Düşünce

Genç Öncüler’in Ekim/147. sayısı “İçimizdeki Yabancılar” manşetiyle çıktı!

Dergide bu ay, son yüz yıllık dönemimizde Müslümanların kullandığı eğitim kaynakları, siyasi yaklaşımlar, dine karşı tavır ve yeni rejimin ilk döneminin din algısı dosyaya taşınıyor.

Editör yazısı ise şöyle:

İçimizdeki yabancılar bahsi gündemimize yeni girmiş bir mevzu değil. Neredeyse iki yüz yıldır, hem bu coğrafyanın yabancıları hem de bu coğrafyadan olup da buraya yabancı olmaya can atanlar olageldi. Osmanlı’nın cephede mağlup olmaya başlamasının ardından gelen arayışlar, pek çoklarınca başka dünyalara açılan kapılar anlamını taşıyor; bu kapılar onları köprünün altından akan başka sulara götürüyordu. İslam’ın terakkiye mani olmadığı (ne demekse), Batı medeniyetinin de güzel yönlerinin bulunduğu(!) ve onların faydalı taraflarının alınması gerektiği(!) söylentileri; İslam’ın ilim ve bilimle çelişmediğini açıklama çabası olarak kamuoyuna yansıyacaktı. Kendimize yabancılaşma tavrı; 20. yüzyılın başlarından itibaren Jön Türklerde, İttihat Terakki’nin içinde, İstiklal Harbi verilirken manda ve himaye meselesinde, Cumhuriyet ilan edildikten sonra İslam’a ve geçmiş medeniyete olumsuz bakış açısında, 30’lardan sonra inşa edilen ve 60 darbesiyle iyice kabuklaşan Kemalizm’de, 70’lerde ön plana çıkan Komünizm’de, kimi Müslümanlar arasında çok da kale alınacak bir büyüklükte olmayıp ortaya çıkan aşırı fikirlerde, 28 Şubat’ta ve 15 Temmuz’da tekrar kendini gösterdi.

Şimdi şurada durmamız gerekiyor: Biz bugün yüzyıllarca inşa edilen bir karakterin ardından Türkiye’de yaşıyorken, İslam’ın dışında iyilik ve güzelliklerin bulunduğu söylentilerini duyuyorsak ipin ucu çoktan kaçmış demektir. Türkiye’ye mensup olup da bu coğrafyanın elde kalan son toprak parçasının muhafaza edilmesini basit görmek, manda ve himaye fikrini ruhundan atamamak, bilmem hangi mezheplerin seviciliğini yapmak, milletimizin değerlerini hafife almak gibi alçaklıklar anlıyoruz ki bundan sonra da sık sık karşımıza çıkacak. İstanbul’un ara sokaklarında cinsiyetleri eşitleyen(!) yürüyüşler yapılacak ve onlara bu vatanın bir rengi gibi bakılacak.

Fakat unutmamalı: İslam’ın dışında kalan her şeyin değersiz ve zavallı olduğunu söyleyen, bu vatanın bekçiliğini yapan, ülkenin bütün renklerinin İstiklal Harbi’nde ortaya çıktığını gören ve bilen bu milletin insanları, her zaman Türkiye kapısının İslam kapısı olduğunu bilip nöbet tutmaya devam edecek ve ruhundan manda ve himaye fikrini atamayanların ipliğini pazara çıkaracak.

Genç Öncüler olarak bu ay “içimizdeki yabancılar”ı dosyaya taşıyoruz. Başkası olup da bizden görünenler, bizden olup da başkası olmaya heves edenler, müminlerin asaletinden yüz çevirenler, bu vatanın vatan olurken ve vatan kalırken yaslandığı hakikatleri düşük bir şey olarak görenler dosya yazılarından.

Yavuz Selim Sancak, İslamcılığın kaynak krizini yazdı. Hüsamettin Malkoçoğlu, bir dönem çoklarının dilinde olan “Türkiye’nin bir darulharp toprağı(!) olduğu” garabetini yazdı. Osman Zinnur Aksu’nun yazısı Sen Sahip Olursan… İçimizdeki Yabancılar başlığı altında İslam düşmanlığı yapanlardan kimilerinin sözlerini de derledik.

Dosya dışında Hatice Beyza Öztürk hukuk yazılarına devam ediyor. Sümeyye Güven deneme köşesinde. Fazıl Cem Ayla filminin tahlilini yaptı. Talha Ulukır Sinema yazılarına, Ayşe Afife ise mekân yazılarına devam ediyor. Mehmed Eşref yine 10 Soruda köşesinde. Gündelik Şeyler köşesi de yine kendi yerinde. Objektifimden yansıyanlar sayfasında Tuğba Nur Avcı bir hatırayı bir an’a sabitledi. Şiir sayfasında Rüştü Onur, Turgut Uyar, Mehmed Akif ve genç şairlerimizden Begüm Kıtay şiirleriyle karşınızda.

Bu ay orta sayfada ilk Türk-İslam eserlerinden Kutadgu Bilig’den seçmeler var. Ali Emiri Efendi’nin Ezhar-ı Hakikat’inden bölümler bu ay da mevcut. Mustafa Sabri Efendi’nin Harf İnkılabı ile yazılarından birini daha yine dergiye aldık. Diğer iktibas ise 1939 yılında Cahit Tanyol’un Tanpınar hakkında kaleme aldığı köşe yazısı.

Arka Kapakta İsmail Kara Hoca’nın “Mızraklı İlmihal’den Ne İstiyorlardı?” yazısı bulunuyor.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Genç Öncüler’in Eylül/146. sayısı “Eğitim Sistemini Eğitmeliyiz” manşetiyle çıktı!

Dergide bu ay, yüzyıllık eğitim sorunumuz, yeni eğitim yolları, yeni bir sistem inşa etme mecburiyetimiz ve Kur’an’ın en mükemmel müfredat olarak nasıl anlatılacağı meselesi dosyaya taşınıyor.

Editör yazısı ise şöyle:

Her sene yeni eğitim öğretim dönemiyle tartışmaya açılan eğitim sistemimizden şikâyetçi olmayan hemen hemen yoktur. Çünkü Türkiye’nin uzun zamandır teorik ve pratik düşünceye ayak uyduramayan efkârıumumiyesinin eksikliği, dönüp dolaşıp eğitim sistemine dayandırılır.

Yahya Kemal Beyatlı, “Biz mağlup olmuş bir medeniyetin çocuklarıyız,” der. Tanzimat devrinden beri üzerimize aldığımız yenilgi psikolojisi, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve dini-fenni ilimler ayrımının yapılması elbette bu yenilgi psikolojisini derinleştirmiştir. Kemalizm’in eğitim hayatını kapsayan otoriter tutumu; evde dini, okulda pozitivizmi öğrenen çocuklarda derin bir şizofreninin büyümesinin ve melez değerlerin ortaya çıkmasının önünü açmıştır. Ev ile okulun yıllar yılı ülkemizde çelişki içinde olması, eğitim ve öğretim sisteminin bozukluğu ve bozuk sistemi düzeltecek kaliteli insanların yetişmemesi arasında doğrudan bir paralellik vardır. Eğitim sisteminin bir mecrada toplanıp yatağına ulaşması için tezatlardan arındırılmış duru bir zihne kavuşma ihtiyacımız her zamankinden fazla.

Fakat bir noktaya da ayrıca değinmek zorundayız. Orta sayfalarda okuyacağınız Şemsettin Özdemir ile yaptığımız röportajda hocanın söylediklerine kulak kabartmalıyız: Müfredatı uygulayacak kaliteli öğretmenler yoksa, en mükemmel müfredat bile fayda etmez. Kur’an muhakkak en mükemmel müfredattır. Ama ümmetin haline bakınca, en mükemmel müfredatın bile, uygulayıcıları olmayınca fayda vermediği görülmektedir.

Genç Öncüler dergisi olarak bu ay, bu coğrafyada iki yüzyıldır devam eden eğitim sistemi sorununu dosyaya taşıyoruz. Öğrendiğimiz bilginin kimin bilgisi olduğu, doğruyu ve güzeli kimin belirlediği, eğitim sistemindeki aksaklığın düzelme imkânı ve alternatif eğitim yolları dosya yazılarından.

Dücane Demirtaş dini-din dışı eğitim anlayışının tarihi serüvenini yazdı. Kübra Sultan Yağmur, okulsuz eğitimin imkânını sorguladı. Vahap Yaman, “Genci Eğitmek İçin Anlamak Gerekir” yazısını kaleme aldı.

Dosya dışı konularda Toleuzhan Galiyeva İslam’a Kavuşma yazı dizisinin sondan üçüncü metnini yazdı. Talha Ulukır sinema köşesinde yazılarına devam ediyor. Recep Ayık bu ay Salih’e Giderken adlı hikâyesiyle aramızda. Gündelik Şeyler köşesi de devam ediyor. Alıntı köşesinde bu ay misafirlerimiz Süleyman Nazif, Peyami Safa, Cinuçen Tanrıkorur ve İsmet Özel. Arka Kapak’ta ise Ezansız Semtler ile Yahya Kemal’i andık.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Genç Öncüler Yayın Kurulu

Genç Öncüler’in Ağustos/145. sayısı, “Vakıflar Çözülürse Toplum Çöker” manşetiyle çıktı!

Dergide bu ay, vakıf medeniyeti olarak anılmamızın nişaneleri, eskiye kıyasla günümüzde vakıfların yaşadığı dönüşüm ve vakıfların kendi varlıklarına ve misyonlarına halel getirmeme zorunlulukları dosyaya taşınıyor.

Editör yazısı ise şöyle:

Yaşadığımız coğrafyanın, Selçuklu ve Osmanlı tecrübeleriyle beraber “vakıf medeniyeti” olarak anılması hiç yadırgamayacağımız bir durum. Her köşe başında karşımıza çıkan medreseler, külliyeler, camiiler, çeşmeler bunun getirisi. Anadolu’nun İslamlaşması serüveninde cemiyet hayatı inşa edilirken vakıflar hep önü çekmiştir. Ahilik teşkilatı ekonomik hayatın adil bir şekilde düzenlenmesine ön ayak olurken sosyal hayatın içindeki aksaklıkları gidermek için pek çok vakıf kurulmuş; rızayı ilahi için çalışmıştır. Düşkünlere yardım etmek, öksüz ve yetimleri korumak, tarihi eserleri muhafaza etmek… için kurulan vakıflardan kışın yiyecek bulamayan kuşlara gıda tedarik etmek için kurulan vakıflara kadar pek çok alanda bu yapılar, coğrafyamızın barındırdığı her unsura sahip çıkan bir hüviyetle bilinmiştir.

Son yüzyıla gelindiğinde vakıflarımız eski formunu muhafaza etmekle birlikte yeni bir hüviyete de bürünmüştür. Cumhuriyetin ilanından sonraki süreçte siyasi söylemleri ve hayatı değiştirme iddiası olan gruplar ve cemaatler de seslerini vakıfların etrafında yükseltmiştir. Siyasi mücadelenin merkezi olan vakıflar, iki yüzyıl önceki yapılarından farklı olarak halkın çok daha gözü önündedir ve her zamankinden daha şeffaf ve temiz kalma sorumluluğu hissetmelidir. Son yıllardaki siyasi ortam ve gergin dil, vakıflarımıza, öncelikli sorumluluklarının halka ulaşmak, yaraları sarmak, irşat etmek ve İslami bilinci yaymak olduğunu unutturmamalıdır. Ve yine tekrar etmek isteriz ki, cemiyet hayatımızda en temiz kalması gereken yapılarımız vakıflar olmalıdır. Vakıfların çözülmesi, toplumun çöküşü demektir.

Genç Öncüler dergisi olarak bu ay, “Vakıflar Çözülürse Toplum Çöker” dosyasıyla okuyucularımızın karşısına çıkıyoruz. Osmanlı’daki vakıf kültürü ve farklı sebeplerle kurulan vakıflar, günümüze uzandığımızda ise vakıfların en temiz kalması gereken kurumlar olma zorunluluğu, siyasallaşan söylem ve kaybettiğimiz değerler dosya yazılarından.

Kerim Dorukoğlu, Gereksiz Mevcudiyet yazısına bu ay da devam etti. Dücane Demirtaş, Tünelin Ucundaki Işık yazısıyla köşesinde. Mahinur Özdemir, Vasıf Sahibi Vakıflara Talip Olmak adlı yazıyı kaleme aldı.

Dosya dışı konularda Toleuzhan Galiyeva, İslam’a Kavuşma yazılarına devam etti; bu yazı dizisinde artık sona geliyoruz. İslami İlimler köşesinde bu ayki konu iman-amel bahsi. Alıntı yazılar köşesinde bu ay Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun Üzümcü hikâyesi ve Şevket Süreyya’nın 1957’de kaleme aldığı İnkılaplar, Ezan, Atatürk, Menderes yazısı mevcut. Fazıl Cem kitap kritiği yapmaya devam etti. Hasan Hüseyin Çaçan Felsefe, Mehmet Zahid Başak Ders Notları köşesinde. Mehmed Eşref Tarih Tekerrürden Mi İbaret yazısı ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile günümüz siyaseti üzerine bir deneme kaleme aldı. Gündelik Şeyler köşesi de bu ay dergide. “On Soruda” bölümü bu ay da dolu dolu. Objektifimden Yansıyanlar köşesinde bu ay misafirimiz Tuğba Nur Avcı. Arka kapakta ise bu ay Refi’ Cevad Ulunay’ın 1957’de kaleme aldığı Sanat Yıkıcıları var; bu metin 62 sene sonra yeniden okuyucularını bekliyor.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Genç Öncüler Yayın Kurulu

Genç Öncüler’in Temmuz/144. sayısı “Kazanırken Kaybettiklerimiz” manşetiyle çıktı!

Dergide bu ay, son yıllarda siyasete kurban edilen ve içi boşalan kavramlar, yüzyıllık İslamcılık tecrübesi, hak-adalet söylemi ve bu hususlarda kaleme alınan yazılar dosyaya taşınıyor.

Editör yazısı ise şöyle:

Müslümanlar bugünün Türkiye’sinde, daha önceki devletlerinde yaşamak zorunda kalmadıkları bir pratiği tecrübe ediyor. Müslümanlar vahyi bu topraklarda bin seneye yakın bir dönemde devletin gölgesinde dile getirmişti. 1000’li yılların hemen başından 1900’lü yılların başına kadar her türlü devlet yapısının “dini mübini İslam”ı merkeze alarak şekillenmesi, Müslümanların başka bir sistemde ne yapacağını konusunda hazırlıksız olmasını da beraberinde getirecekti. I. Cihan Harbi’nde parçalanan vatan İstiklal Harbi’nde son şeklini alırken yeni kurulan Cumhuriyet’in anayasası da bilinen ibareyle başlıyordu: Türkiye Devletinin dini, dinî İslâm’dır: Resmi dili Türkçedir; makkarı Ankara şehridir.” 1928 yılına gelindiğinde aynı ibare önce Devletinin resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.” halini alacak, 1937’de ise Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimcidir. Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara’dır.” güncellemesiyle bugüne kadar gelecekti.

30’larda iyice kendini belli eden İslam’ın sosyal hayatın dışına atılması ve buna karşı çıkan Müslümanlara kurulan baskı, 60 darbesiyle iyice yerini perçinledi ve millet ile sistem arasına derin bir çukur kazıldı. Ezanın, Kur’an’ın ve Hacc’ın yasaklanması, İslam’a ait şiarların horlanması; Müslümanları, devletlerini işgal eden sisteme karşı mevzilenmeye sevk etti. 2000’li yıllara kadar geçen süreçte, 70 yılın muhalefeti ve İslam devleti ideali –Müslümanlar açısından kendilerinin olanı geri alma çabası olarak da bakabiliriz-, İslami duruşları olan insanlar iktidara geldikten sonra ayrı bir imtihan sürecine evrilecekti. O zamana değin en büyük ideal olan yeryüzündeki halifelik vazifesinin en mühim parçalarından olan “devlet” –Alparslan’ın, Süleyman’ın, Abdülhamid’in, İstiklal Harbi’nin devleti-, hakkını geri alma, 1924 Anayasası’nın değiştirilmemiş 2. maddesini şerefle ve faziletle kucaklama emeli, kimi Müslüman cemiyetler içinde birden bire akamete uğramış bulundu.

Şimdi şunu kabul etmeliyiz: 2000’den sonra muhalefetten iktidara yürüyen siyasi hareketimizle –bizden olan ve bizden olmayan yönleriyle bizim içimizden-, kimi vakıflarımız, derneklerimiz, cemaatlerimiz ve cemiyetlerimizle yola çıktığımız günkü amacımızın çok uzağındayız. Devletin içine sızan Amerikalılık ne kadar bizden, biz ne kadar oradayız; başka kültürle, mesela Avrupa Birliği değerleriyle İslam’ın mukaddesleri aynı çatı altında nasıl buluşacak; iktidara eklemlenerek, siyasetin arka bahçesi olarak hakkı ayakta tutma görevi nasıl icra edilecek; sahaya indiğimizde arkamızda kalacak ve tehlikelere karşı bizi uyarıp gözetecek gruplar nerede duracak; bunlar hala büyük bir soru işareti olarak duruyor. Merhum Akif Emre’nin sözünü ettiği, kimi Müslümanın artık sistemi geri alma hayali kurmadığı, işin kötüsü buna ihtiyaç da duymadığı gerçeğini ne yapacağız?

Genç Öncüler dergisi olarak bu ay “Kazanırken Kaybettiklerimiz” dosyasıyla okuyucularımızın karşısına çıkıyoruz. Son yılların siyasi rüzgârını biraz ensemizde hissedeceğiz.

Dosya dışı konularda hikaye, deneme, film analizi, ders notları, objektifimden yansıyanlar köşeleri mevcut. Mustafa Aydın Hoca ile de bazı kavramlar üzerine bir mülakat gerçekleştirdik. Gündelik şeyler köşesi yine devam ediyor. Artık “10 Soru” köşesi de yerini aldı. Bu ay; “10 Soruda Kime Güvenilir Kime Güvenilmez”. Arka kapakta bu ayki iktibasımız İsmail Kara Hoca’dan: İçimizde Dolaşan Yabancılar

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Uğur Demirel/ Genel Yayın Yönetmeni

Bahar seminerleri dizisinin üçüncüsünü Cihan Aktaş ile gerçekleştirdik. "Yanlış Anlaşılma Korkusu" üzerine konuştuğumuz programımızda toplumsal düzeyde bireylerin karşılaştıkları sorunlara değinildi. Yanlış anlaşılma korkusunu en çok çeken gruplardan biri olan kadınlar hakkında paylaşımlarda bulunan Cihan Aktaş bizlere yeni ufuklar açtı. Kadınların içinde bulundukları durumlarda dışardan nasıl değerlendirildikleri ve bunun doğurduğu kaygıları derinlemesine inceledik. Bunun yanısıra toplumlardaki azınlıkların yanlış anlaşılma korkusundan ne boyutta etkilendiklerini tartıştığımız programımızı katılımcılardan gelen soruların cevaplanmasının ardından sonlandırdık.

  • 1