedir?

Yeşim Börek: Şu an Sulukule Suriyelilere kiraya verildi. Bahçeli villa alınabilecek paralarla insanlar oradan ev aldılar zamanında. Buradan gönderilen romanların hepsi yollandıkları evlerden feragat ederek Fatih’e geri döndü. Sokakta yaşayan insanları site hayatına mahkûm edersek yapamazlar. Olmadı da. Hepsi dönerek Karagümrük ve Balat’dan ev kiraladılar. Taksim’de çiçek satan adamın işi saat gece 12 de bitiyor. Taksim’den Taşoluk’a Kayabaşına nasıl dönsün? Araziden gönderilen Romanlar surun diğer tarafına geçmiş oldu. Romanlar Fetihten önce oradaydı.

Genç Öncüler: Sizi bulmuşken her gün önünden geçtiğimiz Haşim İşcan geçiti çıkışında İstanbul İlahiyat Fakültesine çıkan kestirme yolda bulunan Hapolieutos Kilise kalıntısını sormak istiyorum. Belediyenin dibinde olan bu alan için hiçbir adım atılmamasının nedeni nedir?

Yeşim Börek: Bizde arkeoloji müze fikri çok oturan bir fikir değil. Aydınlatma düzenleme güvenlik ile oranın sıkıntısı halledilebilir. Açık hava müzesi haline dönüştürülebilir.

Sosyal Medya Bizim Neyimiz Olur?

Kimi zaman uykudan kalktığımızda ne zaman uyuduğumuzu, ne yapmak için uyandığımızı veya hangi güne gözlerimizi açtığımızı hatırlamayız. Yaşadığımız bu boşluğa anlam vermek için bir kaç saniye düşünürüz. Çok geçmeden günlük akışa kapılır, güne devam ederiz. uyku en büyük rutinlerimizden biri olduğu halde arada bu tarz adaptasyon sorunları yaşayabiliriz ve bunu (patolojik boyutlara ulaşmadıkça) tehlikeli görmeyiz çünkü uyku alemine aşina varlıklar olarak bu küçük sorun bizi korkutmaz. Peki, yabancısı olduğumuz bir âleme dalıp çıktığımızda da durum bu kadar sıradan mıdır?

Teknoloji yaşamımızın her alanına yayılmış, her işimizin vazgeçilmez bir kısmını kaplamış vaziyette. Eğitimden iletişime, alışverişten eğlenceye kadar her işimizi ellerimizdeki telefonlardan, tabletlerden hızlıca halledebiliyoruz. Ancak elimizdeki bu güzel nimeti hakkıyla değerlendiremediğimizde, dijital cihazlarımız kendimize ayıracağımız bir zaman dilimi verip zamanın bereketini alabiliyor. Yaşı, cinsiyeti, dünya görüşü, ekonomi düzeyi fark etmeksizin toplumun her parçası, teknolojinin yaşamımıza soktuğu ‘Dijital Dünya’ nın girdabına kapılmış durumda. Zamanla hepimiz ihtiyaç dışında sanal âlemde geçirdiğimiz her anın ruhumuza ağırlık yaptığının farkına vardık. Bu gerçekliğe göz yummak ya da korkuya kapılıp bu âleme düşman olmak çözüm değil elbet. Sadece bir adım geriye gidip içinde bulunduğumuz durumu daha sağlıklı tahlil etmek zorundayız.

Sanal dünyanın yetişkinleri kendine en çok çeken tarafı sosyal medya siteleri şüphesiz ki. İster gösteriş için bir fotoğraf paylaşın, ister salih niyetlerle insanlara yol göstermeye çalışın, kabul edelim ki her ne amaçla olursa olsun bu dünyanın büyüsüne kapılıyoruz. Her gün sanal âlemde önümüze çıkan yeni bir kapıyı aralıyoruz. Bu gizemli keşif yolculuğuna o kadar dalıyoruz ki içinde bulunduğumuz mekâna, zamana ve kimliklerimize yabancılaşıyoruz. Whatsapp gruplarında evlat sevgisiyle ilgili süslü cümlelerle bezenmiş bir yazıyı yayan ama yanı başındaki çocuğunun ilgi çığlıklarını duymayan bir kadın, annelik kimliğine yabancılaşmıştır. Eve gelir gelmez Facebook’a girip önemli gördüğü haberleri paylaşan ama eşinin ve çocuklarının neler yaşadığından habersiz bir baba evine yabancılaşmıştır. Twitter’dan çıkıp İnstagram ’a giren, yorum ve beğeni sayılarının istatistiğinde kaybolduğu için ibadet vaktini yakalamayan bir genç, zamana yabancılaşmıştır. Sonunda, içinde bulunduğu yaşam koşullarına adapte olamayan bireylerin oluşturduğu tarihine, kültürüne, değerlerine yabancı toplumlar ve nesiller oluşmuştur.

Yetişkinlere kıyasla elimizde, cebimizde, dizimizde taşıdığımız bu dijital dünyanın çocuklar üzerindeki yansımaları oldukça farklı. Hayatlarımıza girdiği andan itibaren çeşitli dönüşümlere sebep olan sanal dünyanın ortasına doğan çocukların bu gerçeklikten nasıl etkilendiklerini düşünürken aklıma bir büyüğümün şu sözü geldi: “Biz sanal âleme göç ettik ama evlatlarımız oranın yerlileri.” Çocuklar artık sanal mı gerçek mi anlayacak yaşa gelmeden telefonlarla ve tabletlerle oynuyor. İnce motor kabiliyetlerine göre inceleyecek olsak henüz bebeklik evresinden çıkmamış (iki yaşından küçük) çocuklarda bile teknolojik cihazların etkilerini gözlemlemek mümkün. Eline telefon verilmiş bir bebeği izlediğinizde ilk hareketlerinden birinin, baş ve işaret parmaklarını ekranda kaydırmak olduğunu görürsünüz çünkü daha önce telefondaki görüntüyü büyüten birini görmüş ve cihazı kontrol etmeyi öğrenmiştir. Çocuklar henüz soyut- somut kavramlarını öğrenmeden sanal olan dünyayla tanışıyorlar. Aynada kendini gördüğünde şaşıran ve aynaya ardı ardına vurup kendini tutmaya çalışan, annesi koltuğun arkasına saklandığında gerçekten kaybolduğunu düşünen bir bebeğe sırf ağladığında sussun diye verilen telefonun zararlarını tahmin etmek hiç de zor değil.

İleriki yaşlarına ulaştığında, ailesi tarafından dijital cihazlarla olan ilişkisi kontrol edilmemiş bir çocuk için ise tehlike katlanarak büyümeye devam ediyor. Son zamanlarda çocuklar arasında oldukça yaygın olan oyuncakların seslendirildiği videolar bu tehlikeler arasında. Artık iki çocuk bir araya geldiğinde oyuncaklarını ellerine alıp karşılıklı bir hikâye oluşturmak yerine internetten başkalarının seslendirdiği oyunları izlemeyi tercih ediyor. Çocukları hem beden hareketleri hem de hayal gücünü kullanma açısından bu denli pasifize etmenin başka bir yolu var mıdır bilinmez ancak önlem alınmadığında doğuracağı sonuç ortada: düşünmeye ve harekete geçmeye aciz bir nesil.

Genç Yeşilay Koordinatörü ve Teknoloji Bağımlılığı Uzmanı İsmail Memiş ile sosyal medya tarihini ve sosyal medya bağımlılığını konuştuk.

Genç Öncüler:Sosyal medya nedir? Sosyal medya deyince ne anlıyoruz? Sosyal medyanın hayatımızdaki yeri nedir?

İsmail Memiş: Sosyal medya son dönemin en önemli kitle iletişim araçlarından biridir. Kitle iletişim denilen süreci uzmanlar iki döneme ayırır: Birincisi Klasik dönem. Klasik dönem matbaanın icadıyla başlar. Matbaanın icadıyla ilk önce gazete gündeme gelir. Çünkü gazete hem bölgede yaşanan siyasi gelişmeleri hem kültürel gelişmeleri hem de magazinsel bilgileri aktaran bir unsur olarak kitlenin iletişime katkı sağlar. Sadece bölgedeki bilgiler değil çevre bölgelerden de bilgiler aktarır. Bu durum radyo dalgalarının icadıyla beraber farklı bir duruma evrilir. Çünkü radyo dalgalarının icadı, gazetenin “tirajı kadar insana ulaşabilme” kabiliyetini beş yüzlerden; Binlerden milyonlara katlar. Aynı zamanda radyo dalgalarının ulaşabildiği bütün her yer etki alanınıza girer. Bunu özellikle İngiltere sömürge yaptığı coğrafyalarda etkin olarak kullanır. Aynı zamanda radyo yeni bir durum çıkarıyor insanların karşısına çünkü işitsel bir etkileşim söz konusu. Ama televizyonun icadıyla dünya küresel bir köye dönüşür. İnsanlar yan komşusunun yaşadıklarını bilmezken okyanus ötesindeki olayların tümünü bilir hale gelir. Televizyon kendi dilini oluşturur. Yeni bir bakış açısı oluşturur Kitle iletişim uzmanları gazetenin, radyonun, televizyonun neye ne kadar fayda sağladığını sürekli tartışırlar. Fakat tam burada internetin ve peşinden sosyal medyanın hayatımıza girmesi bir devrim niteliği taşıyor. Çünkü önceki tüm unsurlar bir merkezin çevreyle iletişim kurması üzerinden işliyordu. Yani bir merkezden hangi bilgi aktarılıyorsa, bir merkezin ideolojisi, düşünce yapısı neyse çevreye bununla alakalı bilgi bombardımanı yapma imkânı sağlıyordu. Bu aynı zamanda insanları yönlendirme gücüne sahipti. Ki ilk başta televizyon tek kanal etrafından şekilleniyordu. Türkiye’de de olduğu gibi devlete ait tek bir kanal üzerinden şekillendi. O zaman da televizyonun ulaşabildiği yerlerdeki kişilerin güncel gelişmelere ve siyasi olaylara bakışı devletin kendilerine verdiği bilgiler üzerinden şekillene biliyordu. Tamamıyla ideolojiyi değiştirir etkisi yoktu belki ama çevrenin zihninde bazı kırılmalara yol açabilecek etkilere sahipti. Fakat internetin 2.0 sürümüyle beraber karşımıza karşılıklı anlık iletişim imkanı girdi. Bu ise kitle iletişimdeki merkezin çevreyle iletişim kurduğu ilişkiyi tarumar edip merkezlerin merkezlerle iletişim kurabilmesi imkanınını sağladı. Devrim niteliği de burası. Artık sosyal medya kullanıcısı herkes aynı anda binlerce, milyonlarca hatta milyarlarca insana ulaşabilecek güce sahip. En basitinden, Facebook’un bugün kullanıcı sayısı 1.7 milyar, İnstagram’ın beş yüz milyonun üzerinde, Twitter’ın beş yüz milyona yaklaşıyor. Sürekli artıyor bu kullanıcı rakamları. Yani Youtube’u, Snapchat’i, Foursquare’i falan saymıyorum; sosyal medya alanındaki en etkin üç mecra olduğu için bunları saydım. Bunların ortak kullanıcı sayısı neredeyse iki milyar civarında, ortak kullanıcıları hesab edersek. Sosyal medyanın kullanıldığı mecralar bunlarla sınırlı değil. Aynı zamanda dünyada biraz önce bahsettiğimiz unsurlar Avrupa, ABD, ve Afrika’da sıklıkla kullanılıyor. Bunun dışında Rusya’da, Çin’de ve İran’da yaygın yerel ağlar da var. Hepsini topladığımız zaman dünyada yaklaşık nerdeyse üç milyar insan kullanıyor sosyal medyayı. Bu şu demek, siz eğer Facebook kullanıcısıysanız ve imkanlarını biliyorsanız bir anda 1.7 milyar insana ulaşabilecek potansiyele sahipsiniz. İrtibata geçtiğiniz tüm insanlar da anlık karşılık verme imkanına sahip. Siz kendi haberinizi yapabilirsiniz, ideolojinize dair bilgiler paylaşabilir, yeni bulduğunuz bir dogmanızı paylaşabilirsiniz. Bunların hepsini yapabilecek güç artık sosyal medya aygıtlarıyla elimizde ve bilgisayarlardan da tabletlerden de taşarak artık telefonlar marifetiyle dünya avuçlarımızda gibi bir görüntü var karşımızda. Bu işin en süslü ve büyülü tarafı. Yani sosyal medya, nerede olursanız olun dünyaya ulaşabilme, dünyayı avucunuzda tutabilme gücünü sağlayan bir unsur olarak karşımızdadır. Kitle iletişim açısından da ciddi bir kırılmayı beraberinde getirdi bu durum. Sadece ek bilgi olarak söylemek gerekirse sosyal medya dünyada sadece sosyalleşme için kullanılmıyor. Dünyada afet yönetimi, dijital pazarlama ve siyasetin şekillendirilmesi gibi birçok unsur için de kullanılıyor. Fakat insanlar en yoğun haberleşme ve sosyalleşme unsuru olarak kullanılıyorlar. Esası itibariyle sosyal medyanın ana çerçevesi bu. Kitle iletişim aygıtı olarak hayatımıza yeni bir renk kattı. Sosyal medya hayatımızı sadece bir kitle iletişim aygıtı olarak doldurmakla kalmıyor, sosyal medyanın esas meselesi yeni bir dili, yeni bir hayata bakışı kendi içinde barındırıyor. Sosyal medya hayatımızdaki birçok şeyi tartışılır pozisyona getirdi. Bunları en temelde iki parametre üzerinden okuyabiliriz. Birincisi mahremiyet, ikincisi de güvenlik. Bu ikisi sosyal medyanın üzerinde inşa olduğu zemindeki kayganlaşan iki mesele. Bunun ötesine bakarsak eğer, sosyal medyanın bir de üzerine oturduğu bir zihin durumu var. Buna modernite deyin, post-modernite deyin, adını ne koyarsanız koyun; sosyal medya aslında küresel zihni bir durumun yeni bir formudur. Z. Bauman’ın ve D. Lyon’un “Akışkan Gözetim” kitabında ikisinin ortak temas ettiği noktalardan bir tanesi sosyal medyanın modernitenin akışkan hali olması durumudur. Yani modernite, kitle iletişim aygıtlarının özellikle sosyal medyanın yaygınlaşması öncesinde katı bir gözetim ve denetim halindeyken, sosyal medya ona yeni bir kırılım alanı açtı ve ona akışkanlaşabilme imkanı tanıdı. Akışkanlaşabilme aynı zamanda mottoların ve söylemlerin; toplumların, cemiyetlerin, cemaatlerin, aile ve akrabalık bağlarının referanslarının ötesinde direk bireylere ulaştırabilme imkanı sağlıyor. Bundan dolayı çok kritik. Şu an temelde zaten post-modernitenin mottosu üzere “bireyselleşme” durumu rn brlitgin biçimde karşımızda. “Bireyselleşme kendini hangi alanda var edecek?” sorusunun ilk göstergelerinden bir tanesi sosyal medyadır. Çünkü sosyal medya size yeni bir dünyanın kapılarını açıyor. Size, sadece sizin hüküm sürdüğünüz, rengini ve kokusunu sizin belli edebileceğiniz bir sayfa veriyor ve bu sayfanın tabiri caizse bütün yetkisi ve gücü size ait. İstediğiniz kişiyi kabul ediyorsunuz, istediğiniz kişiyi ret ediyorsunuz, istediğiniz kişiyi aileniz ilan ediyorsunuz. Burada bir kırılma durumu var ve siz oradan istediğiniz dile, istediğiniz renge, istediğiniz ırka, istediğiniz cemiyete mensup bir biçimde kendinizi lanse edebiliyorsunuz. Bu aynı zamanda alternatif bir yaşam imkanıdır. Yani insanın kendi doğal çevresiyle, iş hayatıyla, okuluyla farklı ağırlık merkezleriyle kurduğu bir denklem var ama bir de tam bunun karşısında size sunulmuş sanal bir âlem var. Bu sanal âlemde de ipler sizin elinizdeymiş gibi bir hava oluşturuluyor ve size post-modernitenin diğer bir mottosu olan “özgürlük” adı altında yepyeni yelkenler açabileceğiniz yollar ortaya konuluyor. Bu ciddi bir zihinsel değişimi, ciddi bir farklı birey inşasını peşinden getiriyor. Yani sosyal medyanın üzerine inşa olduğu zihinsel alanı iyi tetkik etmemiz gerekiyor.

Genç Öncüler: Bu söylediklerinizin akabinde bağımlılık devreye giriyor. Çünkü sosyal medya bambaşka bir yaşam alanı açıyor. Bahsettiğiniz şeyler bir yerde sorgulanmaz hale geliyor ve ortaya koyduğunuz her konu bir tez olarak muhatabına sunulmuş oluyor. İki milyar takipçiye de hitap etmeye başlayınca yedi yaşındaki çocuktan tut da yetmiş yaşındaki dedeye kadar insanlar için vazgeçilmez bir yer haline geliyor.

İsmail Memiş: Tabi. Artık şu var: Amerika için kullanılan bir tanım vardı; “melting pot” yani erime potası. Esasında bu erime potası Amerika’yı post-modernitenin denendiği, ete kemiğe büründüğü alan olarak görürsek, sosyal medya da aslında var olan bu yeni zihinsel durumun akışkanlaşıp her yere ulaşabildiği bir erime potasıdır diyebiliriz. Çünkü herkes hangi mezhep, meşrep veya kültüre ait olursa olsun orada bir erimeye tabii kalabiliyor. Her ne kadar kendini diri tuttuğunu zannetse de. Çünkü bu farklı bir alem, yaşadığınızın ötesinde bir yer ve siz buraya zaman ayırıyorsunuz. Buraya zaman ayırabilmek için kendi sosyal yaşantınızdan kısıtlamalar yapmak zorunda kalıyorsunuz. Sanal alem ve sosyal medya şu an insanı içinde bulunduğu zaman ve mekân mefhumundan da kopartıyor. Kâinattaki var olan akışı umursamayan ve yeni bir akışı kurgulayan bir insan unsuru karşımıza çıkabiliyor. Mesela sosyal medyada bir tartışma alevlendiğinde bu tartışmanın saatinin gece üç veya dört olması fark etmiyor, ya da yeni durumlardan bir tanesi; sezonluk dizinizi izlerken gece ile sabah arasını tercih edebiliyorsunuz. Ya da bir oyunun takipçisiyseniz gece uyumadan o oyunu oynayabiliyorsunuz. Bu da zaman kurgunuzun kainattaki var olan kurgudan farklılaşmasını beraberinde getiriyor. Sosyal medyadaki duruma göre yeni bir zaman tanımı yapıyoruz. Bunlar ciddi kırılmalar aslında çünkü sanal alem sizi bulunduğumuz zaman ve mekandan azade kılıyor.

Tabi sosyal medya hızlı ve kendini sürekli yenileyen bir alan. Başta mesajlaşma siteleri vardı, sonra en basit şekilde MSN ile karşımıza çıktı, daha sonra Facebook geldi. Herkes bu mecralarda birbirini buldu ve insanlar zaman içerisinde ekranının sağ köşesinde akan bildirimlere dönüştüler. Bu süreç böyle devam ederken oradaki eksiklikleri görenler Twitter’ı icat etti, herkese açık ve inişli çıkışlı olmayan bir dili vardı.Twitter böyle devam ederken insanlar kendilerini fotoğraf ve video üzerinden ifade etmek istediler ve İnstagram ortaya çıktı. İnstagram Facebook’u da Twitter’ı da sorgulatır vaziyette gelişti. Şu an etrafımızda, doğan evladının fotoğrafını İnstagram’da paylaşarak takipçisini arttırmaya çalışan insanlar var. Ki bu kişiler aynı zamanda belli markaların reklamını da yapıyorlar. Sosyal medyayla hayatımıza giren en önemli gelişimlerden bir tanesi de hız. Çünkü insanlar hızlı aracın, hızlı internetin ve hızlı ilişkisinin talibi. Hız tanımsız vaziyette hayatınıza giriyor çünkü kainattan kopuksunuz. Bu hızlı ilişkiler yıpranmaları beraberinde getiriyor, bir paylaşımınızın altına verilen tepkiler gibi. İnsanlar orada donup kalıyor, küstüğünüz bir arkadaşınızı fotoğraflardan çıkarmanız gerekiyor. Bu da karşımıza günlük depolaması olmayan paylaşım seçeneği Snaptchat’ı çıkardı. Halbuki belirli periyodlarla bütün bunlar başka alanlarda depolanıyor.

Bu sıkıntılar ve problemler sürekli yeni seçenekler ortaya koydu. Mesela, en son Perispcope vardı canlı yayın için ama onu gören diğer sosyal medya unsurları kendi açıklarını kapatmaya başladı. Şu an İnstgram’dan Facebook’a kadar canlı yayın imkanları var.

Bununla beraber Lınkedin gibi insanların kendilerini “cv” ve kariyer bazında ortaya koydukları alanlar da var. Bu şunu getiriyor karşımıza: Artık hayata dair tüm unsurlar buralarda şekilleniyor. Entelektüel düşüncelerinizi paylaştığınız yer Twitter, resim ve videolarınızı paylaştığınız yer instagram, “cv”nizi paylaştığınız yer başka bir alan. Dışarıya çok ihtiyaç kalmıyor. Bütün bu durumlar insanda ciddi bir algı değişikliğine sebep veriyor. Siz bu algının içine hapsoluyor ve onun bir parçası haline geliyorsunuz.

Hayatımızı dolduran bir diğer unsur da bahsettiğim gibi sezonluk diziler. Şuan ABD’de on bir tematik dizi kanalında bir haftada yüz elliye yakın dizi yayınlanıyor. Bunlar aynı zamanda dünyaya servis ediliyor. Yayınlanır yayınlanmaz çok ciddi oranda izlenme ve indirme oranlarına sahipler. Belirli diziler bölüm başına on sekiz milyon gibi izleyici alabiliyor. Bu sezonluk dizi izlemede yeni bir durum olarak karşımızda.

Bir de tabi oyun oynama durumu var gençlerin hayatında. Bu durumun Yeşilay tarafından da gündemde tutulan bir bağımlılık tarafı var. Bağımlılık durumunu birkaç açıdan görmek gerekiyor. İlki fizyolojik bağımlılık konusu, Dünya Sağlık Örgütü de buna dikkat çekiyor. Çünkü insanların sosyal medyada paylaştığı her gönderiye gelen bütün tepkiler beynimizde dopamin isimli hayati hormonlardan birini tetikliyor. Dopamin reseptörleri günlük hayatımızda keyif ve haz almamızı sağlayan bir etkiye sahip. Misal sevdiğiniz bir yemeği yerken beyniniz yeteri kadar dopamin saldılar ki ondan keyif alabilesiniz. Sevdiğiniz bir sohbeti yaparken, birisiyle konuşurken, müzik dinlerken manzaraya bakarken vücudumuz yeterince dopamin salgılar. Ama aynı şey sosyal medyada da geçerli. Kendinize dair yaptığınız tüm paylaşımlara gelen tepkiler, Twitter’da ritvitler, favlar; Facebook’da da beğeniler, paylaşımlar bunların hepsi beyindeki dopamin hormonunu tetikliyor ve fazla dopamin hormonu salgılamamıza sebep oluyor. Beyinde fizyolojik olarak şöyle bir durum var: Belli bir unsur, beyne dışarıdan fazla dopamin salgılatırsa, mezolimpik dopamin sistemi devreye girer. Bu sistemin özelliği şöyle bir sinyal gönderiyor: “Ben sana artık dopamin salgılamayacağım yeteri kadar salgıladım, sen sana aşırı dopamin salgılatan unsura git ve kendi ihtiyacını karşıla.” gibi bir duruma giriyor. Bu da bağımlılık kapısını aralıyor. Yani insan sosyal medyadaki tepkiler hoşuna gitmeye başlayıp bunun takipçisi olduğunda sürekli paylaşımları artsın diye insanlar beğensin, paylaşsın diye paylaşımlar yaptığı müddetçe beyindeki dopaminerjik sistemin bir yönlendirmesi olarak daha fazla sosyal medyaya girme, daha fazla paylaşım yapma durumu gerçekleşiyor. Bu da insandaki sosyal medya bağımlısı olma riskini arttıran bir durum. Bir müddet sonunda da kişi bu tepkimelerin sonucu olarak anlamsız paylaşımlarda bulunduğunda sürekli bildirim takibiyle beraber farklı bir duruma giriyor. Bunlar hayatında olmayınca yoksunluk belirtileri gösterip dopaminerjik sisteme bağlı sosyal m “stres bozukluğu” gibi hastalıklar yaşayabiliyor.

Genç Öncüler: Çevremizde sosyal medya bağımlılarını her gün daha fazla görüyoruz artık. Telefonu kırılan arkadaş, İnstagram’a giremiyorum diye üç gününü stresli geçirdi mesela.

İsmail Memiş: Bu bizde yeni bir şey. Ama dünyanın alışık olduğu bir durum. Birkaç örnek paylaşayım. Amerika’da üniversiteler belirli dönemlerde Amerikan gençliğine haz araştırma testi yaparlar. Chicago Üniversitesi belli dönemlerde Amerikan gençliğinin haz araştırmasını yaparken 2010 öncesinde sosyal medyanın yaygın olmadığı dönemlerde ilk sıralarda eğlenceli partiler, sigara ve alkol yer alıyordu. Fakat 2012’de yapılan araştırmada birinci sırada “sosyal medyada online olmak” çıktı. Hayatınızda en çok neden zevk alıyorsunuz sorusuna Amerika gençliğinin önemli bir kısmı Twitter’da Facebook’da “online” olmak yanıtını veriyor. Olayın bir de şöyle bir boyutu var: Diğer anketlerde “Hayatınızda neden vazgeçemezsiniz?” sorusuna verilen yanıtlarda sigaradan bir gün veya daha fazla, kahveden iki gün veya daha fazla, sosyal medyadan ise bir iki saatten fazla vazgeçemem yanıtları çıkıyor. Hepsi birbirini doğrular nitelikte. İngiltere’de yapılan araştırmalar ve sokak röportajları var. İnsanlara kaç saat “onlaynsınız” diye sorulduğunda yedi sekiz saatin üstünde “online” oldukları, aktif kullanımda ise beş altı saatin üzerinde oldukları söyleniyor. Bu röportajı yapan kişi, “Siz bağımlısınız.” dediğinde, “Evet ben bağımlıyım, sorun değil, hayatımın bir parçası artık.” diyor ama Tavistock ve Portman Londra’nın saygın iki psikiyatri kliniğidir, her sene yüzlerce insan ben sosyal medya bağımlısı oldum beni kurtarın diyererk tedavi olmaya geliyor. Daha farklı bir örnek Sırbistan’dan Novi Sad kentinde Facebook like bağımlıları için bir rehabilitasyon merkezi açıldı. Dünya Sağlık Örgütü’nün tespitine göre Sırbistan’da 3 bin like bağımlısı var. Olay daha net bir hale bürünüyor ve oraya birçok insan gelip “Ben beğeni bağımlısı, sosyal medya bağımlısı oldum, beni tedavi edin.” diyor. Güney Kore’de çok trajik komik hikâyeler var, aynı şekilde Çin’den duyduklarımız insanın duymak istemediği cinsten şeyler. Ne hale geldik sorusunun cevabını veremeyeceğimiz cinsten. Ama çok önemli bir şey daha var. Bizde de sosyal medyanın kullanım boyutu artık sınır seviyelere geliyor. Burada önemli iki husus var. Birincisi sosyal medyanın kültür endüstrisine ne kadar hizmet ettiğidir. İkincisi ise sosyal sermayeye hangi etkileri yaptığıdır. Sosyal mecra insanın hayatına renk katan bir unsur olarak kaldığı müddetçe sıkıntı yok. Ama sosyal mecra insanların ilişki kurma ihtiyacını karşılayan ve normal ilişkilerini baltalayan bir hale geldiğinde problem arz eder. Çünkü bizi var eden en önemli unsur aile yapımız. En başta anne ve babamızla kurduğumuz ilişki, sonrasında akrabalarla, sonra cemaat ve cemiyet yaşantısıyla kurduğumuz ilişki. Bunun beraberinde dünyaya bir bakış geliştiriyoruz. Biz değerlerimizi akraba ve aileler vasıtasıyla alıyoruz. Bu olmadığı takdirde değerleri devr aldığımız kanallar tıkanmaya başlıyor. Bir insana anne ve babasının örnekliğinin ötesinde verebileceğimiz tüm eğitim ve dünya görüşü imkânları kısıtlıdır. Fakat sosyal mecrada şekillenen ilişki biçimleri var olan ilişki biçimlerini şekillendirdiği andan itibaren büyük sorunlar yaşamaya başlarız. Eğer sosyal medya kişinin insani ilişkilerini şekillendirmiyorsa hayatına sadece renk katmaya devam eder. Ama reel ilişkilerin yerini aldığında ciddi sıkıntılar yaşarız. Bir de sosyal mecranın kültür endüstrisine hizmeti var. Dünyanın herhangi bir yerinde geliştirilen kültür endüstrisinin herhangi bir unsuru marka, hayata yeniden bakış, tüketilen yeni bir uyuşturucu madde gibi hemen hemen her şey anında size pazarlanabiliyor, hem de on farklı varyasyonuyla. Bunlar diziler kanalıyla, oyunlar veya sosyal mecradaki herhangi bir unsurla hayatımıza girebiliyor. Hayatımıza girdikten sonra bir şekilde nasibimizi alabiliyoruz. Ve farkında olmadan bu durumun bir parçası oluyoruz. Çünkü moda denilen bir sektör var. Dünyada milyar dolarların aktığı ve sürekli yenileme üzerine var olan bir unsur. Bunun bizdeki karşılığı israf ama biz belirli kavramların gölgesinde kendi kavramlarımızı yitirmeye başlıyoruz. Yani sosyal medyada yeni bir aile tanımlaması var. İstediğin aileyi seçebiliyorsun. Bu, var olan ailenle çatışma yaşadığın anlamına geliyor ve en temel değerini kaybediyorsun. Aynı şekilde en önemli unsurlardan bir tanesi var olan Türk dizilerinde ve sosyal medyada terimlerimiz yıpratılıyor. Bunların başında da gıybet terimi geliyor. Şarkılarda, sosyal medyada, dizilerde gıybet terimi kullanılıyor. Gıybet terimi resmen pozitif olarak kullanılıyor. Konulara bakın “Bende ne gıybetler var.’’ veya “Gel oturup gıybet seansı yapalım.” gibi… Bizim dinimizce büyük günahlardan sayılan, hem Hucurat suresinde hem de Hümeze suresinde altı kalın kalın çizilen bu illet, sosyal mecrada şuan umarsızca yıpratılıyor. Sonrasında hangi terimler gelecek bunların farkında olmamız gerekiyor. Bütün terimlerimiz bir dalga halinde yıpratılıyor ve hayatın bir parçası yani normal bir şeymiş gibi karşılanıyor. Gıybet seansımız başladı diye sosyal medya haberleri görebiliyorsunuz. Yani bir iki insan bir iki yerde paylaştı diye terimlerimizi yitireceğiz diye bir şey yok. Ama terim yıpratılması içinde yetişen bir nesilden bahsediyoruz. Ve bu insanlar sosyal manada etkileşime en açık olan çağlarında her şeyden tahminimizin ötesinde etkilenebiliyorlar. Bu durum yeni nesillere düzgün şeyler bırakamayacağımız bir hale gelebilir. Dikkat etmezsek.

Genç Öncüler: Şahıslar kulanılan kavramın farkında olsalar bile -ki farkındalar- bu muhabbeti sosyal medyada yine de görüyoruz. Sosyal medyada oluşan yeni dile uyum sağlamak için gıybetin kötü olduğu bilinse bile gıybet üzerinden muhabbet çevrilmeye başlanıyor. Bu durum bir yerde karakter kırılmasını getiriyor. Karakter kırılmasını nasıl okuyabiliriz? Bambaşka kişilikler ortaya çıkıyor. Tanıdığımız birini sosyal medyada bambaşka bir üslupla buluyoruz artık.

İsmail Memiş: Bu şizofrenik bir durum. Aynı zamanda diğer psikolojik problemlere de kapı açan bir yere sahip çünkü teknolojik cihazların hayatımıza girmesiyle beraber tahammül kat sayısı insanlarda azaldı. Stres denen unsur insanlarda fazlalaştı. Teknoloji hayatımıza girdikçe daha fazla strese giriyoruz. Çünkü doğadaki ana akıştan kopuyoruz. Doğan ve batan güneşin insanlar üzerinde etkisi var. Yağan yağmurun çamurun sende etkisi var. Ama sen onun yerine sanal alemin etkisine girersen koyulan bütün kurallardan, akıştan ve yaradılışa dair her şeyden yavaş yavaş kopmaya başlıyorsun. Bu da telafisi olmayan şeylerle karşımıza çıkıyor. İnsanın bünyesi değişiyor. Etrafa verdiği tepkiler farklılaşmaya başlıyor. Tahammül azalmaya başlıyor. Her şeyi tartışma üslubuyla aktarmaya başlıyorsun ve kameraların önünde geçirilmiş bir hayat yaşıyorsun. Bunların hiçbiri doğal değil. Kendi özünden koptuğunun göstergesidir bu durum. Burada kritik olan şey altını çizdiğimiz gibi sanal alem Bize yeni bir kapıyı açtı. Normalde sahip olduğunuz bütün kimlikler yeni bir biçimde yeni bir kimlikle, yeni bir varoluşsal zeminle farklı bir yaşam formu imkanı buldu. Sen burada istediğin tepkiyi istediğin biçimde vermiyorsan bu sefer insan şöyle bir duruma giriyor: “Ben reel alemde mi yaşıyorum, sanal alemde mi yaşıyorum? Reelimi sanala taşıyacağım yoksa sanalı mı reele taşıyacağım?” Bunun kırılmasında yaşayan, arafta bir nesil var karşımızda. Hele hele bunun ergenlik döneminde yaşandığını varsayalım. Çünkü ergenlik dönemi geçiş dönemidir. Sizin iradenizin, hayat bakış açınızın şekillendiği, kimliğinizin oturduğu dönemdir. Tam bu dönemde ortaya çıkan bu durum insanın bütün bakış açılarını, hayat algısını, varoluşuna dair bütün felsefesini yitirebileceği bir durum karşımıza çıkardı. Çünkü siz belli şeylere tepki vererek kendinizin hassasiyet sahibi olduğunu zannediyorsunuz. Belki paylaşımları daha da yaygınlaştırarak belli düşüncelerin yayılmasına da kapı açtığınızı zannediyorsunuz. Halbûki bir aldanma durumu bu. Siz insanların hayatında sadece birkaç salise ya varsınızı ya yoksunuz. Sizin paylaştığınız şeylere kimler ne kadar itibar edecek veya biri sizin paylaştığınız şeyi retweetledi diye favladı diye sizinle aynı görüşü paylaşıyor mu olacak. Bu sanal cemaat kurgusu her dönem yeni bir durumu karşımıza çıkarıyor. Var olan cemaatlerin karşısına sanal cemaatler çıkarıyor. Orada herhangi bir takımın mensubu olabilirsiniz, kanarya sever de olabilirisiniz, size aidiyet kapıları açıyor. Ve bu aidiyetler var olanların yerini almaya başlayınca ciddi sıkıntıları beraberinde getiriyor.

Genç Öncüler: Peki İnstagram’a yine bu şekilde mi yaklaşacağız yoksa farklı bir pencere açabilir miyiz? Çünkü düşünceyi teşhir etmek bir yere kadar anlaşılabilir; ama bir de bedenlerin teşhiri başladı.

İsmail Memiş: Sosyal Medya da tüketilen önemli konulardan birisi Mahremiyettir. İnsanlar kendi özelini normalleştirerek insanlara arz ediyor. Bu kritik bir şeydir. “Selfie” çılgınlığı denilen bir şey başladı. Genel olarak sürekli “selfie” çeken insanlara denk geldik. Her halinin selfisi çekilmeye başlandı. “Selfie” çekilmek için yeni bir durum güncellemesi yapılıyor. Saçınızı başınızı kıyafetinizi düzeltiyorsunuz, hayatın her durağında selfi çekilmeye başlıyorsunuz. Ve bunun yerini “snap” almaya başlıyor. “Snap” çekenlere baktığımızda özellikle bir hayat tarzı olarak görenler; yataktan kalktığında, ayakkabısını bağlarken, giyinirken, kapıdan çıkarken, sınıfa girerken snap atıyor. Artık kendini ifade etmenin bir yolu olarak kendi görüntüsünü koymayı görüyor. Bu seni ifade eden bir şey değil sen burada ifade olmuyorsun sen burada aslında tükeniyorsun. Ben bedenimi insanlarla niye ne kadar paylaşayım? Şimdi burada farkında olmadan zaman ve mekân algımızın değiştiğinden bahsettik ya, mahremiyet ve beden algımızda da farklılıklar var. Bu beden kimin? “Bu beden benim, istediğim gibi yaparım.” mı diyeceğiz yoksa var olan ahlaki çerçeve içerisinde mi kendimizi konumlandıracağız? Bunu algıladığımızda mahremiyet algısı ne durumda? Tesettür ehli veya değil dindar bir yaşam hayatını seçmiş ya da seçmemiş insanlar kendilerine sürekli olarak sosyal medyada ifade yeri buldukça ve bunu dediğimiz gibi sadece sözel değil görüntü olarak da ifade etme talebi oluşturdukça farklı bir hayatın içerisine giriyoruz. Bu durum bizi kuşatıyor. Telefon bize her çevrildiğinde poz vermeye başlıyoruz. Niye poz veriyoruz? Kime, neden kendimizi iyi gösterme zorunluluğumuz var? İşin kurumsal ve ticari boyutunu kenara bırakıyorum, kendi hayatımız birilerinin estirdiği rüzgârın parçası haline mi geldi yoksa gerçekten kendi hayatımızı mı yaşıyoruz? Birileri tarafından bize aktarılan hayatın ezberleri dilimize mi dolandı da bu ezberlere göre mi konuşuyoruz? “Hayır, bir dakika bu gidiş nereye olursa olsun benim farklı bir gidişim var.” deyip yeni durum mu güncelliyoruz? Bu soruları sormamız gerekiyor. Bundan dolayı mahremiyet aynı zamanda gözetimi de beraberinde getiriyor. Yani dünyanın bir yerinde insanlar sizin sosyal medya hesaplarınızı takip ederek navigasyon bilgilerinizi, kredi kartı bilgilerinizi ve belirli yerlerde attığımız mailleri takip ederek, optik beden tarayıcıları bilgilerini takip ederek yirmi dört saatte ne yaptığınıza dair bütün bilgileri alabiliyor. Güvenlik problemi var aynı zamanda. Önceden senin hakkında istihbarat toplamak için insanlar, yeri geldiği zaman toplumun yarısını muhbir yapıyordu, kimi yerlere dinleme cihazı koyuyordu, sizi hapishanelere koyuyorsa sizi her yerden gözetleyen gardiyanlar başınıza dikiyorlardı. Şimdi ise hapishaneye gerek yok. Zihinlerimizden kontrol ediliyoruz. Çünkü kendimizi teşhir ederek “Ben buradayım.” diyoruz. Birileri hem bunu ticarete çeviriyor hem de siz gözetim toplumunun parçası olarak durumun farkında olamadan kabulleniyoruz ve bu durumu bizden sonra gelen nesillere bir refleks olarak aktarıyoruz. Etrafınıza bakın, çocuklar sosyal medyada paylaşılmak isteniyor. Anne ve babaları sürekli onları paylaşıyor. Normalde bir çocuğa kadraj yöneldiğinde dil çıkartır, kulak işareti yapar veya garip tepkiler verir, poz vermek istemez. Şimdi çevirin kamerayı çocuklara, hepsi kılıktan kılığa giriyorlar. Bu bir sorun. Doğal olandan kopuş sorunu bu. Daha kritik olan şey; yeni çağ ile beraber kadın ve erkek de çalışıyor. Eve ikisi de yorgun geliyorlar. Çocuklar ya kreşte ya da akrabalarında. Sonrasında yorgun olan anne ve babalarından ilgi bekliyorlar. Anne ve baba ilgi göstermeyince ki baba maça anne de dizisine kitlenecek, oturup beraber telefonlarına kitlenecekler. Çocuğun eline de tablet tutuşturacaklar. Üç yaşındaki çocuğun elinde içinde oyun olan tabletler var. Ve çocuklar o tabletlere kitlenmiş biçimde teknoloji bağımlılığını gram gram içmeye başlıyorlar. Ve çocuklarda ilk ortaya çıkan şey dikkat dağınıklığı, odaklanma problemi, bir müddet sonra stres bozukluğu, asosyalleşme problemi. Hem fizyolojik hem psikolojik hem de sosyolojik olarak yüzlerce problemin kapısı açılıyor. Bizim gidişatımızı gerçekten düşünecek yeni bir zihni çabayı ortaya koymamız lazım.

Genç Öncüler: Son olarak bu sorunların bizi getirip bırakacağı yer neresidir ve siz öngörüyorsunuz?

İsmail Memiş: Bireyselleşme ve yalnızlaşmak, beklenen şey bu. Biz aile biçimi, kopuk akrabalık ve cemaat yapısının ötesinde kendine dahi yalnızlaşan bir durumu yaşıyoruz. Yani bireysel tercihlerimizin ve tavırlarımızın şekillendiği bir yol olarak görüyorum kat edilen mesafeyi. Tam burada yaratılış sebebimize tekrardan dikkatimizi toplamamız gerekiyor. Sen bir bütünün parçasısın. Güneşin birlediği gibi havanın birlediği gibi yüzen balığın birlediği gibi sende bir tesbihin bilinçli bir parçası olarak varsın bu alemde. Ama sen kendinden kopmaya başladıkça kâinatın özündeki bu birlikten de kopmaya başlıyorsun. Yaratan seni buna göre kodlamış. Senin bütün varoluşun onu birlemek üzere, O’nu birlediğinde kainatla beraber aynı tesbihin ahengine dahil olursun. Bu yüzden kopuşun tamir edilmesi için tekrardan kendimizi hem iç hem dış olarak gözetime tabii tutmamız gerekir.

SENİN DERGİN "KAR VE TATİL" başlığı ile çıktı! Merhaba pek sevgili Salıncak üyesi, Salıncak Çocuk Dergisi, yani senin dergin Ocak-Şubat sayısıyla yayın hayatına devam ediyor. Bu sayı tam bir kış sayısı. Havalar soğudu, yağmur ve kar yağdı. Kartopu oynamadan, yağan karın altında yürümeden, kardan adam yapmadan, bir kış geçirmek düşünülmez tabii ki. Camileri Geziyorum sayfasında, bahçesinde tüm bu oyunları oynayabileceğin bir camimizi anlattık, ilk fırsatta git diye:) Eğlenceli yepyeni etkinliklerin, bilmecelerin ve bulmacaların yanında Salıncak Çocuk Kulubüne üye olan kardeşlerimizin Halepli kardeşlerimiz için yazdıkları mektuplar ve onlar için ettikleri duaların da olduğu güzel bir sayı seni bekliyor. Sen de dualarında zor durumda olan kardeşlerini unutma emi. Hem sen onları dualarında unutmazsan, başkaları da seni unutmaz. Bu ay dergimizin hediyesi 2017 yıllık takvim posteridir. Bereketli bir yıl geçirmek duası ile. Etkinliklerimizi Sosyal Medya hesaplarımızdan takip edebilirsiniz: https://www.facebook.com/salincakcocuk/