casino maxi

Düşünce

KISA BİR SEZAİ KARAKOÇ PORTRESİ

Sezai Karakoç ve Felsefesi:
Karakoç’u elinize aldığınız zaman bütün okumalarımızdan yola çıkarak varacağımız nihai sonuç, “İslam Medeniyeti”dir. En küçük yapı taşı insandan başlar, İslam toplumunun özelliklerini okuyucuya aksettirir. İslam milleti ve devletine dair düşüncelerini verdikten sonra İslam medeniyetinin hususiyetlerini bütün özellikleriyle ortaya koyar.
İnsanın bir topluma aidiyet duymaksızın yaşayamayacağını belirtir Karakoç. Bilinen toplum felsefelerini tarihi serüvenlerinden alarak bugüne kadar getirdikten sonra toplum-insan arasındaki bağın doğru orantılı olmadığı takdirde insanın ve toplumun felakete sürükleneceğine değinir. Ona göre bir toplum ancak kendi değerleriyle ilerleme kaydeder. Son iki yüz yılımızı da göz önünde bulundurarak olsa gerek taklit medeniyetinin toplumun intiharı olduğu tezini dillendirir:
“Taklit, kendi zamanını yitirmek, başkasının zamanından yararlanabileceğini sanmak yanılgısıdır. Taklit, ansızın olmak ve çok kısa sürmek şartıyla kaçınılmaz olabilir. Ama süreli olarak bir toplumu yaşatan ilke olması mümkün değildir. Toplumu ayakta tutacak olan, kristalleşmiş tecrübe ve yoğunlaşmış, adeta hikmet hazinesi haline gelmiş bilgi birikiminin özgün bir repertuar olmak zorunluluğu vardır. Başkasının hayat tecrübesinden yararlanmak mümkündür, fakat taklit, hayatı yürütmeye yeterli bir güç sağlamaz insana. Hayat, son derece zor şartlarla doğrudan doğruya karşılaşmak ve adeta onlarla boğaz boğaza gelmek suretiyle yürütülebilecek bir reel programdır. Hayatın taklidi hayat olamaz. Hayatın taklidi yeni hayatlara değil, daha çok ölüme götüren delik deşik bir yoldur.”1


Sezai Karakoç’a göre, insanlar farklı toplumsal modellerin yanılgılarıyla felaketlerini hazırlamasınlar diye ilahi kattan peygamberler aracılığıyla ideal toplum modelleri vahyedilmiştir. İlk peygamberden son peygambere kadar aynı sistem farklı metinlerle yinelenmiştir. Karakoç’un sistem anlayışı tekdüze bir portreden ziyade ilke ve öz ile ayaktadır.
“Peygamber sitesi ebedi modeldir. Ama değişik zamanlarda ve mekanlarda, iklimler ve çağlarda, ülkeler ve şartlarda ister istemez model, başka bir görünüm altında ortaya çıkacaktır. Buna razı olmaz da görünüşün en ayrıntılı durumlarına kadar tıpı tıpına geçmişi canlandırmaya kalkışırsanız, asıl amacı kavrayamıyorsunuz, bizzat sistemin ruhunda olan ilahi rahmeti göremiyorsunuz demek olacaktır. İnsan, zamana bağışlanmış genişlik ve kımıldanma özgürlüğünden, kaskatı kesilip kalmama kimyasından habersiz olmalı ki sistemin içindeki kendi kendini ebedi olarak tazeleme mucizesini bir bid’at ya da yâd sisteminden etkileniş sansın.”2


Sezai Karakoç’ta Millet ve Devlet
Karakoç, millet kavramının asıl anlamının Kur’an ile ortaya çıktığını söyler. Ona göre Batı’nın millet anlayışı kan, soy gibi maddi bağlarla sınırlı kalmıştır. İslam milletini ise şöyle anlatır:
“İslam milleti, ilk insandan başlayarak bugüne kadar, Allah’ın varlık ve birliğine inanan, peygamberleri ve kutsal kitapları tanıyan, kendi dönemlerindeki peygamberlerin getirdikleri kutsal gerçekleri benimseyerek onların istediği düzeni gerçekleştiren bütün insanların meydana getirdiği büyük inanmışlar topluluğudur...
Millet, İslam toplumunun objektif adı olduğu halde ‘ümmet’ sübjektif adıdır. Yanlış anlaşılmamak için buradaki sübjektif kelimesini gerçek ve terim anlamında kullandığımızı belirtelim, yoksa keyfi anlamına gelen sübjektiflik söz konusu değildir. Millet İslam topluluğunu meydana getiren kişilerin genel özelliğinden hareket edilerek varılmış bir kavramdır. Ümmetse bu büyük tarihi topluluğun kronolojik bir sıra takip eden bölümlerine denk düşen, topluluk başlarına, peygamberlere izafe edilmesinden doğan bir kavramdır. Hz. Musa’nın ümmeti, Hz. İsa’nın ümmeti, Hz. peygamberin ümmeti gibi. Demek ki ümmet ve millet kelimeleri bazı düşünürlerin sandığı ve ısrar ettikleri gibi ayrı toplulukların adı değil, aynı topluluğun birbirinden ayrılmaz, biri öbürünü bütünleyen, biri mümin ve inanç, öbürü peygamber ve tarih açısından bakan iki adıdır.”3

Sezai Karakoç’ta devlet reel bir olgu olmaktan ziyade bir düşüncedir. Devlet sınırlardan önce zihinlerde başlar ve orada gelişir. Karakoç, İslam’ın bir devlet düşüncesinin yanında bir devlet teorisi geliştirdiğini söyler:
“Bugün demokrasi ya da halk demokrasisi denen kapitalist ya da komünist sistemlerdeki devletin toplumu, eski Yunan’daki site devletleridir ki prototipleri Atina ve Isparta site devletleridir. Bugünkü kapitalist Batı devletleri, Atina sitesinin gelişmiş bir şekline, faşist ve komünist devletlerde Isparta sitesine indirgenebilir. Elbet çağımıza has birtakım değişimler ve gözden geçirmeler söz konusudur. Ama temelde tohum aynıdır. Eflatun’un devlet düşüncesi ana kaynaktır. Faşizm eski Roma’yı diriltme rüyası. Komünizm, Asya yığın gücüne uyarlanmış, yani stepleştirilmiş bir Isparta ve İran satraplığı biçiminin modern kılığı.”4

Bunun yanında, İslam devletinin, Allah’ı aklından çıkarmayan, her hareketinde rızayı uman bir hareket olduğunu belirtip böyle bir devletin keyfi bir yönetimle totaliter bir sistemi kabul etmeyeceğini yazar:
“İslam, mutlak hükümdarlığı kabul etmez. Devletin başında olan kişi, ister seçimle ister babadan oğula geçmek suretiyle, yani ırsiyetle orada olsun, hareketlerinde İslam düzeninin kurallarıyla bağlıdır. İslam’ın idare ve siyaset hukukunda ‘huruç ale’s sultan’ denilen bir hak vardır. Sultan, hükümdar, İslam’ın kurallarını uygulamazsa ona karşı başkaldırı hakkı doğar. İslam’ın bu sahadaki bilginlerine göre.”5

İslam’da devletin niteliklerini de belirten yazar, biçime takılmanın insanı yanıltacağını ve aslolanın öz olduğunu vurgular:
“İslam, devlet yönetiminde, zamanla gelip gidecek biçimleri ayrıntılı olarak tesbit etmemiş, kişinin, toplumun ve devletin hangi temel ilkelere uyması gerektiğini düzenlemiştir. Muhteva, şekillerden önce gelmektedir. Aracı amaç yapmıyor İslam. Araçlarda biraz daha zamana göre ayarlama elastikiyeti bulunuyor medeniyetimizde.”6

Diriliş Düşüncesinden Diriliş Partisine
Diriliş düşüncesini Sezai Karakoç geniş sınırlar çizerek açıklar. Düşünce dünyasından başlayıp insanların hayatlarının en ince noktalarına temas eden, toplumu kapsayan, tarihin akışı içinde söz sahibi olan, şahsi, içtimai ve metafizik olayların bütünü olarak ilan edilir Diriliş. Diriliş düşüncesinde dünya ve ukba ayrılmaz bir bütündür.
Diriliş bu maksatla sistemleştirildikten ve yılların çizgileriyle olgunlaştırıldıktan sonra tarih 26
Mart 1990’ı gösterirken Diriliş Partisi Sezai Karakoç liderliğinde varlığını beyan eder.
Sezai Karakoç, fikirlerin sadece teoride kalmasının yetersiz olduğunu ve sancısı çekildikten olan tebliğ edilen her düşüncenin pratiğe aktarılması zorunluluğunu ifade ederek Diriliş Partisi’nin kuruluş amacını açıklamış olur.
Diriliş Partisi, 16 bölümden ve 147 maddeden oluşan programının girişinde kuruluş gerekçesini belirtir:
“Batıdan alınan ruh ve siyasi sistem, özce ülke ruhundan kana kana içmek, biçimce de köklü bir şekilde gözden geçirilmek ihtiyacındadır. Siyasi rejim, kendinin dışa vurumunu sağlayacak olan halk ruhunun baskı altında tutulması aracı olmamalıdır. Halk ruhu, kendini serbestçe ortaya koyabilmelidir. Aydın iradesiyle halk iradesinin buluştuğu nokta, milli iradenin altın oranda tecelli ettiği nokta olmalıdır. Demokrasi, aydınların veya bir azınlığın diktatöryasına alet edilmemeli, öte taraftan sadece halkın duygularının istismarını hedef alan bir iktidar alanı gibi de düşünülmemelidir. Böyle bir çerçevede kavrandığı ve böyle bir tabana oturtulduğu takdirde, demokrasi yabancılık havasından kurtulacak ve yerlileşme sürecini tamamlamış olacaktır.”

Diriliş Partisi, kısa vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli olmak üzere üç öneri sunmuştur. Kısa vadede önerilenler eğitim ve düşüncededir. Bugünü tahlil eden, tarihi okuyan, Doğu ve Batıyı anlayan,varoluş sürecini tamamlayan bireyler ve toplum kısa vadeyi oluşturur. Aydın kadronun aktif olduğu bu süreçte toplumun ihtiyaç duyduğu kurumlar oluşturulacaktır. Medya, bilim ve sanat dünyası eksiklerini tamamlayacak ve dirilişi başlatacaktır.
Orta vadeli öneriler, aydın kadronun İslam dünyasının aydınlarıyla diyaloğunu öngörür. Tarihi ve kültürel halkalar bütünleşecek, İslam Paktı, İslam Ortak Pazarı gibi siyasi, kültürel ve ekonomik projeler başlatılacaktır.
Uzun vadeli önerilerde ise Ortadoğu merkezli bir İslam devletinin kurulması vardır. Çünkü İslam medeniyetinin kalbi buradadır.
Sezai Karakoç, yapay sınırlardan duyduğu üzüntüyü paylaşır. Ona göre Hindistanlı bir Müslüman hiçbir engelle karşılaşmadan Fas’a kadar seyahat edebilmelidir. Çünkü İstanbul ve Rabat da Hintli bir Müslüman’ın toprağıdır.

Diriliş Dergisi
Diriliş Dergisi, 1960-92 yılları arasında belirli periyotlarla 396 sayı yayımlanmıştır. Bu özelliğiyle Diriliş, fikir ve mücadele okulu oluşunun yanında edebiyat ve sanatta da sembol isimlerden olmuştur.
Derginin ilk sayılarının çıktığı yıllar, CHP-DP gerginliğinin tavan yaptığı ve öğrenci olaylarının giderek arttığı yıllardır. Bu dönemde Yeğenbey Vergi Dairesi’nde memur olan Karakoç, kısa vadeli çalışmaların fayda vermeyeceğine kanaat getirerek Diriliş Dergisi’ni yayın hayatına kazandırmış ve derginin çıkma nedenini şöyle açıklamıştır:
“Yeni bir nesil gelmişti. Ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşünüşte bir tazelenme ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşünceler de kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş.”7
1960 şubatından mayısına kadar iki sayı çıkan Diriliş’in bu döneminde yazılar medeniyet eksenlidir. Yirmi sayfa olarak normal dergi ebatında iki sayı çıkan Diriliş maddi ve siyasi sebeplerden kapanır.

Altı yıllık bir beklemeden sonra Diriliş Dergisi daha sık periyotlarla yayın hayatına geri döner. “Ayda bir çıkar, Siyaset, Edebiyat ve Düşünce Dergisi” alt başlığıyla normal boyda kırk sekiz sayfa olarak toplam on iki sayı çıkan derginin bu döneminde edebiyat ve çeviri yazıları ön plana çıkar. Hamidullah, Seyyid Kutup, Mevdudi ve Malik bin Nebi’nin yazıları dergide kendine yer bulur.

İki yıl aradan sonra 1969’da tekrar çıkmaya başlayan dergide Batı metinlerinin çevirileri çok sık görülür. Ayda bir çıkmak üzere on altı sayı devam eder. Gegoard, Wirginia, Wolff, Eliot gibi isimlerin yanında Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Zarifoğlu, M. Çavuşoğlu, Cahit Koytak gibi isimlerin şiir ve hikâyeleri de görülür.

Üç buçuk yıllık bir suskunluk döneminden sonra Diriliş Dergisi 1974-76 yılları arasında on sekiz sayı daha çıkar. Bu dönemde Batı medeniyetinin çevirilerinin yanında Mesnevi, Mektubat, Silahtar Tarihi ve Malcolm X çevirileri kendine yer bulur.

İki aylık bir boşluktan sonra Mayıs 1976’dan Ağustos 1983’e kadar aralıklarla yetmiş üç sayı daha yayımlanan Diriliş Dergisi, 7 Ocak 1983 - 17 Haziran 1983 tarihleri arasında günlük gazete olarak tek yaprak formatında 233. sayısını görür.

Alışılmış suskunluklarından birini de bu tarihten sonra beş yıl devam ettirir Diriliş Dergisi. “Haftalık Düşünce, Edebiyat, Siyaset Dergisi” alt başlığıyla 25 Temmuz 1988 – 5 Şubat 19912 arasında 133 sayı daha neşrolunur. Bu dönemde Diriliş ve Sezai Karakoç siyasete daha yakın durur. Fiilen partileşmeyi burada dile getirir. Diriliş’in 9 Haziran 1989 tarihli 47. Sayısında “Gerçek Parti” adıyla yayımlanan bir yazısında “Bu ülke bu zamana kadar kendi bağrından fışkırmış gerçek partisine kavuşmadı. Ama er veya geç ona kavuşacak, onun gelişip serpilmesine şahit olacaktır.” demiş ve kurulacak partinin izlerini vermiştir.

Diriliş Dergisi,5 Şubat 1992 tarihinde 131, 132 ve 133. sayılarını beraber çıkararak otuz iki yıllık yayın hayatını tamamlar.

Sezai Karakoç ve Şiirleri

Sezai Karakoç, ikinci şiir kitabı Şahdamar’ı 1962 yılında çıkarmış ve bu eserle modern Türk şiirinde en güzel köşelerden birisini almıştır diyebiliriz. Şahdamar’daki şiirlerin genelinde toplumun kendi değerlerinden uzaklaşarak kendini Batılı değerlerle yeniden inşa etme çabasına ve emperyalist Batı’nın İslam dünyasındaki etkilerine eleştirel bir dille yaklaşmıştır. Savunma yahut karşı koyuşu Doğu veya İslam adıyla sembolleştirmektedir. Şairin, nesirlerinden birine isim olarak verdiği “Metafizik Gerilim”i şiirlerinde en ince ayrıntılarıyla müşahede etmekteyiz. Doğu/İslam’ın asaleti, Batı’nın çürümeye yüz tutmuşluğu ve hakikatten uzaklığı şiirlerin çehresine yansımıştır:
“…
Biz inkar eder, inkarı severiz;
Bayram hediyenizi iade ederiz
Biz mahcup ve onurlu çocuklarız
Başımızı kaldırıp bir bakmayız
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz
Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz.
…”8

Sezai Karakoç, Kapalıçarşı şiirinde iki farklı
hayat tarzının karşılaştırmasını yapar. Bahsedilen metafizik gerilimi şiirin her satırında hisseder okuyucu. “Onlar” diye tarif edilen Batı kültürünün ahlakı eleştirilir:

“Kendi yastıklarına düşmesin
Dostlarının kadınları üstündeki gölgesi onlara anlat.”
dizeleriyle Batı’nın gayri ahlaki kültürü gözler önüne serilir. Şiire Kapalı Çarşı isminin verilmesi de dikkat çekicidir. Şiirde Batı’nın yozlaşmasına karşılık Doğu/İslam kültürünün temizliği anlatılırken Doğu medeniyetinin simge yapılarından Kapalıçarşıların şiire isim olması tamamlayıcı unsurdur. Kapalı Çarşı; korunaklı, muhafaza edilmiş İslam çarşısı.

“Ötesini Söylemeyeceğim” şiiri de on yaşındaki Tunuslu bir kızın ağzından Fransız işgalini anlatırken iki medeniyeti özelliklerini sayfalara döker:
“…
Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili
Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum
Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil
Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil
Annemi babamı karıştırmayın işin içine
İnanmazsınız ama onların şuncacık
Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok
Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar
Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor
Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?
Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz
Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi
Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de
Kirli çamaşırları tahta döşemelerin
Üzerinde bırakmamanızı yalvararak isteyeceğim
Yalvararak isteyeceğim diyorum Medeni Adam
Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem
Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir
Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi
Hatta Matmazel Nikol’un o kırmızı ipekli gömleğini
Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya
Bile giymek istemem istemeyeceğim.
…”


Karakoç’un şiirleri arasında “Zamana Adanmış Sözler” kitabında yer alan şiirler ve kitabın ismi oldukça dikkat çekmektedir. Karakoç’un şiir anlayışında yazıya geçe her söz zamana adanmıştır. Sezai Karakoç, “Üç Kaside”ye şiirlerini aldığı şairleri tanıtırken kendi şiirini de tanıtmış olur. Kaside-i Bürde, Endülüs’te Ağıt ve Bürüyen Kaside adlarıyla Ka’b bin Zübeyr, Salih bin Şerif ve İmam Busiri’nin şiirlerinden oluşur Sezai Karakoç’un Üç Kaside’si. Kaside’nin ilki Ka’b bin Zübeyr için kaleme alınmıştır. Kaisde-i Bürde ile bağışlanan ve hatta Rasulullah’ın hırkası ile şereflenen Ka’b bin Zübeyr’i Kaside-i Bürde’nin bürüdüğü gibi Karakoç da şiirlerinin gölgesine sığınır ve bir bağışlanma vesilesi arar:
“Yıllar geçti saban olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanl
ıca’da Emirgan’da
Kandilli’nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim.
...”

Sanat ve şiirin ümmet boyutuna ise Salih bin Şerif’in Endülüs’e Ağıt’ı tanıtırken yapılır. Zulme uğrayanların yardımına koşacak yürekler ön plana çıkar bu şiirde.
İmam Busiri’nin Bürüyen Kaside’sinde ise şifa bulmaktadır Karakoç. İmam Busiri’nin bir gün felç geçirdiğini anlatan Karakoç, Büyüyen Kaside’yi yazarak peygamber hatırı için Allah’tan şifa isteyen Busiri’nin, rüyasında peygamberi görerek şiirini okuduğunu, uyanınca felcin geçtiğini anlatır. Sezai Karakoç’un şiiri şifa kaynağı olarak görmesinin temelinde bu olay yatmaktadır.

DİPNOTLAR:
1KARAKOÇ, Sezai: “Toplum V”,Diriliş Dergisi, S.23, 26 Aralık 1998, s.5
2KARAKOÇ, Sezai: “Model”, Diriliş Dergisi, S.119-120, 31 Ekim 1990, s.2
3KARAKOÇ, Sezai: Dirilişin Çevresinde, İstanbul, 1998, s.104
4KARAKOÇ, Sezai: Çağ ve İlham III, s.129,130
5KARAKOÇ, Sezai: “Devlet II”, Diriliş Dergisi, S. 15, 31 Ekim 1988, s.4
6KARAKOÇ, Sezai: “Devlet IV”, Diriliş Dergisi, S. 12, 10 Ekim 1988, s.4
7”Hatıralar”, Diriliş Dergisi, y. 30, nr.84, 23 Şubat 1990, s. 11
8KARAKOÇ, Sezai: “Gün Doğmadan”, Şahdamar, s.41,42,43

Bu yazının içeriği; “İslam dininde komşu kimdir? Komşunun hakları nelerdir? Komşulara nasıl davranmalıyız?” gibi sorulara cevap niteliğinde değil de, Müslüman toplumların “komşuluk” gibi bir değeri nasıl kaybettiklerini; yani sorunun kökenine kısa bir “öz eleştiri” tarzında kaleme alınmıştır. -Beton yığınlarının içinde kaybolmuş insanlar! Kültür ve Medeniyetini unutmuş toplumlar çökmeye hazır bir bina gibidirler. En ufak bir sallantı da yok olacaklardır. Tarihin belki de en kötü zamanlarından birini yaşıyoruz. Müthiş bir şekilde batı sevdalısı olmuş durumdayız. Sözgelimi, batının “iyi” yanlarını örnek almak adına kendi değerlerimizden vazgeçer hale gelmişiz. Bireyselleşme almış başını gidiyor. Kendi evlerimizden başlayalım isterseniz; imkan varsa her çocuğun ayrı bir odası, ayrı bir bilgisayarı bekli de ayrı bir televizyonu vardır. Hal böyle olunca bırakın “komşuluk” ilişkisini “aile içi ilişkiler” bile sıkıntıda. Aile toplumların ana kalbidir. O kalbi neyle beslerse insan, ileride onun karşılığını görür. O kalp, batı sevdasıyla, televizyonla, bilgisayarla, parayla, makamla belsemmişse eğer, o zaman o kalp katılaşmış olur. Eğer bir kalp katılaşmışsa onu taşıyan beden sadece beslenme görevini görür. Kaba tabirle,yer, içer ve yatar. ” Yani değil komşusunu düşünmeyi kendisini bile düşünmez ve bu durumda hayatını sürdürmeye devam eder.” Vurdumduymaz bir toplum haline gelmişiz.Her şeyden uzaklaşmak istiyoruz. Akraba ziyaretleri, komşu ziyaretleri, hasta ziyaretleri vb. tüm ziyaretler bizlere adeta birer “yük”, “sıkıntı” ve “dert” olmuş durumda. Bizden büyükler beklide bu konuda bizden biraz daha şanslılar; çünkü onların zamanında bu tarz ziyaretler örf-i birer adet olduğu için böyle bir sıkıtı yaşamamışlar. Ama bizler “bireysel, özgürlükçü” bir ortamda büyüdüğümüz için,”komşu” kimdir? Bilmez olmuşuz… Ülkeler, şehirler, köyler, kasabalar, mahalleler, caddeler ve sokaklar… Kuru kalabalıktan geçilmiyor, bilmem farkında mısınız? Ailesine, akrabasına, komşusuna zaman ayıramayanlar zamanlarını nerelerde geçiriyorlar, acaba… Şu bayramlarda olmasa kimsenin evinden çıkacağı yok! Yanı başındaki komşusu ölse haberi bile olmayacak kadar bireyselleşmişiz… Dünyevileşme uğruna ailesinden, akrabasından, komşusundan kaçar hale gelen insanların sayısı git gide artmakta… Para, makam, şan, şöhret almış götürmüş bizleri bir yerlere… Sahi biz kimiz? Cevap belli; biz Müslüman’ız… Biz, komşusu açken tok yatamayan Resulün ümmetiyiz, Biz, Mekkeli muhacirlere kucak açan, Medineli ensar olma gayretini veren bir avuç topluluğuz, Biz, bir hurmayı birkaç kişiyle paylaşmayı bilen örnek neslin izindeki toplumuz, Biz, gösteriş için değil de Allah için yardım yapmayı kendilerine ilke edinen sahabenin yolunda gitmeye çalışan toplumuz. Bu toplum yeniden “vahiyle” canlanacak, Bu toplum yeniden “Peygamberin sünnetiyle” canlanacak, “Allah(c.c)’ın izniyle… Eğer hala batının kirli oyunlarına aldanmaya devam edeceksek, vallahi yarın mahşer gününde işimiz çok zor olacak demektir. Evet,batıya karşı “henüz vakit varken” harekete geçelim, geçelim ki bizden sonraki nesiller “İslam dinini unutmasın” Durum bu Aziz okuyucu; üzülerek söylemek gerekirse bugün “Komşuluk” kavramını unutturanlar, yarın kim bilir hangi kavramları unutturacaklar… “Biz Müslümanlara” Unutmayalım ki; Unutmamak için, hatırlamak ve hatırlatmak gerek. Yazımı Nisa suresi 36. Ayetinin meali ile bitirmek istiyorum; ” Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi eş (ve ortak) tutmayın. Anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinin mâlik olduğu kimselere (kölelerinize) iyilik edin. Allah (c.c) kendini beğenen ve dâima böbürlenen kimseyi sevmez.” Selam ve dua ile…

-İnsan ölümü unuttukça Dünyevileşir! Dünyevileşme almış başını gidiyor, Toplum içten içe çöküş sürecinde, Kafalar karışık, zihinler boşaltılmış, hayata tutunmaya çalışan insanlar var sokaklarda… Tarihin belki de en kötü zaman dilimlerinden birini yaşıyoruz. Vurdumduymaz bir toplum haline gelmişiz.Her şeyden uzaklaşmak istiyoruz. Kaçarcasına… Yaşama amacımızı unutmuşuz. Dünya’ ya adeta kazık çakmışçasına bağlanmışız. İnsan, ister ölüme inansın, ister inanmasın. Bu Dünya hayatının gelip geçici olduğunu herkes bir şekilde bilmekte ve bu gerçeği kimse değiştirememekte. Tabi söz konusu insanoğlu olunca bu duruma da çare bulmuş. Çare dediğime bakmayın! Aslında işin en kolayına kaçmışlar. Bu kolay yolda ölümü birileri öldüğünde hatırlamak! Diğer günler de ise ölümü unutmak hem de hiç ölmeyecekmişçesine! İşte bu durum beraberinde dünyaya bağlığı (yani Dünyevileşmeyi) doğrudan ya da dolayalı olarak kafalara yerleştirmiş. Oysa biz insanların yapması gereken bu dünya hayatını en güzel şekilde değerlendirmekti. Bir imtihan diyarı olarak görmekti. Örneğin: yarın pikniğe gidiyoruz desek, herkes az çok ne getireceğini bilir. Tüpünden, halısına mangalından etine basit ve geçici şeyleri alır herkes yanına. Yani tek kullanımlık malzemelerle pikniği en güzel şekilde geçiririz. Her halde kimse şöyle bir şey yapmaz; Çimento, demir, tuğla vb. gibi malzemelerle o piknik yerine gelip oraya kazık çakıp burasıda artık benim demez. Dese dahi bu kendini kandırmaktan ötesi olamaz. Küçükken bizlerde çok yapardık bu benim yeni arabam diye, ama o sözün sahteliği arabanın gerçek sahibi geldiğinde ortaya çıkardı. -Evet arkadaşlar kendimizi kandırmayalım. Görünen Dünya hayatın aldatıcı, geçici oyunlarına kanıp ta Ahiretimizi(yani öldükten sonraki hayatımızı) tehlikeye atmayalım. Unutmayalım ki Türk lirası sadece Türkiye de değerlidir. Başka bir Ülkeye gittiğinizde yanınızda Türk lirası götürürseniz o ülkenin en fakiri olursunuz ta ki o parayı oranın para birimine çevirene kadar. İşte bu Dünya hayatında olup biten her şeyi; Ahirette geçer mi? acaba sorusunu kendimize sorup hayatımıza öyle devam edeliyiz ki yaşamamızın anlamını yakalıya bilelim yoksa gerçekten bu Dünyanın yükünü başka bir şekilde kaldırmak mümkün olamayacaktır. Dünya hayatını anlamlandıran güzel insanlara selam olsun…

Varken, kıymetini bilmeyip, kaybettikten sonra pişman oluyoruz.

Sahip olunan şeye değer vermeyip, yok olduğunda üzülüyoruz.

Öyleyse elindeyken geç olmadan, kıymetini bilelim ve şükredelim.

Şükretme zamanı

Alhamdulillah, ENT sınavına girdik. Fakat girmeden önce ENT sınavı her liseli için bir kabus gibidir. Gece gündüz demeden sürekli çalışmalar, emekler, okulda hocaların baskıları, evde anne ve babanın derin duyguları, panikler.. Hepsi boşa gitmemeli. Yoksa aldığın puan senin geleceğine dair kurduğun planını, hayallerini, amaçlarını etkiler. Geçiş puanı kazanamazsan seneye tekrar gireceksin demek. Nerdeyse o gün herkes stres yaşar. Tüm Kazakistan’da lise son öğrencileri hangi şehir, köy, eyalette olursa olsun hepsi aynı gün aynı saatte sınav olurlar. Kontrol edilerek görevliler içeriye alırlar. Sınav bitene kadar seni çıkışta karşılamak için ailecek dışarıda beklerler. Aramızda çok duygulanarak bayılanlar da oluyordu. Onun için soğuk kanlı olmalıydım. İşte sınava girdik çıktık. Sonuçlar açıklandı. Aldığım puan iyi idi çok şükür ve Almatı’da Abay adındaki Kazak Milli Üniversitesini kazandım. Bölümüm Filoloji: İki yabancı dil: Türkçe ve İngilizce. Öyleyse hadi gidelim Almatı’ya.

Trendeyim. Çok heyecanlıyım. Lisans hayatı başkadır. Yeni dostlar, yeni mekanlar, yeni heyecanlar ve eğlenceye dolu bir hayattır. Ailenden uzaktasın ve sorumlulukların var. Nasıl olacak öğrenci hayatı ben de bilmiyorum. Meraklıyım.

Almatı şehri İstanbul gibi büyük ve kalabalık bir şehirdir. Geldiğimde başka bir dünyaya gelmiş gibiydim. Hareketli şehir insanları, sokakta para toplamak için gencin gitar çalan sesi, arabaların kornaları beni şaşırtıyordu. İlk başlarda alışamıyordum. Gün boyunca hiçbir şeyle meşgul olmasam da akşamları beynim nerdeyse patlayacak. Şehirde bir oradan bir buraya yaptığım yolculuk beni yoruyordu. Sakin ve havası temiz olan köyümü özlüyordum.

Her neyse, üniversiteye evraklarımı teslim ettim. Üniversitenin yurduna başvurdum. Sonuçları bekliyorum. Uzun zaman geçti. Fakat bana cevap gelmedi. Sonra ne öğrendim sizce? Meğer yurda rüşvet vererek yerleşiliyormuş. Bu işin içinde yeniyim, böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyorum. Tabii ki duyum olarak rüşvetli ve rüşvetsiz iş yaptırmanın zorluklarını biliyordum. Fakat pratikte hiç rüşvetle karşılaşmadım. Ancak Kazakistan’da çoğu işlerin rüşvetle halledebileceğini duyuyordum. Kısaca ülkemde rüşvetin çok yaygın olduğu anlatılıyordu. Çocuk doğurma esnasında iyi bakım almaktan başlayıp hayatın son anına kadar, her işte, her fırsatta rüşvet aktif halde deniliyordu. Fakat ben yaşım gereği bunun farkında değildim. Çünkü bu yaşıma kadar hiç rüşvetle halledilecek bir işim olmamıştı. Lise öğrencisinin de para ile halledilecek bir işi olamazdı.

Hâlbuki insanlar İslam inancına göre yaşasalardı, Allah’ın emrine uyup ve itaat etselerdi, Bakara süresinin 188. ayetini Ve birbirinizin mallarınızı aranızda bâtıl ile (haksızlıkla) yemeyin. Ve insanların mallarından bir kısmını, bildiğiniz halde günahla yemeniz için, onu hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin.” hayatlarında uygulasalardı, kimse kimsenin hakkına girmezdi.

Ne yazık ki bu tür olaylarla karşılaşınca bazen teslim olmaktan başka elinden hiçbir şey gelmiyor. Kural öyle. Yaşam tarzı öyle. Cahillik işte. Bilgisizlik. Ağlayacağım şimdi. Düşünebiliyor musunuz. Müslüman bir ülkedeyiz. Dinimizden haberimiz yok. Kendimizi mi suçlayalım, devlet yönetimini mi? Bilmiyorum. Üzüntülüyüm, hem de çok!

Annem yurt meselesini duyar duymaz Almatı’ya geldi ve yurt müdürüyle anlaşarak beni yurda yerleştirdi. Şimdi belki düşünüyorsunuzdur: peki Almatı da akraba yok muydu diye. Vardı. Lakin akraba ilişkileri başkaydı bizde. Seni sever, misafir eder, tatlı ve çay ikram eder, güzel sohbet muhabbetler… Ama konumuz uzun süreli kalma veya yerleşmeye gelince yüzler ekşir, suratlar değişir, moraller bozulur vs. Uzaktan iyi davranalım istiyorlar.

Nerden bilsinler akrabanın Arapçada yakın anlamına geldiğini. Fırsat bularak belirtmek istiyorum ki; Akraba kelimesi Arapçada yakın manasına gelmektedir. İslam, akrabalar arasındaki ilişkilerin iyi ve sımsıkı, sıcak ve hoşgörülü olmasına çok önem vermektedir. Akrabalık bağını koparmamak Allah ve Resul'ünün ısrarla emrettiği şeylerdendir. Kur'an-ı Kerim' de Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Akrabalarına, düşküne ve yolcuya hakkını ver, elindekileri de hepten savurma." (İsrâ, 17/26).

Başka bir Kuran ayetinin mealinde ise "Allah'a kulluk edin, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve size hizmet eden kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez. " (Nisâ, 4/36). Gördüğünüz gibi anne babadan sonra sırada akraba geliyor. Ayetlerin yanında akraba ile ilgili nice hadisler var ki akrabaya iyi muamelede bulunmamızı ister. Ancak insanlar maalesef hem ayetlerdeki akrabalık bağlarını, hem de İslamın hayattaki yaşayan örnekliğini bizlere gösteren Resulullah’ın akrabalarla ilgili tavsiyelerini gereği gibi anlamakta zorlanmaktadırlar.

Yurt hayatı tabii ki akraba evine göre daha rahat. En azından kendini kimseye borçlu hissetmezsin. Ülkemdeki yurtlar Türkiye’deki gibi değil. Nasıl yani? Dur, söyleyeceğim… Şaşıracaksınız. Daha sonra da iyi ki bizim buralarda öyle değil diye şükür edeceksin. Ben de Türkiye’ye geldiğimde farkına vardım. Yoksa Kazakistan’da iken benim için çok normal geliyordu. Şu an için (2016) bilmiyorum belki değişmiş olabilir. Vay bu arada 10 sene geçmiş.

Evet, tam 10 sene arkadaşlar. Üniversiteyi 2006’da başladım. 4 senelik eğitimi 2010 senesinde tamamlayarak mezun oldum. 16-20 yaş aralığında geçirdiğim lisans maceralarım var. Genç, dinç, aktif hayat, ilginç hikayeler. Daha neler neler… Önce bu yurt işini anlatayım… Sonrası Allah Kerim.

Yurdumuzda erkek ve kızlar beraber kalıyorlardı. Kazkistan’da yurtlar karışıktı. (sadece bizim yurt için değil, ülke geneli olarak söylüyorum). Yani 26 numaralı odada erkekler oturuyorlarsa, kızlar 27 numaralı odada kalıyorlardı. Yan yana. Bu kimseyi rahatsız etmiyordu. Oda arkadaşlarım odaya erkek getirince normal karşılanıyordu. Çünkü yurtta herkes öyle yapardı. Kızlar da aynı şekilde erkeklerin odasına girmekten çekinmezlerdi. Oturup sohbet ederlerdi.

Şimdi o eski yaşam tarzımı hatırlarsam kötü oluyorum. Ahlak nerde? Edep nerde? Hiç farkında bile değildim. Batı film ve dizileri iyice beynimizi işgal etmiş. Onların gençlik hayatlarını görerek, -ne kadar az bilsen de- kendi dini değerlerine göre algılamıyorsun. Gençler yada insanlar arasında, beraber olunan ortamlarda, bu tür şeylerin olmasının normal karşılanması, kızların erkeklerle rahat davranmaları, bizim ait olduğumuz din hakkında fazla bilgimizin olmadığını, sıfır olduğunu gösteriyor. Bunları çok açık söylüyorum, detaylara giriyorum, belki yazıyı okuyup aranızda şaşıranlar olacaktır. Haklıdır. Bunları anlatıyorum, çünkü neden biz Türkiye’ye gelerek İslam’ı öğrenmeye çalışıyoruz, onu bilesiniz diye…

İslam’ın, ailenizin ve Türkiye’nin kıymetini bilin ve şükür edin kardeşlerim.

Mahinur Özdemir

Ruhun dinç kalmasına en büyük katkı sanattan ve sanatçıdan gelir. Ruhlarsa renk renk çeşit çeşit. Benzerlikler olsa da hepsi ayrı bir dünya ve bu dünyaların kendini beden denen karadeliklerde kaybetmesi an meselesi belki de kimisi çoktan kaybolup gitti. Peki sanat ve sanatçı kavramları ne derece güneş olabiliyor ruh dünyamıza. Ya da ne derece tüm insanlığa hitap edebiliyor? Dansından resmine, müziğinden heykeline, mimarisinden edebiyatına, tüm sanat dallarına olan ilgiler ruhun ihtiyacından çok ideolojik fikirlere göre yönlenmiş durumda. Bir sanatın fikre hizmet etmesi gerektiğini savunuyorum fakat fikirlere göre sanat seçimini değil... Her sanatın kendine has duruşu, tarzı, dili ve görevi vardır. Bir sanatın dilini çözmek ve onunla konuşabilmek demek tüm insanlık ile konuşabilmek daha da önemlisi anlaşabilmek ve halleşebilmek demek.


Nasıl ki yeryüzünün ve gökyüzünün ses ahengini kuşlar; renk ahengini her türlü doğa harikası mekanlar; koku ahengini misk kokulu çiçekler, deniz ve toprak tedarik ediyorsa insanoğlu da gerek kendi yaratılış ve iç dünyasından gerek dış dünyanın bu güzel ahenginden ilham alarak yeteneği, gücü ve basireti nispetinde var olan sanatı ayakta tutmaya ve yaşatmaya çalışır ki bu oldukça yüklü ve kutsi bir görevdir. Sanatın her bir dalı insanlık için bir kurtuluş vesilesi, barış sebebi veya bütünleşme köprüsü olabilecek potansiyeldeyken onu kendi ideolojik fikir dünyamıza hepsedip dış dünyaya kapatmamız sanata ve sanatçıya yapabileceğimiz büyük darbelerden birisidir. Sanat demek algı demek, algı demek fikir demek, fikir demek insan demek ve insana giden bu real ve sürreal yolların kesişimi olan sanat, ufkumuzu geliştirmek konusunda büyük bir sorumluluğun altına girerken onu çıkmaz sokaklarda sıkıştırmak ve birbirine zıt kutuplara itmek ruh dünyamıza vurulan bir pranga olacaktır. Bu kutuplaşma genelde her bireyin ve toplumun zihniyetine ve yaşam tarzına göre şekilleniyor. Mesela mütedeyyin bir arkadaşımız ney yahut kanun çalıp hat ve tezhip gibi sanat dallarında kendini eğitirken kendisini modern olarak tanımlayan bir arkadaşımız piyano, çello gibi müzik aletlerine veya tiyatroya daha fazla yöneliyor. Oysaki Pelin arkadaşımız ney üfleyebilmeli veya Şüheda arkadaşımız çello çalabilmeli. Berkcan hat sanatına ilgi duyabilmeli ve Abdurrahman yıllarını pandomime verebilmeli. İdeolojilerin, sosyal çevrenin, partilerin, üniversitelerin birleştiremediği insanları sanat birleştirebilir. Evet dansın bacaklarını bağladığımız zincirleri kırmalı, ressamın tuvalini rahat bırakmalı, tiyatroların perdelerini sonuna kadar açmak yetmez zihinlerdeki anlamsız perdeleri de açmalı, tezhip ile kemanı arkadaş yapmalı, saksafon ile ney kardeş olmalı, tüm sanat camiası kendi deresinden bir yol bulup bir okyanusta buluşmalı. Ananevi ve modern sanatları birbirinden ayırarak değil bir araya getirip kainatın ritmini yakalamalıyız ki kulaklarımızın pası silinsin. Doğadaki her türlü renk cümbüşünü gökkuşağında toplayabilmeliyiz ki renkler birbirine küsmesin. Tüm çiçeklerin kokusunu ciğerlerimizde toplayabilmeliyiz ki yeri gelince her insanın nefesi olabilelim. İşte sanat budur. O bu şu demeden kendisini en güzel bir şekilde sunar muhatabına, tabi biz onu ayrım gözetmeksizin kendi ruh dünyamıza buyur edebildiğimiz müddetçe.

SANATTA HUDUD


Sanatın ayrıştırılmasının ve takım gibi tutulmasının elbette karşısındayız fakat hayatımızın her alanında olduğu gibi sanatın da bir yordamı ve ahlakının olacağını unutmamamız gerekiyor. Sanata pranga vurmayalım derken ahlakımızın zedelenmesine ve inancımızın gölgelenmesine hiçbir surette izin veremeyiz. Hele ki sanat, kirli bir kisve haline getirilip her türlü ahlaki değerler yozlaştırılıp inancımıza hakaret noktasına gelinmişse buna tüm gücümüzle karşı çıkmamız sanatı ayrıştırmak değil aksine onun bütünlüğünü ve haysiyetini korumaktır. Çeşitli algılar ile Müslümanların sanat ve estetik düşmanı olduğunu; müziğe, dansa, tiyatroya yabancı ve cahil olduğunu tüm dünyaya empoze etmeye çalışıyorlar ve bunu yaparken de en kutsallarımıza ve ahlakımıza saldırarak bizi galeyana getirip işlerini kolaylaştırıyorlar. Bu gibi durumlarda ne algılarına kurban olmalıyız ne de bunu yanlarına bırakmalıyız. Eğer bizler kendimizi sanat ile eğitir ve ehil olursak, onlara onların dilinden daha sert ve etkili bir biçimde tepki verirsek ne algılara ne ahlaksızlığa meydan vermemiş oluruz. William Channing’in dediği gibi "Sanat ruhun zafere ulaşmasıdır." Bizler de zafere giden bu yolda kendimizi olabildiğince doldurmalı, Müslüman gençler olarak sanat cahili ve estetik fukarası yaftalarını üzerimize yapıştırmaya çalışan güruha fırsat vermeden onları her türlü bilgi ve sanat birikimimizle alt etmeliyiz. Fakat ne yazık ki alim ve bilge dediğimiz insanların sanata olan yanlış bakış açılarından dolayı, bırakın bir sanat dalında ilerlemeyi; kimimiz eline müzik aletini, cebine boya kalemini koymaya korkar oldu. Oysa bizler yeryüzünün halifeleri olarak elimize geçen sanat fırsatını o kadar iyi değerlendirmeliyiz ki yeri geldiğinde düşmana karşı bir silah olarak yeri geldiğinde bir motive aracı olarak ve hatta yeri geldiğinde hayata karşı farklı bir bakış açısı olarak kullanabilelim. Bilhassa gençler olarak, ahir zamanda ufkumuzun son derece açık, olayları analiz gücümüzün yüksek olması gerek. Ayrıca toplumu çok iyi okuyor olabilmemiz ve bunları elimizden geldiğince bir müzik aletine, bir şarkı güftesine, bir resim tuvaline ve bir tiyatro sahnesine dökebilmemiz gerek. Zira Tolstoy'un da dediği gibi "Sanat düşünebilen, gerçeği görebilen ve toplumu anlayabilen insanların işidir."

Hayatın bizi sanattan koparmak için oynadığı bütün oyunlara rağmen inadına sanat inadına güzellik... Okuldan veya işten eve dönerken kulağımızı tırmalayan korna ve iş makinelerine inat bir müzik aleti alalım elimize. Dikilen yüksek binalar ve çarpık kentleşmelerin çirkinliklerine inat doyumsuz bakabileceğimiz tuvallere dokunalım rengarenk fırçalarımızın ucuyla. Yalan dünyaların kahramanı olmak yerine gerçek tiyatrolarımızın başrolü olalım. Dünyanın ve mahlukatın zevkine varalım kainatın her bir zerresinde. Sanatın her bir dalını evladımız belleyelim ve ayırt etmeden bağrımıza basalım. İlla bir şeyi ötekileştireceksek sanatsızlığı, zevksizliği ve estetik fukaralığını ötekileştirelim ki çirkinlik ve duygusuzluk son bulsun Allah'ın kainatında. Zaten bütün güzelleştirmelerin, güzel görmelerin, ahenklerin temelinde O'nu bulmak ve O'nu anlatmak vardır. Elimizin, dilimizin, kulağımızın, beynimizin, bedenimizin ve zevkimizin mimarı Allah'ı aramak ve O'nun eserlerinden yeni eskizler hazırlamak... Ne büyük bir lütuftur sanatçı olmak ve gerçek sanatkarı bulmak.

Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış. Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.

Necip Fazıl Kısakürek