Düşünce

Mısır Tarlası Mezarlığı

Zehra Yurdan

Gözüm kapalı kaybolmadan yürüyeceğim yollar buralar. Bir saatlik yolculuktan sonra varabiliyorum Fatih’e. Metro aktarmalarında onlarca insanın büyük bir ciddiyetle aynı yöne yürümesi beni her defasında şaşırtıyor. Bazen kenara çekilip hangi yöne gitmem gerektiğini bir daha düşünüyorum. Senelerdir güzergahım olan yollarda hala kaybolurum. Uzaklara gidemeyince şehir içi ulaşım iç muhasebenin yapıldığı yerlere dönüşüyor. Yedi kandilli süreyya rüyalarımızda bizi şehirden uzağa çağırırken gidemeyişimizin üzüntüsü belimizi büküyor. Sonra “Yaz gelsin hele, köyde, derenin içinde senin için bir yer yapacağım, akşama kadar kalırsın orada.” sözünü hatırlayıp geleceğinden emin olmadığım o günü bekliyorum.

Bir camın arkasından akan hayatı seyre daldığım, sessizliğime müdahale edilmeyen yolculuklardan birindeyim. Kısa olduğu söylenen ama bana çok uzun gelen, türlü meselelerle bugüne kadar gelmiş ömrümün iz bırakmış bazı sahneleri gözümün önünde. Sessiz kaldığımızda telaşla bizi konuşturmaya çalışan, cevap bulamayınca daha da çok konuşan sevdiklerimiz üzülmesin diye konuşuyoruz çoğu zaman. Bu daha ne kadar devam eder bilmiyorum ama susmaya hepimizin çok ihtiyacı var. Dil bize verilmiş bir ceza değilse, ruhumuzun derinliklerinde kalanlar, konuştukça neden daha da uzağa gidiyor? Aceleye gelmiş her ne var ise onları düşünüyor, hiç gerçekleşmeyecek hayaller kurup gizli bir tebessümle camdan dışarı bakıyorum. Sonra kurulan hayallerden gerisin geriye uzaklaşırken şair bir teselliyle başımı okşuyor: “Bütün saadetler mümkündür/ Şu kapının açılması, içeri girivermen, bahar kuşlar, gündüz/ Ve bütün dünya, bir an içinde gürültüsüz.” Şiiri yarıda kesen yorgun bir ses duyuyorum. Yatıştırılmayı bekleyen endişeleri ile sabırsız bir teyze yol tarifi soruyor, biliyorum ki derdi yol değil sadece anlatmak istiyor. Bir kere göz göze gelince sıcak bir liman bulan teyzeler hiç susmuyor. Dinlerken yüzündeki çizgilere yerleşmiş yakından tanıdığım hayal kırıklıklarını görüyorum. Sen anlat dediğinde ise yol çoktan bitmiş oluyor, derin bir nefes alıyorum.

Çocukluğumda Fatih’ten en uzak Kadırga semtindeki amca evine giderdim. Hal böyle olunca İstanbul benim için sur içinden ibaret. Kadırga, çocukluğumu tebessümle tahayyül edeceğim ikinci semt. Geçenlerde bir dostun kalbimi çarptıran davetiyle sokaklarında dolaştım. Cankurtaran Tren İstasyonu’na vardığımda uzun bir seyre daldım. Trenin gelmesini bekler, geldiğinde alt geçide koşar, bağırırdık çocukken. Sonra yine trenin gelmesini bekler, geldiğinde yine tüm gücümüzle bağırırdık, bağrışlarımız trenin sesine karışırdı ve vakit akşam olurdu. Şimdi Cankurtaran’dan ne tren geçiyor ne de bizim bağırmaya halimiz var. Bir de tam karşısındaki kıraathanenin duvarında Erol Taş’ın kocaman bir fotoğrafının üstüne “İyi adam nur içinde yat” yazmışlar. Eskiden yazmazdı ama herkes bilirdi Erol Taş’ın kıraathanesinin orası olduğunu. Yeşilçam’ın kötü kalpli adamı Erol Taş denince filmlerinden ziyade çocuklarıyla olan fotoğrafları zihnimde canlanıyor. Dostumla soluklanmak için girdiğimiz mekândan, eşinin vefatından sonra üç çocuğuna tek başına bakan Erol Taş’ı yâd edip ayrılıyoruz. Başkahramanlarını tanıdığım ilk gönül hikâyesi yine Kadırga’dan. Anahtarcı Dursun Ağabey, amcamların evinin sokağındaki dükkânının tam karşısındaki binada oturan bir ablaya gönlünü vermişti. Kadırga’da büyümüş dostumla bu hatırayı tebessümle hatırlarken Dursun Ağabey’in dükkanının olduğu binanın diğer birçok bina gibi butik otele çevrildiğini görüyoruz. Sessizce yanından geçip bu hatıraya “Kalbin Kararı” şiirini hediye ediyoruz.

Yolculuk bitti. Bende bittim. Aslında bitme hali çok önceleri oldu. Ama belli etmemem gerek. Aksaray’da iniyorum. Karşımda kurşun askerler. Ah şu hayal dünyam hangi büyüğümden miras acaba? Horhor yokuşunu yavaş yavaş tırmanmalıyım. Yolum uzun. Yokuşun sonunda solda bir dosta selam vererek yoluma devam ediyorum. Keşke fotoğraflar olmasaydı diyorum içimden. O güzel insanlar o güzel atlara binip gidince fotoğraflara bakmak cesaret istiyor. Güç bulunca baktığım fotoğraflardan biri zihnimde canlanıyor. Yavuz Selim Camii’nin bahçesinde yağız bir delikanlı. Yirmi dört yaşında olmalı. Elinde sigarası, kucağında kızı, hanımının kucağında oğlu, arkalarında Balat manzarası. Yavuz Selim Camii, daha yürümeyi bilmezken misafir olduğum mekân. Fatih Camii çocukluğum, Şehzadebaşı Camii gençliğim. Ninemden daha büyük hissettiğim şu günlerde yeni bir mesken bulmak gerek. Sanki Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii uygun bu arayışa.

Fatih Camii’nin cenaze kapısından giriş yapıyorum. Senelerdir yüzlerce cenaze namazına şahit oldu gözlerim burada. Kimisini uzun uzun izledim, kimisinde ağladım, kimisinde hızlıca geçtim gittim. Susayınca asılı demir bardağından su içtiğimiz çeşmenin yanına kıvrılıyorum. Artık bu çeşmenin adını biliyorum. Hacı Ahmet Paşa Çeşmesi. Bardak yerinde değil, çeşmeden hala su akıyor. Biz gerçekten büyümüşüz. Musalla taşlarını izliyorum. Çocukken musalla taşına kadar yarış yapardık ağabeyimle. Gün geldi koşmaya takatimiz kalmadı, ağabeyim musalla taşına uzandı, ben başında durdum. “Her şey belirlenmiş bir vakte kadar akar.” demişti Rabbimiz. Buluşacağımız o güne iman ettik, sıramızı bekliyoruz. Cümleyi burada bırakmak gerekirdi aslında. Münir Nurettin Selçuk araya girerek “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın/ Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın” diyor. Sevdiğin birini dünya gözüyle son kez gördüğünü bilmek durakların en olgunlaştıranı. Acıyı, özlemi, ölümü, derdi yeniden tarif ediyoruz. Kolay olmuyor ama. Şair “Hem yaralı hem yakını bir yaralının” dizelerini yazdığında neye ağlıyorsa şimdi ona ağlamalıyım. Tanıdık bir yara görünce hep böyle oluyor.

Fatih Camii’nden çıkarak yoluma devam ediyorum. İstikamet Mısır Tarlası Mezarlığı. Zihnimde son fotoğraf canlanıyor. Son fotoğraf Yahya Efendi Türbesi’nden boğaz manzaralı. Biri kulağıma Ahmet Hamdi Tanpınar’ın satırlarını okuyor: “İlahi mağfiret Yahya Efendi Dergâhında adeta güzel bir insan yüzü takınır. Ölüm burada, hemen iki üç basamak merdiven ve bir iki setle çıkılıveren bu bahçede hayatla o kadar kardeştir ki, bir nevi erme yolu yahut aşk bahçesi sanılabilir.” Bu satırların hatırına mı bize bu son fotoğraf bırakıldı bilinmez ama her şeyin bir anlamı olduğu gibi bunun da bir anlamı olmalı.

Şehirde nefes alabilecek yerler olarak mezarlıklar ve cami avluları kalmıştı. Benim payıma düşen mezarlık Edirnekapı Mısır Tarlası Mezarlığı. Ne demişti İbrahim Ağabey: “Yağmurda koşan bir çocuk olsam/ Vedalaşır gibi bildikleriyle/ Kendinden mahrum kalır mı insan? Kalsam/ Duralım burada güzel esiyor!”

SAYE, GÖLGE DEMEKTİR

Fazıl Cem

Kelimeler, havsalamızın sınırlarını belirler. Belli bir zaman sonra da kelimeler huyumuz olur. Günlük hayatımızda kullandığımız kelimeleri el verip de bir kâğıda yazacak kadar düşünme imkânımız olsa havsalamızın sınırlarını ve huylarımızın çeşidini de görme imkânımız olacaktır. Fakat hızlı zamanlardayız. Düşünmeye pek vaktimiz yok. Hele konuşurken düşünmeye hiç vaktimiz yok. Bugün neredeyse simgelerle anlaşır hale geldik. Yazı dilindeki simgeleri kullanarak iletişim kuruyoruz. Sözlü iletişimimizde ise jestlerimiz kelimelerin yerini alıyor. Nihayetinde simgeler de jestler de halimizi izhar etmeye yaramıyor. Tabiidir ki meselenin halli için kelimeleri kullanmayı teklif etmiyoruz. Biliyoruz ki havsalasının sınırları gökkuşağının iki ucu kadar geniş, büyükler bile kelimelerin bazı zamanlarda yetmediğini ifade etmişlerdir. Bir şeyi azıcık dahi anlaşılabilir kılmak maksadıyla kelimelere başvurmuşlardır. Nitekim yine büyüklerimizden öğrendiğimiz kadim bir söz imdadımıza yetişiverir: “Lafın tamamı arif olana söylenmez.”

Kelimelerin ehemmiyetinden daha uzun da bahsedebiliriz ve etmeliyiz de. Ama şimdi üzerinde durmamız gereken mühim bir kelime var ki günlük hayatımızda üzerine pek düşünmeden kullanıyoruz. “Saye”dir, o kelime. Başlıkta da tanımını verdiğimiz gibi gölge demektir. Günlük kullanımda ise hiçbir bitki veya nesneyle birlikte kullanmadığımız bir kelimedir, saye. Sayenin hemen yanı başında genellikle bir insan veya insanî bir fiil bulunmaktadır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetname’sinde türler arasındaki yakınlıklardan bahsedilir. İnsan ile bitki arasında bulunan tür ise hurmadır, denilmiştir. Hurmanın insana benzeyen birçok özelliği olmakla beraber zikredeceğimiz özelliği konumuzu vuzûha kavuşturacaktır. Döllenmesi de insana benzeyen hurma, zamanı geldiğinde yeni bir filiz doğurur. Filiz, anne hurmanın gövdesinden alınır ve anne hurmanın gölgesine dikilir. Anne hurmanın gölgesine dikilmeyen yavru hurma büyümez. Anne hurmanın gölgesinde büyüyüp serpilen yavru hurma olgunluğa eriştikten sonra başka bir yere dikilebilir. Aynı bizim hayat serüvenimiz gibi.

Doğar doğmaz annemizin “saye”sinde buluruz kendimizi. O gölge olmadı mı, hayat boyu eksikliğini hisseder ve eksik büyürüz. Annemizin, ailemizin yanında belli bir yaşa kadar ömür geçirdikten sonra çeşitli sebeplerle gurbete çıkar ve uzaklarda kök salarız, salabiliriz.

Gölgenin izah etmeye çalıştığımız ciddi bir mecaz derinliği vardır. Fakat mecazî derinliğe vurgu yaparken altını sürekli çizdiğimiz kelime, gölge değil sayedir. Annemiz, ailemiz sayesinde büyürüz dediğimizde saye kelimesi bize gölge anlamından çok yardım anlamı olarak gözükür. Saye, büyüğün küçüğe bir yardımıdır. Saye, serinliktir. Serinlik, selamettir. Hz. İbrahim ateşe atıldığında ateşe verilen emrin meallerinden biridir, serinlik. Ne sıcak ne de soğuk… Dünyanın, bir mümin için, cehennem olan sıcaklığına saye lazımdır. İlk saye, aile olur böylece. Sonra da başka sayelerde serinlik içerisinde yaşarız.

Saye, derinliğine inildikçe himaye anlamında da kullandığımız bir kelimedir. Himayesiz büyünmez, sayesiz büyünemeyeceği gibi. İşte, burada dikkat etmemiz gereken kimin sayesinde büyüdüğümüz olmalıdır. Ben hiçbir gölgenin altına girmem demek, kısa bir zaman sonra kuruyup gideceğim demektir. Günümüzün problemli tavırlarının bir sebebi de sayesizliktir. Başına “kişisel” kelimesi getirilerek kullanılan ne kadar kavram varsa bu yüzden problemlidir bir yerde. Kişisel aklın putlaştırılması bütün insanlığın zihnini güneşe bir mızrak boyu yaklaştırmaktadır. Özellikle neslimize zerk edilmek istenen “özgürlük, özgür düşünce, özgür irade” vb. kavramlar neslimizin zihnini ve kalbini güneşe atılmış bir buz kütlesi gibi eritmektedir.

İnsan sayesiz büyüyemez demekle beraber sayenin kötü biçimleri olduğunu da söyleyelim. Nitekim halden anlayan, hal dili bilen, hal kelimeleriyle konuşan insanımız ceviz gölgesinde uyumanın münasip olmadığını ifade eder. Gerçekten de cevizin gölgesi insanın üstüne karabasan gibi gelir ve o gölgenin altında pek bir şey bitmez. Şeytanın içini doldurduğu ceviz kadar beyinleriyle neslimize özgürlük borazanını çaldıranların sayesinde de hayra seyr ü sülük eden bir nesil olmayacaktır. Tez elden saye değiştirmek gerekir. Ağaçlardan söze devam ederken söğüt gölgesine de uğramış olalım. Malum olduğu üzere ağrı kesici ilaçların hammaddelerinden biridir söğüt. Altında uyuyanın ağrıları geçer diye de meşhurdur. Tabi, söğüt gölgesi diye tabir edilen bir boş alan var ki bu manadaki alanlara uğramamak efdal olacaktır.

Tekrar tefekkür edelim. Bugün kimin sayesinde güzel şeyler yaşadık? Kimin çehresi bizim sayemizde tebessümle doldu? Biz, hangi sayenin altında yaşıyoruz? Tek bir kelimenin bazen üslubumuzu ve nihayetinde de huyumuzu değiştirebileceğini ifade etmek asıl maksadımız. Hepimizin inanan insanlar olarak istediği şey, güneşin bir mızrak boyu yaklaştığı o dehşetli günde Efendimizin (sav) Liva’ül Hamd sancağı “saye”sinde bulunmak değil mi?

Yol Arkadaşlığı

Adnan Ergün

Bazı kelimeler çok zengindir. Anlamlar o harflerle yoğrulur, yeni terkipler, şekiller, renkler kazanır. Dilin muazzam arazisinde asırlarca süren akışlarında derin vadiler oluşturmuştur bu kelimeler. Yol da bunlardan biri. Hakiki ve mecazi anlamları öyle çok ki, kelime adeta her menzilin uğrağı işlek bir yol olmuş. Nitekim merhum İlhan Ayverdi yol kelimesi için Lügat’inde on dört ayrı anlam, doksana yakın deyim, bu deyimler için de yüz on küsur anlam vermiştir. Bunların çoğalacağına şüphe yok.

Yol, yurdu yurda, gönlü gönle bağlayandır. Maddi manevi tüm hedeflere yönelmektir yol. Murattır yol, gayedir, menzildir; menzile vardırandır. Yürüyüştür yol, usuldür, erkândır, adaptır. Her yol ulaştırmaz menzile, doğru yolu bulmak, doğru şekilde yürümek şarttır. Yol başlı başına hayattır, ömürdür. Herkes yürür bu yolu; milyarlarca sapak, milyar çeşit yürüyüş vardır.

Ömrü yol olan insanın yoldaşı da şüphesiz pek mühim. Gerek bir seyahatte, gerek bağlanılan bir ülküde, idealde, gerek yaşamda… Yürünen her yolda en az yol kadar mühimdir yol arkadaşı. Kimi uzağı yakın, cefayı safa kılar, kimi de tam tersi.

Peki ya arkadaşlık nedir, kimdir yol arkadaşı, kim değildir? Aralarında riyasız, güvenilir bir sevgi ve yakınlık bulunan kişilerden her birine arkadaş[1]/dost denir. Arkadaşlık, dostluk katıksız olumlu kelimelerdir. Kaynakları güzelliktir, muhabbettir, hayırdır. İmam Gazali, “Güzel ahlak anlaşıp birleşerek sevişmeyi; kötü ahlak ise düşmanlığı çekememezliği ve nihayet birbirinden arka çevirmeyi gerektirir.”[2] diye buyurur İhya’sında. Ahlakı güzel, niyeti halis olanlar ancak dostluğu layıkıyla yaşatabilir. Ahlakı ve niyeti bozuk olanlar velev ki ilelebed bağlı kalsınlar birbirlerine, onlarınki dostluk, arkadaşlık değil olsa olsa aveneliktir.

‘Önce refik sonra tarik’ demiş eskiler. Bu söz birkaç şekilde tefsir edilebilir. Fakat hepsi de yoldan ziyade yoldaşa önem veya öncelik bildirir. O vakit yoldan evvel yol arkadaşına bakmalı. Bakmalı da ne aramalı?

İyi bir yol arkadaşında evvela aranacak haslet emniyettir. İnsan canını, malını, maddi manevi tüm servetini yol arkadaşından emin hissetmelidir. Hatta onun sayesinde emin hissetmelidir. Aynı yola baş koyanlar yolun tehlike ve meşakkatlerine de beraber göğüs germelidir. Dünyalıktan arınma yolunda, Fuzûlî’nin tehlikelere yol arkadaşıyla nasıl göğüs gerdiklerini hatırlayalım;

Kârvân-ı râh-ı tecrîdüz hatar havfın çeküp

Gâh Mecnun gâh men devr ile nevbet beklerüz[3]

Yol arkadaşında aranacak bir diğer haslet sadakattir. İnsan, bir yola baş koyduğu dostunun, kendisini yarı yolda bırakıp gitmeyeceğinden, ahde vefa göstereceğinden emin olmak ister. Verdiği sözden cayan, yarı yolda bırakan şüphesiz dost değildir. Böyleleri ile yola çıkmak kişiye büyük pişmanlıklar yaşatır, kapanmayacak yaralar açar. Yolcu, yol arkadaşını yolun sonuna dek yanında görmek ister. Ebedi uykuya gözlerini kapayan Leyla’sının ardından Mecnun, yoldaşın yarı yolda bırakıp gitmeyeceğinden dem vurarak sevdiğine sitem eder;

Hem-râhum idün bu yolda ey mâh

Hem-râhı koyup gider mi hem-râh.[4]

Yol arkadaşlığı samimiyeti tazammun eder. Yalana dolana değil tevessül eden aklından geçiren bile yol arkadaşı sayılmamalıdır. Yol arkadaşı harbi olan, özü sözü bir olandır. Yalan ihanetin kapısıdır. İhanet ile dostluk aynı yerde barınmaz.

Yolu yol olmayanın yanında yürümez yol arkadaşı, yanlış yoldan çevirir, yanlış yola set olur. Hiç olmadı yolunu ayırandır yol arkadaşı, yolun sonunda teselli için yine bekleyendir. Yanlıştan çevirir lakin kusurları örter, görmezden gelir.

Yol arkadaşlığı paylaşmayı gerektirir. Gerek bir lokma azığı, gerek zehirle pişmiş aşı. Köşeyi dönünce geride kalanı unutmaz yol arkadaşı. Vefakârdır, kadirşinastır. Nankörlük yakışmaz yoldaşa. Geçim ehlidir, hoş sohbettir yol arkadaşı.

İyi bir yol arkadaşı kimdir, iyi bir yol arkadaşı nasıl olunur bu hususta şüphesiz daha çok şey söylenir. Lakin ezcümle diyebiliriz ki alnına yol yazılmış insan için yoldaş, safi güzellik ve erdemden olmalıdır ki yol zevk ve safa ola. Böyle bir yoldaş bulmak çok güç; beşer şaşar, kul hatasız olmaz diyeceksiniz belki. Hiç değil derim. Niyetin halis olması yetişir. Yoldaşın hatasını, kusurunu görmemek yoldaş olarak zaten bize düşer. Dostluğa, yoldaşlığa halel getirecek bir art niyet olmasın yeter.

Son olarak şunu söyleyelim ki yol, dostu dost olmayandan ayıran bir turnusol kâğıdıdır. Çok kez yarı yolda bırakılmış, dost sandıklarımızın gerçek dost olmadığına şahit olmuşuzdur. Mühim bir işe girişirken, önemli bir yola koyulurken yol arkadaşlarımızı iyi seçmeye gayret etmeliyiz. Mümeyyiz yol olunca temyiz pek hazin olur…



[1] Arkadaş kelimesinin “Bir yerde veya işte birlikte bulunup belli bir süre beraber olanlardan her biri.” anlamı yazımızda bahis konusu edilmemektedir.

[2] İmam Gazâlî, İhyau Ulûmi’d-Din, Haz: Ahmet Serdaroğlu, İstanbul: Bedir 2002, s. 391

[3] Biz (dünyalıktan) soyutlanma yolunun kervanıyız. Tehlike korkusu çekerek gah Mecnun gah ben sırayla nöbet tutarız.

[4] “Ey ay! Bu yolda benim yoldaşımdın; yoldaş yoldaşı bırakıp gider mi?”
Fuzûlî, Leyla ve Mecnun, Haz: Muhammet Nur Doğan, İstanbul: Yelkenli 2015, s. 574

Senelerdir ne zaman sükûneti arasam Eyüp'e gider mezarların arasında oturur ve susarım. Bugün de işten erken çıkıp Eyüp'e yürüdüm. Yağmurdan ve ayazdan olacak, uğultulu bir sessizliğin ortasında buldum kendimi. Eyüp Sultan yokuşunu ağır ağır çıktım. Sağa kıvrılan yollara girdim, mezarların başında oturdum. Ortamdaki hakim kokuyu ciğerlerime kadar çektim. Kimselerin olmadığı yollarda ölüm kokusu öyle belirginleşiyor ki bundan kaçmak imkânsız. Biraz kulak kesilince “Duyuyorum,kulak ver sen de duyarsın.” diye tekrarladım şair gibi. Şiirler okudum. “Sanki kulağıma gaibten bir ses/ Buluşmalar kaldı, mahşere diyor.” dizelerini bıraktım etrafa. Uzun tefekkürler ettim, kaçış yolları aradım; ya içimize ya içimizden.

Ölümü de bir elime alarak beklentilerimi sıraladım, bekleyişlerimizi de; hepimizin yerine. Ölüme rağmen kimin beklentileri yok ki hayattan, ya da bekleyişleri. Hepimizin var. Hayatın tam orta yerinde, bütün koşuşturmacanın içinde, ancak sessiz sedasız bir muhasebeyle sekînete erecek beklentiler taşıyoruz. Altını çiziyorum: Sessiz sedasız muhasebeyle...

Bunları niçin yazıyorum şimdi? Şunun için: Şehirde yaşamayı unutuyoruz. Mezarlardan uzağız. Sükûnetten uzağız. Tabiattan uzağız. Hakikatten uzağız. Allah aşkına! En son ne zaman göz alabildiğine baharın geldiğine şahit olduk? Hiçbir zaman. Allah'ın kurumuş ağaçlara can verip de ağaçların çiçeğe durmasına şahitlik edemeyen gözlerimiz de köreliyor kalplerimiz gibi. Hepimiz, en azından bir şeye şefkatle bakacak naif kalpler taşıyoruz. Ancak iş güç derken dolan zamanlarımıza bir de şehrin kargaşası ve meşgalesi eklenince, kendini bile tanıyamayan bireyler haline geliyoruz. Sanırım cinnet bu.

Çıkın, dışarı çıkın. Ruhunuza zaman ayırın. Başınızı dinleyin, yalnız kalın. Tefekkür edin. Kendinize koşun. Rabbinize koşun. Yoksa bu hayatın ne işi ne telaşesi biter. “Acaba çok mu büyüttüm, biter mi?” dedim Eyüp Sultan yokuşundan inerken. Ama tevellüdü 1310 olan merhumlardan biri acı acı gülümsedi.

Çocuk Filmi Mi Korku Filmi Mi İzletiyoruz?

Çocuk filmleriyle ilgili kavramlarla, üniversitede okuduğum bölümde çocuk filmlerinin zorunlu ders olarak bize sunulmasıyla tanıştım diyebilirim. Böyle bir konuyu ders olarak bize sunmaları, özellikle de zorunlu ders olarak vermeleri bana gereksiz gelmişti. Bu konunun ne kadar önemli olduğunu ilerleyen zamanlarda idrak edebildim. Çocuklara çocuk filmi mi sunuluyordu yoksa çocukların yaşları ve duygusal gelişimleri görmezden gelinerek korku ve kaygının bol bol yedirildiği filmlere mi muhatap ediliyorlardı?

Bu noktada çocuk filmlerini ele almadan önce masallardan ve özellikle Batı’daki masal kültüründen bahsetmem gerekecek. Batı’daki masal kültürüyle Doğu’daki masal kültürü arasında büyük fark var. Doğu’daki masallarda iyiler ve kötüler vardır. Masalların sonunda iyiler ödüllendirilirken kötüler cezalandırılır. Daha çok öğüt verme amaçlanmaktadır. Fatma Barbarosoğlu bir denemesinde masallardan şöyle bahseder: “Modern öncesinin masallarının, kıssalarının ağırlıklarını azaltan şey onlardan bize kalan ibrettir. Gökten düşen üç elmadır ibret. Oysa modern zamanların bizim tanıklığımız etrafında akan hikâyelerinde ibret göklerden yere düşmüyor hiç. İbretini çıkaramadığımız hikâyeler ağır bir taş gibi oturup kalıyor bilincimizin üstüne.”

Modern insan, ibreti ve ibret ile gelen acziyetini bir kenara bırakmış durumda. Bu değişim sadece yetişkin bireylerin değil, çocukların da zihinlerine yerleştirilmiş.

Batı’daki masal kültüründe daha çok kadın ve çocuklar üzerinden korku, şiddet ve cezalandırma konularının işlendiğini görebiliriz. Bu tespiti doğrulayan en önemli örneklerden biri de Batı’da birçok dile çevrilen ve günümüzde hala çocukların eğitimi amacıyla yuvalarda okutulan Struwwelpeter başlıklı şiir formunda yazılmış̧ resimli kitaptır. Bütün zamanların en çok satan çocuk kitabı olan Struwwelpeter, 1844 yılında Frankfurtlu Alman Dr. Heinrich Hoffmann tarafından yazılmış̧ ve resimlendirilmiştir. 1844 yılının Noel gecelerinde üç yasındaki çocuğuna hediye almak isteyen Hoffmann çarşıya çıkar ve çocuk kitaplarını araştırır. Araştırmasının sonunda uzun anlatımlarla ahlaki dersler vermeye çalışan masalları beğenmeyen Hoffmann eve döner ve Struwwelpeter adlı resimli kitabını oluşturmaya başlar. Heinrich Hoffmann kitabında; uslu olmayan, ailesinin sözünü dinlemeyen çocukların, örneğin parmaklarını emen çocukların parmaklarının büyük bir makasla kesilmesinden hayvanlara eziyet edenin köpekler tarafından damarları koparılacak biçimde ısırılmalarına, çok gülenlerin derilerinin renklerinin siyaha dönüşmesinden çorbasını içmeyen çocukların ölümüne kadar çocukların çeşitli korkunç felaketlere ve cezalara maruz kalacağını resimlerle anlatmaktadır.1

Dünya genelinde masallarda belli aralıklarla korku ve kaygı unsurları kullanılmıştır ancak Batı, korku ögesini gerek masallarında gerek kitap ve görsel sanatlarında çocuğun psikolojisini bozacak ve bilinçaltını tahrip edecek düzeye çıkarmıştır. Batı’da bu korku unsurlarının temeli trajediye ve drama dayanmaktadır. Trajedilerdeki çatışma ve zıtlık unsurlarını daha sonraları romanlarda da görmeye başlarız. İlerleyen dönemlerde, yani 17. ve 18. yüzyıllarda korku romanları sadece Avrupa’da değil Amerika’da da yaygınlaşmıştır.

Metnin başından beri Avrupa medeniyetinin korkuyu gelenekselleştirdiği görülmektedir. Peki, bu korku ve kaygı tam anlamıyla nedir? Kısa bir tanım yapmak gerekirse Kaygı daha çok varoluşsal bir sancı; hiçlik, yokluk, sonsuzluk endişesiyken korku ise daha çok dünyevi, o an içerisinde yaşadığımız sıkıntıların bütünüdür.

Yazı kültüründen görsel kültüre geçişle beraber hem algılamamızda hem düşünce tarzımızda birçok değişime maruz kaldık. Niceliksel ve niteliksel olarak değişime uğramamız bizim ahlaki bakış açımızın da değişime uğraması demektir. Özellikle bu gelişmelerin çocuklar üzerindeki etkisi tartışılmazdır. Bu noktada “Çocuklar hangi filmi izleyebilir?” sorusu belki de kilit sorulardan biridir. İdeal bir çocuk filmi olduğunu söyleyemeyiz. Çocuklar için tasarlanan filmler aslında onun geniş hayal gücüne yapılan bir müdahaledir. Hayal dünyası çocuğun özgür alanıdır. Ve günümüzde tasarlanan çocuk filmleri, yetişkinlerin bilinç yapısıyla tasarlanmış sınırlı bir hayal gücünün ürünüdür. İzledikleri filmler, çocukların kişisel gelişimlerini de etkilemektedir. Sinemaya gittiği andan itibaren kendini ışığı sönmüş bir salonda bulan çocuk, birkaç saatliğine bir perdeden farklı bir hayal aleminin içine girer. Daha önce hiç görmediği gerçeküstü bir dünyaya giren çocuğun gerçeklik algısı da zarara uğrar. Küçük yaş kitlesine hitap eden bu filmler birkaç saat dilimi içerisinde çocukların zihin dünyalarını kirletir. Çocuklara mahsus olan masumiyet kavramı adım adım yok olmaya baslar. Bu zaman dilimi içerisinde çocukların bilinçaltı oyunlarının esiri olduğu gerçeği de gözler önüne serilmektedir.

Bilinçaltı veya subliminel mesajlar konusu oldukça önemli bir konu olsa da konunun uzunluğundan dolayı başka bir makalede ayrıntılı bir şekilde ele almanın doğru olduğunu düşünüyorum.

Beyzanur Yaşaroğlu

1: ÇOCUK FİLMLERİ DERS NOTLARI Doç.̧. Dr. RIDVAN ŞENTÜRK 2013 İstanbul