Genç Öncüler

SENİ YENMEYECEĞİZ İSTANBUL! ‘’Anadolu’dan kop gel düz git Ankara’yı geç sağdan, Bursa’nın biraz yukarısı...’’ bu jeneriği eminim hepiniz hatırlamış hatta mırıldanmaya bile başlamışsınızdır. Evet bizi İstanbul’a yönlendiren o eski fakat akıllardan çıkmayan jenerik… İstanbul’a varmak için Anadolu’dan kopmamızı yani küçük şehirlerimizi artık geride bırakmamızı hatta üstüne bir de Ankara’yı yani Anadolu’dan kopmamıza değmeyecek çünkü hala Anadolu’da bulunan bu şehri sağdan sağ dan geçmemiz gerektiğini anlatıyor. İstanbul için birçok mühim insan, kitaplar-şarkılar- şiirler yazıp, filmler çekmişken ben ne söyleyebilirim ki diye düşündüm. Anadolu’dan çıkmamış, çıktığında Ankara’ya varabilmiş biri olarak... Neyse böyle alınganlıklar yapacak değiliz… İstediğiniz yerde yaşayın ya da okuyun emin olun sizin de bir tarafınız İstanbullu oluyor. Neden mi? Büyürken öğrendiklerimiz bizlerin birer parçası oluyor da ondan. Nasıl mı? Örneğin Kurtlar Vadisi’ni izlerken Polat’tan Kızkulesi’ne uzun uzun bakıp ağlamayı öğrenirken, 7 Numara ile İstanbul’da üniversite okumayı, ev arkadaşı olmayı öğreniyoruz veya Avrupa Yakası’nda aslen Tokatlı olan Burhan karakteriyle birden Nişantaşı çocuğu olduğumuzu savunurken bulabiliyoruz kendimizi. Peki o zaman şöyle bir düşünelim bizlere İstanbul hayalini aşılayan, bizleri İstanbullu yapan etmenler nelerdi? İstanbul’u anlatan kitaplar, filmler, diziler ve şarkılar ile büyürken aslında farkında olmadan İstanbul’a bağlanıyorduk. Orada yaşamasak bile bir yanımız oralı oluyordu. Süper Baba’yı izlerken Çengelköy’ü, Ekmek Teknesi’ni izlerken Kuzguncuk’u, Yeditepe İstanbul’u izlerken Balat’ı öğreniyorduk. Sadece mekanları değil mahalle kültürünü, o cıvıl cıvıl işleyen hayatı, modayı, konuşma tarzını, akşam yediden sonra da işleyen bir hayatın olduğunu, farklıkları ile bir ahenk oluşturmasını ve her an her şeyin olabileceğini öğreniyor ve imreniyorduk. Bunların yanında hayatımıza giren birkaç komik şey de olmuştu mesela Yeşilçam filmlerinde illaki Anadolu’dan gelen birinin elinde valizi ile İstanbul’a ‘Seni yenicem İstanbul’ diye haykırması... Üstelik İstanbul’da doğanlar bile yenememişken… Devamında da mutlaka: ‘’İstanbul sen mi büyüksün ben mi?’’ hesaplaşmasına girişmesi… Sakin ol champ. Bunlar hep açlıktan. Hemen çayını simidini alıyorsun ve sahil kenarında yiyorsun. Biz de yazımıza dönüyoruz. İstanbul demişken kalabalığından bahsetmesek olmaz. Ancak bu kalabalığı tarif etmeye kelimeler kifayetsiz kalır. Biz de şair gibi bir tepeye çıkıp bu aziz şehre bakmak istesek, üst üste yığınla apartman, irili ufaklı, büyük küçük yamuk çarpık yüzlerce ev, o evlerde binlerce hayat görürüz. İstanbul’un taşı toprağı altın değil insan desek yeridir. Yollar, sokaklar, caddeler, sahiller, köprüler ve bir şehre ait ne kadar mekân varsa hepsi insan doludur İstanbul’da. Dışarı çıktığımız andan itibaren, bir yerden bir yere giderken hayatımızda göremeyeceğimiz kadar insanla bir araya gelebiliyoruz. Kalabalık içine her karıştığımızda farklı farklı rollere bürünüyoruz. Toplu taşımaları hayal edin… Kimi zaman yer veren kibar insanlar kimi zaman kılını kıpırdatmayan vefasızlar oluyoruz. Varış noktasını göremeden bayılanlar, yarı yolda ayrılanlar neler gördük neler… Ayakta durmak için monitöre tutunan sonra bayılan ama kalabalıktan yere yığılamayan tanıdıklarımız bile var. Neyse biz ona kalabalık demeyelim de birlikten kuvvet doğmuş diyelim… İstanbul denildiğinde yabancı insanların yoğunluğu da gözden kaçmıyor. Bazı semtlere turistler dışında giriş yapmak yasak bile diyebiliriz. Mesela Taksim… Şu an orada yürüdüğünüzü hayal edin… Merhaba Körfez akını, hoş geldiniz… Şükran dostum, baklavaya da şükran… Aynen baloncuk çıkaran o oyuncağa da şükran… Şimdi bir de Sultanahmet’e namaz kılmaya gittiğinizi hayal edin... Evet burnunuza o ıslak nemli halının kokusu geldi mi? Halıların gezmekten aşınmış kısımları… (E canımız gözbebeğimiz Ayasofya’mız böyle olmaz inşallah diyelim, duamızı bırakalım) Ah turistçikler.. Neyse biz onlara turist demeyelim de ülkemizin veli nimetleri diyelim… Bir de İstanbul için yazılan nice güzel şarkı sözü, besteler vardır. Biraz da iz bırakan birkaç şarkı gözünden İstanbul’a bakalım. Münir Nurettin Selçuk, Aziz İstanbul şarkısında ‘’Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer’’ diyen Yahya Kemal Beyatlı’nın duygularını bizlere aktarmıştı. Tüm tevafukları bir araya getiren azizim, ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul diyordu dizelerinde... Yalın, İstanbul benden büyük onla başa çıkamam derken, Özer Atik Ver Elini İstanbul şarkısında ‘’Yedi tepeli kadim dostum benim, büyüksün bilirim, yap bir büyüklük düğümle şunun yollarını kapıma...’’ diyerek yine İstanbul’un tevafukları ve her an devam eden dinamizmine inancını anlatıyordu aslında. Son olarak İstanbul’a olan duygularını, kafasının karışıklığına rağmen o bilinmezliğine olan sevgisiyle bizlere aktaran Birsen Tezer İstanbul şarkısında ‘’Beş dakikada bir motorunun acelesine inat, biniyorum meçhule ardımda martılar telaş...’’diyordu. İstanbul’u anlatan en güzel şarkılardan biridir bence. İstanbul ve meçhullüğü... Onu bu kadar cazip kılan her an her şeyin olabilme ihtimali… Tevafuklarını asla esirgememesi… Karantina günlerinde en çok özlediğim şeylerden biri bu günlük tevafuklar oldu. Plansız, düşünmeden yapılan her adımın oluşturduğu bilinmez buluşmalar. Farkında olmadan karşımıza çıkan yollar. Şarkı sonra şöyle devam ediyor: ‘’Bırakıp gitmek var şimdi seni yârim, dört yan ezan, vapur vapur boğaz…’’ Bırakıp gidemiyoruz da seni, bazen çok yoruyorsun, bizi işin içinden çıkamaz halde yalnız bırakıyorsun ama bazen de sarıp sarmalıyorsun... Denizin, boğazın, ezanların ile yine buradayız. Seni yenmeyeceğiz İstanbul, sana alışacağız, sana uyum sağlayacağız çünkü sen bizim bitanecik İstanbul’umuzsun … Sen de artık yaparsın bize bir büyüklük olur mu? Herkesin sağlığının iyi olması duası ile... Allah’a emanet olun.

YEDİ TEPELİ YEK İSTANBUL 1. Sarayburnu Haliç ve Marmara Denizi’nin ayraç görevini gören Sarayburnu, içinde birçok tarihi yapıyı barındıran ve 1985’te UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş tarihi bir mekandır. Topkapı Sarayı ve Gülhane Parkı’nı da içine alan Sarayburnu, Sultanahmet Meydanı’na kadar uzanarak ihtişamını gözler önüne seriyor. 10 Temmuz 2020’de, 86 yıllık hasretine son verilen ve muştulu bir vuslat ile şereflenen Ayasofya Camii tüm görkemiyle birinci tepemizde baş köşeyi kapmış durumda. Sarayburnu tepesi; geniş sadrı ve bitmeyen sabrıyla Sultanahmet Camii ve İbrahim Paşa Sarayı’nı da kutsal bir şuur ve karizmatik bir endam ile kucağında taşıyarak tarihin kutlu şölenini sunmaya yüzyıllar boyu devam etmiştir. Sultanahmet Meydanı olarak bildiğimiz bölge, Osmanlı Devleti öncesi dönemlerde yapılan at yarışları sebebiyle hipodrom olarak kullanılmış ve Sarayburnu’nun semalarında nal sesleri yıllarca yankılanmıştır. Yine bu tepede yer alan ve Bizans kilisesi olarak inşa edilen ve sonraları birkaç yangın geçirmesi sebebiyle onarılan Aya İrini Kilisesi, Osmanlı Devleti döneminde müzeye çevrilerek Osmanlı’nın ilk müzesi olma şansını yakalamıştır. Ayasofya’dan çıkıp da Beyazıt’a doğru yol aldığımızı düşünürsek yolun sağ tarafında gözlerimizi gezdirdiğimiz vakit Milion Taşı denilen bir taş ile karşılaşırız. Bu taş Antik dönemde, Roma’nın merkezi sayılırmış. Su ve taşın birbiriyle buluşunca yaşadığı mutluluğu ziyaretçileriyle paylaşan Yeraltı Sarnıcı da tepemizin nadide eserlerinden. 2. Çemberlitaş Tramvay ile gelip geçerken hepimizin içinden geçtiği ve bizi bol taşlı yapısıyla selamlayan Çemberlitaş… Bizans’tan günümüze kadar gelmeyi başaran ve İstanbul semalarına yükselen sütunu ile ünlenerek adını alan Çemberlitaş, bir diğer tepemiz. Mekana anlam katan eserlerden biri olan Nûr-ı Osmânî Camii, İstanbul’da barok usulü ile yapılan ilk camii olma özelliğini taşıyor. Firuzağa Camii, Binbirdirek Sarnıcı, Çemberlitaş Hamamı, Çorlulu Ali Paşa Camii, Çinili Han, Mısır Çarşısı, Kapalıçarşı gibi birçok yapıyı içinde barındıran tepe aynı zamanda Bizans İmparatoru II. Theodosius tarafından inşa edilen Şerifiye Sarnıcı ile ziyaretçilerine kucağını sonuna kadar açıyor. Cağaloğlu sokaklarında dolaşırken, tarihin eşsiz havası sizi yoracak olursa ara sokaklardaki bir kafede oturup hem soluklanıp hem de çayınızı yudumlayarak Çemberlitaş’ın tatlı telaşının sesini dinleyebilirsiniz. 3. Beyazıt Mimar Sinan desem, kalfalık eseri desem eminim ki gözünüzde ihtişamı ve merhametiyle sizlere bakan koca bir Süleymaniye Camii canlanacaktır. Şehzadebaşı’nın abisi, Selimiye’nin kardeşi olan ve Beyazıt tepesinin kalbine kurulan Süleymaniye Camii, başından eksik olmayan kuşları, paçasından düşmeyen kedileri ve kapısına uzanmış köpekleriyle tam bir doğal görsel şölen sunuyor. Karşı sokağından ağır ağır yürürken okunan ezan ile gözünüzü kapısına diktiğiniz vakit içinize dolan huzur, Beyazıt’ın sinesine işlemiş vaziyette yüzyıllardır durmakta. Caminin kubbesini süsleyen dört minare Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul’un fethinden sonraki dördüncü padişah oluşunu, minareleri taçlandıran on şerefe ise Osmanlı tarihinin onuncu padişahı oluşunu simgeliyor. Bizlere de bu mimari deha ile inşa edilen camide namaz kılıp ecdada ve Mimar Sinan’a dua etmek düşüyor. İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüsü’nün içinde bulunan Beyazıt Kulesi, İstanbul’un yangınlarını gözetlemek amacıyla inşa edilmiş bir kule. Bildiğimiz üzere İstanbul’un belli dönemlerinde kundaklamalarla çıkarılan yangınlar meşhurdu. Depremde verdiği hasardan dolayı taş yapıdan uzaklaşıp ahşap evlere ağırlık veren İstanbullular bu kuleye çokça ihtiyaç duymuş mudur, ne dersiniz? 4. Fatih Gelelim benim ve birçoğumuzun hem doğduğu hem doyduğu güzel, bir o kadar mahzun tepeye, Fatih tepesine. Bizans döneminde, Hz. İsa’nın on iki havarisine ithafen inşa edilen Havariyyun Kilisesi’nin olduğu bölge, fetihten sonra Fatih Camii ile şereflenmiş ve milyonlarca abdestli ayağa yol, aydınlık alna secde görevi görmüştür ve görmektedir. Kapılarının her birinin ayrı bir kalabalığa açıldığı bu camii, tepenin altın yaldızı gibi parlamakta ve her nazarın karşısında yerden göğe uzanan taşlarıyla göz doldurmakta, gönüllere minareleri ile dokunmakta. Göğün siyah perdesi, yavaştan kubbenin etrafını sarmaya başladı mıydı, müezzin elini kulağına götürüp de “Allah-u Ekber” lafzını etti miydi, işte o zaman ışıltısını bulutlara kadar taşıyan Fatih, adını aldığı kutlu padişahın altındaki at gibi şaha kalkar da uzanır İstanbul’un sonsuz göğüne ve engin deryalarına. Tepede yer alan diğer bir yapı, Sahn-ı Seman Medresesi’dir. İsmin anlamı “sekiz odalı/avlulu” olup medresenin müfredatı Ali Kuşçu tarafından belirlenmiştir. Fakat sonraları tahribata uğrayan yapının yalnızca bir kısmı günümüze kadar gelebilmiştir. Fatih öyle mimari eserlere şahitlik etmiştir ki her bir yanından sesler gelecek olsa ne hikayeler, ne destanlar çıkar… İşte bu eserlerden birisi de Bizans döneminde Pantokrator Manastırı olarak inşa edilen, fethin ardından camiye çevrilen Molla Zeyrek Camii. Bu eser, Ayasofya’dan sonra Bizans’tan bize kalan en büyük ve mühim dini yapıdır. Ayrıca bu caminin yakınlarında bulunan Eski İmaret Camii, Doğu Roma döneminde Pantepoptes Manastırı Kilisesi olarak inşa edilmiş sonraları camiye çevrilmiş ve buradan fakirlere yemek dağıtımı yapılmıştır. “Fatih’te dolaşırken karşımıza aniden çıkan bir taş var, bu ne ola ki?” derseniz onun ismi üzerindeki peri kızı motiflerinden gelmekte; Kıztaşı. Esasında Bizans imparatoru Marcianus anısına dikilen taşın, graniti Mısır’dan olmasına karşın tepe kısmı Antik Yunan usulü ile yapılmış. Orijinal ismi ise Marcianus Sütunu. Olur da bu yüksek ve koca Fatih’i tek seferde yayan gezmeye kalkarsanız acıkmanız kaçınılmaz olacaktır. E o zaman sizleri etin her türlü yemeğinin ustalıkla yapıldığı ve kokusunu takip ederek kolaylıkla ulaşabileceğiniz Kadınlar Pazarı’na buyur ederiz. 5. Yavuzselim Yavuz Sultan Selim’in adını, elindeki kılıcını taşır gibi taşıyan bu tepe yalnızca adaşı olduğu Yavuz Sultan Selim Camii’yi değil aynı zamanda Fener Rum Patrikhanesi ve Lisesi ile Kariye Müzesi gibi yapıları da barındırarak çok yönlülüğünü ve gönül zenginliğini göstermekte. Haliç’in kıyısına kurduğu saltanatını altın boynuzuyla süsleyen Yavuzselim, adını aldığı padişahın türbesini de üstünde büyük bir onurla taşımakta. Sultan Selim Camii’ni yakınında bulunan Aspar Sarnıcı -şimdiki adıyla Çukurbostan- ve karşısındaki Sultan Sarnıcı da tepeye anlam katan diğer yapılar. Bizans döneminde inşa edilen Theotokos Pammakaristos Manastırı, şu anda Fethiye Camii olarak anılmakta ve yapının şapel bölümü müze olarak ziyaretçilerini ağırlamakta. Kanuni Sultan Selim’in annesi Hafsa Sultan ve Abdülmecid’in türbeleri de bu caminin içinde bulunmakta. Eğer bir çarşamba günü düşmüşse yolunuz Yavuzselim’e, heyecan ve enerji dolu esnafın bağrışlarıyla yankılanan tahta tezgahların ürünlerine bir göz atmadan çıkmayın derim. Renk renk kumaşlarıyla ünlü pazar, her hafta çarşamba günü aralıksız olarak kurulmakta ve Yavuzselim’in ara sokaklarına canlılık katmakta. 6. Edirnekapı Dört yıl boyunca liseme gidip gelirken minibüsle içinden geçtiğim ve her geçişte müziğimin sesini kısıp şehidlerimize Fatihalar okuduğum tepeye geldik. Edirnekapı ve Ayvansaray’ın üstüne kurulan tepe, şehrin batı surlarına da ev sahipliği yapıyor. Bu tepemizde de yine Mimar Sinan’ın izlerini görmek mümkün. Surların yakınında bulunan ve Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan için inşa edilen Mihrimah Sultan Camii, Mimar Sinan tarafından; içinde hamam, çarşı, sıbyan mektebi, külliye ile birlikte yapılmıştır. Kariye Müzesi ve Tekfur Sarayı, tepedeki diğer yapılar. Edirnekapı’nın kıyısından köşesinden geçerken mutlaka orada yatan ve diğer tüm şehidlerimiz için Fatiha okumayı ihmal etmeyelim. Bilhassa bahsettiğimiz Suriçi’nin her bir karışında şehidlerimizin olabileceği bilinciyle yaşamak, bu kutlu şehrin öneminin aklımıza kazınmasını sağlayacaktır. Eğer toprağa düşen nice kahramanlarımız ve şehrin kapılarını tutan nice “Edirnekapı” neferlerimiz olmasaydı, ne üstüne basacağımız bir vatan ne de gezeceğimiz yedi tepe olurdu. 7. Koca Mustafa Paşa Topkapı, Aksaray, Yedikule üçgenini oluşturan ve o üçgenin tam ortasında kalan Fındıkzade’de yirmi yılı aşkın zamanımın geçtiği, yokuşunu her çıkışımda köşede kabri bulunan ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın hocası olan Molla Gürani Hazretleri’ne selamı borç bildiğim, eskinin nezih, şimdinin nefessiz kalan tepesi, Koca Mustafa Paşa… Öncelikle Haseki Külliyesi’nden bahsetmek istiyorum. Çocukluğumuzda kapısının önünde az top oynayıp ip atlamadığımız bu eser; içinde cami, medrese, mektep, hamam, çeşme, imaret, darüşşifa bulunduran oldukça büyük ve fonksiyonlu bir yapı. Çeşitli dizilere mekan görevi görmüş bu külliye, Haseki Hürrem Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış, gidilip görülmesi gereken bir eser. Sadrazam Cerrah Mehmed Paşa’nın, Mimar Sinan’ın kalfası Davud Ağa’ya yaptırdığı Cerrahpaşa Camii’nde iki rekat namaz kılıp sonrasında yine Cerrahpaşa’da bulunan Arkadius Sütunu ile Mokios Sarnıcı’nı ziyaret edebilirsiniz. Necip Fazıl, “Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...” dediği şiirinde İstanbul’a olan sevdasını dillendirerek hepimizin gönlüne tercüman olmuş durumda. Fatih’in en ulu ve en sevgili emaneti olan İstanbul’a bigâne kalmak ne mümkün. Her köşesinde gizli bir tarih, her eserinde mimari bir harika, her taşının altında nice şehid, göğün her karışında Allah lafzı olan bu şehri sathî bir idrâk ile değil, derin bir tefekkür ve esaslı bir bilinç ile dolaşmak üzerimize düşen bir vazife diye düşünüyorum. Bizim için toprağa kanını dökmüş ve kılıcını torunları uğruna iman ile düşmana sallamış tüm ecdada, Efendimiz(sav)’in deyişiyle o kutlu orduya ve tabi ki gözüyle gördüğü İstanbul’u gönlüne nakşederek, eşkin atına binip de İstanbul aşkıyla yanan ruhunu Marmara’nın suyuyla söndürmeye ant içmiş ve çıktığı yoldan bir an dönmeden cesaretin ve ferasetin timsali olarak fethettiği şanlı topraklara ayak basmış o kutlu komutan Fatih Sultan Mehmed’e, fethin fatihine el-Fatiha…

FETİH SEMBOLÜ “AYASOFYA” Günümüzün en müşkül konusu; tam 916 yıl kilise, 481 yıl camii, 86 yıldır müze olan kültür mirası Ayasofya’yı irdeleyeceğiz. Yanı başımızda duran bir mirası, devasa bir tarihi, hemen hemen tarihin her alanını dipsiz bir kuyuya çeken bu muazzam eser Ayasofya’yı anlatacak olmanın büyük heyecanı ile sizleri derin bir tarih yolculuğuna götürüyorum. Ayasofya adındaki "aya" sözcüğü "kutsal, azize", “Sofya” sözcüğüyse herhangi bir kimsenin adı olmayıp Eski Yunancada “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Dolayısıyla “Aya Sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da "ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup Ortodoksluk mezhebinde Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır. Bizans, I. Konstantinos tarafından düzenlenen ve 325 yılında gerçekleşen İznik konsülü ile Hristiyanlık dinini resmen kabul etmiştir. Yeni bir dine geçerek çok tanrılı inancı bırakan Bizans kendine yeni ibadethaneler yapmaya başlamıştır. Bu ibadethanelerin en önemlisi ‘kutsal bilgelik’ anlamına gelen Hagia Sophia’dır. İlk kez Ayasofya 15 Şubat 360 yılında ahşap bir yapı olarak hayata geçmiştir. Ancak; İstanbul Patriği Ionnes Khrysostomos’un sürgüne uğramasıyla 20 Haziran 404 yılında çıkan ayaklanmayla yakılarak tahrip edilmiştir. Bu isyanın ardından imparatorluk II.Theodisos Ayasofya’yı tekrar inşa ederek 10 Ekim 415 yılında tekrar hizmete sunmuştur. Ancak bu sefer de İmparator Justinionus ve eşi Theodora yüzünden 14 Ocak 532 yılından çıkan Nika ayaklanmasında yanarak yok olmuştur. Tüm bu isyanların ardından gücünü kanıtlamak isteyen İmparator Justinianus elindeki imkanları sonuna kadar kullanarak çok büyük bir ibadethane inşa etmiştir. Bu tarihi mabedin mimarları ise Miletli İsidoros ve Aydınlı Anthemios’dur. Yapımında yaklaşık 10.000 işçi çalışmış, İmparator bizzat işçilerin yanında olarak onları desteklemiştir. İmparatorluğun farklı mabetlerinden değişik mermer sütunlar ve malzemeler getirtilmiştir. 5 yıl gibi kısa sürede tamamlanan Ayasofya 27 Aralık 537 yılında açılmıştır. Devasa kubbesi ve ihtişamıyla gören herkesi büyüleyen yapı teknik açıdan eksiklikler vardı ve bu yüzden sürekli olarak tamir edilmesi gerekiyordu. Halk arasında kubbenin melekler tarafından taşındığına ve korunduğuna inanılırdı. Tarihi ehemmiyeti ile günümüze kadar gelmiş yapı her zaman en önemli meselelerin gerçekleştiği mekân olmuştur. Çok fazla Bizans dönemiyle sizi yormayacağım. Peygamber övgüsüne mazhar olmuş bir komutanın çağ açıp çağ kapattığı, gemileri karadan yürütüp Konstantinopolis’i İstanbula dönüştürdüğü güne geliyorum. Tarih 29 Mayıs 1453… Sabah saatleriydi Osmanlı askerleri Kerkoporta adlı kapıdan içeri girdiler ve kapının üzerindeki burca Osmanlı sancağını diktiler. Sultan Mehmed fethin ilk günü öğleden sonra şehre girdi. Ayasofya’ya giderek namaz kıldı ve min-baʿd (bundan sonra) tahtım İstanbul'dur diye buyurdu. Batılılar gibi önüne geleni yakıp yıkmadı. Kadın ve çocuklara dokunmadı. Her görüşe saygı duyduğu gibi onların ibadetlerini özgürce yaşaması emrini verdi. Hatta Ayasofya’ya zarar vermek yerine Hristiyanların görüşlerine saygı duyduğu için onların ibadethane olarak gördüğü yerde ibadet etti. Yapıya olan saygısından ismini dahil değiştirmedi. Fethin hemen ardından Mehmet şehrin onarımına başladı. Amacı Doğu Roma’yı yıkmak değil onu Osmanlı yapısı içinde diriltmekti. Kuracağı imparatorluk bir İslâm devleti olmakla birlikte Doğu Roma gibi kozmopolit bir yapıya sahip olacaktı. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinin ardından Ayasofya için bambaşka bir dönem başladı. İnsan figürleri sıvayla kaplanırken bazı eserlere dokunulmadı, kapatılan bölümlere İslami motifler yerleştirildi. Kubbesinin Bizans döneminde birçok kez çökmesine rağmen Mimar Sinan’ın İstinat duvarları eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Ayasofya’daki zayıf noktaları doğru tespit etmiş ve günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır. Artık Ayasofya 4 minareli bir camii olmuştur. Ancak minareler farklı dönemlerde yapıldığı için birbirinden farklıdır. İlk yapılan kırmızı renkteki minare Fatih Sultan Mehmet döneminde, İkinci yapılan minare oğlu II. Bayezid döneminde, diğer iki minare ise Sultan II. Selim ve Sultan III.Murad zamanında Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman ise fethettiği Macaristan’dan Ayasofya için iki dev kandil getirtmiştir. Sultan I. Mahmut zamanında ise Ayasofya’ya bir kütüphane yaptırılır. Bu kütüphanenin kapısına ‘Ya Fettah’ yazısı işlenir. Fettah hem Allah’ın isimlerinden biridir hem de ‘’açan’’ anlamına gelir. Yani Allah’ın ilim kapılarını açması temennisiyle işlenmiştir. Fatih ismi de bu kelimenin kökeninden gelir. Osmanlı sultanları Ayasofya’ya yeni kubbeler inşa edip bir külliye haline dönüştürmüşlerdir. Özellikle Sultan Abdülmecit döneminde çok kapsamlı bir restorasyon yapılmıştır. Yine bu dönemde Ayasofya’nın dışına medrese inşa edilir. Dönemin ünlü hattatlarından “Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yazdığı üzerinde Allah’ın, Hz. Muhammed’in, 4 halifenin ve Hz. Muhammed’in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerinin yazdığı devasa levhalar Ayasofya’nın içine asılır. Kubbenin iç kısmına ise Nur Suresi 35.Ayeti olan ‘Allah göklerin ve yerin nurudur.” yazısı yine İzzet Efendi tarafından hat sanatıyla yazılır. Ayasofya camisinin kubbelerinin yuvarlak olması o dönemden sonra yapılacak olan tüm camilerin de kubbesinin aynı olmasının öncüsü olacaktır. Yıl 1918… I. Dünya Savaşı sonrası İstanbul İtilaf Devletleri tarafından işgal edilir. İngiliz destekli yunanlar Ayasofya’yı tekrar bir kilise haline dönüştürmek ister. 1920 yılında Mustafa Kemal komutasındaki Türk ordusu Yunanlıları İstanbul’a girmeden İzmir’de geri çevirir. 1923 yılında Atatürk’ün deyimiyle “İstanbul’dan da geldikleri gibi giderler…” 24 Kasım 1934… Amerika’dan gelen bir arkeoloğun Ayasofya’da yaptığı incelemeler sonucu Fatih Sultan Mehmet döneminde ince sıvalarla kaplanan resim ve figürlerin gün yüzüne çıkmasıyla Ayasofya’nın kültür ve sanat yönü incelenmiş ve müze olması gerektiği söylentileri hızla artmıştır. 1 Şubat 1935… Başbakan İsmet İnönü, 11 Bakan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün imzaladığı kararname ile Ayasofya Camii resmen müze haline dönüştürülmüş, her dine mensup insanların ortakça gezebileceği evrensel bir kültür mirası haline gelmiştir. Tarihi yapısı ve mimarisi nedeniyle bilimsel araştırmalara açılması, Atatürk’ün kültür ve sanata önem vermesi ve özellikle dünya barışına dikkat çekeceği gerekçesiyle bu karar uygun görülmüştür. 25 Temmuz 1967 Katolik Hristiyanların lideri Papa VI. Paul Ayasofya’yı ziyaret ederek dua eder. Bunun üzerine Milli Türk Talebe Birliği yöneticileri tepki olarak Ayasofya’da namaz kılar. İşte tartışmaların fitilinin ateşlendiği dönem bu dönemdir. Bu tepkilerin büyümesi üzerine Ayasofya’da müze dışındaki Hünkâr Kasrı adıyla küçük bir kısım ibadete açılır. Ancak 2 ay sonra onarım gerekçesiyle bu bölümde kapatılır. Tam 11 yıl sonra 10 Şubat 1991 yılında dönemin kütür bakanı Namık kemal Zeybek’in emriyle bu bölüm tekrar ibadete açılır. Ancak müze kısmı ibadete açılmaz. 1996 yılında Ayasofya Dünya Anıtları İzleme listesine alınır ve 5 yıl boyunca kubbe ve minareleri restore edilir. Aynı zamanda UNESCO Dünya mirası listesine alınarak evrensel bir kültür mirası olduğu tescil edilir. Çoğu insanın düşüncesi son günlerde sıklıkla duyduğumuz kılıç hakkı meselesi. Batılılar işgal etikleri bölgelerde camileri veya farklı ibadet alanlarını saygısızlık olmasın diye müze haline dönüştürmüş müdür? Veya Fatih Sultan Mehmet gibi Mustafa Kemal Atatürk gibi her görüşe saygı duymuş mudur? Bu soruların cevabını size bırakıyorum. İşte “Zincirler kırılsın Ayasofya açılsın.” düşüncesine sahip insanlarında bir Fetih Sembolü olan Ayasofya’nın ibadete açılmasının güçlü bir ülkenin batıya karşı bir gövde gösterisi olduğu düşüncesinde. Ancak ortada bir gerçek var ki asırlarca olduğu gibi gelecek kuşaklarda da Ayasofya’nın akıbeti gündemden hiçbir zaman düşmeyecek. Bu tarihi mabedin asırlara tanıklık etmesi ve yapıldığı zamanın çok ötesinde bir mimariye sahip olmasının yanı sıra zekice tasarlanmış büyük sırlarıda bulunuyor. Hatta dünyanın en çok satan roman serilerinin yazarı ABD’li Dan Brown’un son kitabı Cehennem (İnferno) kitabında öykünün kilit konusu İstanbul ve Ayasofya. Aynı zamanda araştırmacı Göksel Gülensoy’un çektiği “Ayasofya’nın Derinliklerinde” belgeselinin görüntüleri ‘’Ayasofya’nın altının üstündekilerden çok daha heyecan verici olduğunu bizlere gösteriyor. Sayısız mimari harikanın yanı sıra, 800 yıllık çocuk aziz mezarları, Ayasofya’yı Topkapı Sarayı’na, hatta Tekfur Sarayı’na bağlayan tünelleri ve Anemas Zindanları’nın yeraltı uzantılarını keşfettiklerini söyleyen Gülensoy Ayasofya’nın altında ki mucizeyi bize aktarıyor. Tarih 10 Temmuz 2020 Bu yazının hazırlandığı sırada bir tarihe tanıklık ettik. Konstantinopolis’i İstanbul, Hagia Sophia’yı Ayasofya yapan, peygamber övgüsüne mazhar olmuş Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle İslam devletine en büyük armağanı olan Ayasofya tam 86 yıl sonra tekrar Cami oldu… Hasret bitti şimdi vuslat vakti. Saygılarımla…

İSTANBUL’UN EN ÇOK ANKARA’DAN TAŞINMASINI SEVMEK İstanbul’a taşınmayı düşünün ama Ankara’dan… İstanbul, arayana belasını da Mevla’sını da veren bir acayip şehir… Hele Ankara gibi memleketlerden göç etmişseniz, İstanbul bir anda rahmetini de zahmetini de önünüze serer, tıpkı bende olduğu gibi… Ankara’nın kalbi yaklaşık 35 kilometre uzunluğunda, birçok semti, sanayi bölgesini ve bürokrasiyi sinesinde barındıran İstanbul yoludur. Ankara’nın en hareketli yollarından birinin adının ‘İstanbul’ olması, Ankara’nın İstanbul’a duyduğu gizli özentilik hali midir bilemem ama hayli ironik olduğunu söyleyebilirim. Üniversite okumam dolayısıyla 4 yıl boyunca bedenen Ankara’da ruhen İstanbul’da ikamet ettim ben. Gözüm hep İstanbul’a giden trenlerde ve uçaklardaydı. Sık sık İstanbul’a uçar hakiki bir oh çeker geri Ankara’ya dönerdim. Kaderimdeki Ankara istasyonu, büyük konuşmamın neticesi olarak doğdu aslında. Kural 1: “Ankara gibi sıkıcı, gri bir şehirde asla yaşamam!” demeyeceksin arkadaş, dedin mi İstanbul’a hasret bırakıyor Yaradan, işte böyle… Velhasıl mezuniyetten sonra muhakkak İstanbul’a yerleşeceğim dedim ve yerleştim de. İstanbul, Ankara’dan taşındın mı şükür vesilesi oluyormuş, kesin bilgi, yayın bunu… Bir kere deniz ve yeşillik fakiri olduğunu ister istemez çaktırıyorsun. Sonra filmlerdeki gibi canın sıkıldı mı boğaza inmek, denize karşı ağlamak istiyorsun bazen. Bunu da yaptım evet. Neden yapmayayım? Ankara’dan taşınmış biri olarak hepsi mubahtı bana… Sonra fark ettim ki İstanbul’u sadece yeşillik ve denizden ibaret sanmak haksızlıkmış ona. Ayasofya’sı varmış onun, Yahya Efendi’si, Eyüp Sultan’ı, Süleymaniye’si, Üsküdar’ı… İstanbul’un altını üstüne öyle bir getirdim ki 40 yıllık İstanbullular kadar hâkim oldum şehre, kızdım İstanbullulara, hakkını verdiklerini düşünmedim bu şehrin... Lakin en büyük kızgınlığım İstanbul’dan Ankara’ya taşınanlara oldu. Öfkemden en büyük pay onlara düştü. “Bir insan İstanbul’dan Ankara’ya neden, nasıl, hangi koşullarda, ne amaçla yerleşir ki?” diye düşünmeye başlayacaktım ki bir büyük konuşmanın daha eşiğinden döndüğümü ve kendimi bir imtihandan koruduğumu düşünerek derin bir nefes aldım. Bir Ankara dönüşü esnasında Yahya Kemal’e sorarlar: -Üstat, Ankara’nın en çok nesini seviyorsunuz? Cevap: -İstanbul’a dönüşünü… İstanbul şairi olarak tanımladığımız Yahya Kemal’in bu akıllıca ve fakat gerçeğin bir o kadar kendisi olan cevabını bilmeyen yoktur. Aynı şekilde yine İstanbul şairimiz Yahya Kemal’in en meşhur şiirlerinden ‘Başka Bir Tepeden’ ruhumda bizzat tatbik ettiğim hisler barındırır. ''Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer. Nice revnaklı şehirler görülür dünyada, Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan. Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.'' İşte sevgili okuyucu, ben de Ankara’nın en çok İstanbul’a taşınmasını sevdim. Yaşamıştır dedim, İstanbul’da çok yıl yaşayan, İstanbul’da ölen, İstanbul’da yatan… Aslında hayat dediğimiz insanın karşısına her şey çıkarabilirdi elbette, kaderde İstanbul da olabilirdi Ankara da. Fakat şehirlerden nasibimizi aldığımız gerçeğini unutmadan yaşamak lazım. Ankara hayat mücadelemde bir kilometre taşıdır. Ömürlük dostlarımın ve onlarla beraber bir sürü güzel anımın başkentidir. İstanbul da onun devamı, bir başka boyutu… İstanbul eşsiz manevi dokusuyla sarıp sarmalamıştır beni, kalbimi ve kendimi bulmama vesile olmuştur günün sonunda, tebessüm ettirmiştir… Fırsatı olan bu şehri yaşasın sevgili okuyucu, hele ki Ankara’dan taşınsın, İstanbul’un en çok Ankara’dan taşınmasını sevsin, kendini ve kalbini bulsun. O da kızsın bu şehri terk edenlere, hakkını vermeyenlere, o da her gördüğü yeşillikte bir dursun, düşünsün, nefes alsın. O da yaşamıştır desin bu şehri yaşayanlara, bu şehirde ölenlere ve yatanlara, tıpkı ben gibi…

  • 1