casino maxi

Dinler Tarihi

  Kur’an ı Kerim de Allah kendisini, kozmik uyumun tek kurucu/koruyucu/sürdürücüsü olarak tanıtır. Bu uyumun içinde hiçbir şey O’nun izni ve kozmik programının dışında bir davranış biçimi sergileyemez. Kozmolojik bu uyuma Sünnetullah denir. Aynı kavram yeryüzü sosyolojisi içinde geçerli bir kuraldır. Bir uygarlığın doğuşu ve yıkılışına kadar ki tüm süreç bu kurallar bütününe uygun gelişir. Bu uyumun yeryüzündeki tek istisnası insandır. İnsan bu uyuma “ister uy, ister uyma” bağlamında bir seçimle karşı karşıya bırakılmış ve bir imtihan unsuru olarak var edilmiştir. İnsanın uyumsuz davranma özgürlüğü, Allah’ın yarattığı tüm uyumun içindedir ve bu kurgu mükemmeldir. Çünkü bir Uyum ancak içinde tüm olasılıkları barındırdığında kusursuzdur. Allah tüm insanlığı bu uyuma dahil olmaya davet etmek için iradesine hitap eden Vahyi göndermiş, onları elçiler yoluyla gerek korkutmuş gerekse müjdelemiştir. Kozmik uyuma aykırı davrananlar bundan korkmalıyken doğru yolda olanlar nihai sonun getirdiklerine razı olduklarından kendilerini güvende ve umutlu hissetmişlerdir. Ahiret bu beklentinin ve mutluluğun adıdır. Allah Kur’an ı Kerim de onca ayette Güneş, Ay, Yıldızlar, Gece- Gündüz, Yağmurun yağması, bitkilerin yeşermesi, denizlerin ve hayvanların var edilmesi ile bütün bunların insan istifadesine sunulması gibi olağanüstü uyum örneklerine dikkat çeker. Öylesine nokta atışı örneklerdir ki üzerinde saatlerce günlerce yıllarca konuşmak insanı yormaz. Ancak bu uyumdaki kusursuz sistematiğe, bunlar arasındaki mükemmel kusursuzluğa bakarak Allah’ın “Hadi bakalım beni takdir edin”, “bakın ben ne muhteşemim”, “alkış yok mu alkış”, “Bakın ben neler başarabiliyorum!” demek için söz konusu ettiğini düşünmemek gerekir. Allah bütün bunları güç ve kudretini ispat etmek için değil, bizim aklımızı başımıza almamız için söz konusu eder. Allah kendisini tüm bu kozmik uyumun tek sahibi olarak deklare etmekle zaten sistemin kusursuzluğunu ve insanın acizliğini de vurgulamış olmaktadır. Bu nedenle Kur’an ayetlerinin ve Kuran’ın mucize oluşuna delil getirmek için tevilde bulunmanın hiç bir gereği yoktur. Tüm ayetler zaten İnsanın bu uyuma davetini içeren bir niteliktedir. Kitabı davet niteliğinden uzaklaştırıp onu Allah’ın varlık kanıtına ispat aracına dönüştürdüğümüzde İnsanın acizliğinden kaynaklanan birçok kusur, kitaba ve dolayısı ile Allah’a nispet edilir. Ateizmin palazlanması tam da böylesi bir zorlamanın ürünüdür. Bu mücadelede Allah’ın nesnel kanıtlarını ispatlamak yerine, Allah’ın tarafında olanların yapması gereken şey; İnsanın yeryüzünde ki sorumluluk alanlarını canlı tutmak olmalıdır. Kitap kendi içinde insanın dikkatini çekecek yeterince örnek vermiştir. Zira Allah’ın nesnel kanıtları insanı soyut düşünmeye zorlar ve soyut düşünce insanın yeryüzündeki ontolojisinde bir anlam kazanmaz. İnsan sınanan bir varlıktır ki onun sınav soruları içinde “Allah’ın nesnel gerçekliği” yoktur. Çünkü bu çap bu gerçekliği kaldırmaz. Haddimizi bilip işimize bakalım. Haydi açları doyurmaya, çıplakları giydirmeye mazluma arka çıkmaya. Haydi Adaleti, Barışı, Özgürlüğü, Merhameti kısacası Salat’ı yeryüzünde kaim kılmaya. Haydi Bismilllah Kocaeli Dinler Tarihi Grubu

Tarihte dinin yönetim ve yönetim araçlarıyla olan münasebeti ve onlara nüfuzu diğer etmenlerin yanında daha sıklıkla geçmesine ve altı çizilmesine karşın nedense yönetim üzerindeki bu özgül kütlenin ağırlığı güncel konulara yorumlama sırasına gelince dumura uğranılıyor. Kuşkusuz din hakkında yorum yapmanın riski göz önüne getirilince kaygılar yersiz değil, fakat ilginç olan durum şu ki özellikle Türkiyeli Müslümanlar dinin iç ve dış siyaset, uluslararası ilişkiler konusundaki politik tavrı hakkında çekimser ve ürkek davranmasına karşın azgın sol jargon, Kemalist vesayet, paralel ihanet çetesi(PİÇ) ve uluslararası medya sürekli olarak dinin siyasi bir obje olarak kullanıldığını, dini söylemin politikleşip taraf tuttuğunu dillendirmekteler. Düne kadar başörtüsü siyasal simge diye yasaklandı, dini değerler milletin sakalında bıraktığı kıla kadar rejimi yıkmak için bir tavır bir tutum gibi izah edildi. İçinde Allah geçen şiir, İslam geçen kitap hangi gerekçeyle yasaklanıp cezalandırılmıştı; tabi ki de dinin siyasal simgesi olduğundan dolayı. Denilebilir ki özü itibariyle siyasetle ilişkisi olmayan ya da döneminin koşullarında pragmatik ve politik ahlaka dayalı tavır almayan hiçbir dini süreç olmamıştır. Mesajın kaynağı hak olsun batıl olsun her dini söylem sürekli olarak teolojik kuruntular üretmek yerine döneminin sosyolojik sorunlara parmak basarak söylem geliştirmiştir. Din ilginçtir nasıl kullanıldığına bağlı olarak insanları hem özgür hem de mahkum kılabilir. Kimi zaman tanrı-kralların, rahipler oligarşisinin yönetimlerini meşrulaştırmak için en ihtiyaç duyulan araç kimi zamansa aynı oligarşiyi devirmek için en ihtiyaç duyulan araçtır. II.Ramses ve Meranptah uluslararası arenada ve toplumlarının üzerinde otoritelerini sarsılmaz kılmak için dini kurumlara o zamana değin görülmemiş destek vermişler ve halkı Amon kültü etrafında birleştirmek istemişlerdi. İlginçtir onlara karşı mücadele eden Musa’da halkın sosyolojik sıkıntılarının damarına basarak insanları dini bir mesajın etrafında aynı yönetimi devirmek için ortaya çıkmıştı. Seküler Roma’nın altına dinamit koyan İsa’nın mesajı da üç yüzyıl sonra onu resmi teoloji olarak kabul eden Roma’nın politikaları da aynı araca dayanıyordu: din. Doğru ya da yanlış amaçlar için kullanımı bir yana dinin tarihte hep kargaşa ve kaos diye tabir edilen vakitlerde halk ya da bir grup için siyasi talepler arzulayarak parıldadığını hatırlamalıyız. Buddha ve Mahavira kadim Mauryan’ın yıkılıp Magadha’nın kurulmaya başladığı, İsa seküler Roma’nın çökmeye yüz tuttuğu ve Konfüçyus yaklaşık beş yüzyıl içinde milyonlarca insanın katledildiği bir ekonomik, siyasi ve sosyal kaosun hakim olduğu coğrafyalar da ortaya çıktılar. Ha keza Zerdüşt ve Muhammed(as)’de toplumlarının infial halini almış sorunlarının üzerine geldiler. Bu da şunu gösterir ki din ister yöneticilerin meşruiyetini sağlamak ya da yeni meşru yönetici sınıfı oluşturmak için isterse halkın hak ve adalet mücadelesinin bayrağı olmak için zuhur etsin o tamamen halkın göz göze geldiği realitelerin üzerine kuruldur. Din bizce insanın inanma değil anlamlandırma ihtiyacına karşılık gelir ki işlevi sürekli olarak maalesef art niyetlerle nesneler ya da kurumlar hakkında mana tayin etme de kullanılmıştır. Bu art niyetli mana taksim etme yarışı kısa zamanda günümüzde bile rahatlıkla kullanılan “kutsal” sorununu ortaya çıkardı ki bugün belki Hameney’in ya da F.Gülen’in Allah ile görüştüğü haberi size komik gelebilir fakat bu insan tarihiyle ile yaşıt bir otorite meşrulaştırma yöntemidir. Kutsal ile ilişkili olmak kültürel ya da folklorik bir dini unvan mıdır yoksa diğerlerini geçelim islam tarihinde çoğu sultanın sahip olduğu otoriteye meşru mana taksim etme aracı mıdır? Nasıl ki yönetim biçimleri insanların içinde bulunduğu koşulları içinde oluşur ve bir toplumun kendi içinde bulunduğu koşullara cevap veren yönetim biçimi en iyisidir ve böyle de olmak zorundadır, işte din de insanın yönetme potansiyeli üzerinde koşullara ters idealler değil koşullara uygun real politikalar geliştirir. Örneğin, yeryüzünün iki emperyalist gücüne ve halkının ağababalarına baş kaldıran Muhammed(as) görülüyor ki baştan sona içindeki koşulları hassas şekilde takip edip realiteden hiç kopmadan tavır takınan bir kitap ile desteklenmiştir, Allah diri ve siyasidir, taraf tutar, öğüt verir hedef çizer. Diğer yandan başka bir örnekte Roma’dan verilebilir. Mensupları üç yüzyıl boyunca görüldüğü yerde katledilen din, daha sonra aynı imparatorluğun resmi dini söylemi haline gelmiş ve bin yıldan daha fazla batılı devletlerin siyasi rotasını çizmiştir. Tanrı kralların ve sermayedarların yanında taraf tutturulmuştur. Nihayetinde din insanla ilgili her mevzu da olduğu gibi insanı ve toplumu yönetme konusunda da parmak kaldıran ya da parmak kaldırtılan bir konumdadır. Eğer dini mesaj hak ise parladığı bölgede siyasi olarak hukukun ve adaletin azami ölçüde toplum tabanında hissedilebilir olan bir ideal uğruna birleşen bir kitlenin ön plana çıkmasını ve yönetimde rol kapmasını ister. Aksine dinin anlamlandırma işlevi art niyetli grupların eline geçerse o halde din zorbalığı meşrulaştırma aracına dönüşür. Güncel olarak değerlendirmek gerekirse; -Her ne kadar Müslümanlar “yok canım” dese de İslamın bu coğrafya da ve özellikle Türkiye’de politik bir tavır içinde olduğu sürekli olarak batı tarafından tekrarlanmakta. Eğer İslam’ın bu politik tutumu A partisinin flamalarını dalgalandırmak gibi komik bir şekilde algılanmazsa İslam’a yapılan ithafın ciddiyeti önemli boyutta değerlendirilebilir. Ve batının “illa da demokrasi olcak” gibi bir takıntısı olmadığını kanıtlayacak dostları olduğunu göz önünde bulundurursak o halde şu soruyu sormak daha da kolaylaşır; gerçekten batı tarafından İslam’a ithaf edilen siyasi tavır İslam’ın, ahir zaman Müslümanlarının eskatolojik halifelik hayallerinin dışında başka bir şeyi gerçekleştirme gayreti içinde olduğu söylenebilir mi? Evet bizce söylenebilir. -Görülüyor ki Allah sürekli olarak siyasal bir tavır içindedir. Bu siyasi tavır Kuran’dan anladığımız kadarıyla ahlaka dayalı ve ilkeli politik pragmatizmdir. Bu tavır aynı zamanda peygamberin yaşantısında da sıkça karşımıza çıkar. Kabileler arası ilişkiler, arap örfü ve üstünlük elde etmek için kurulan paktlar yapılan evlilikler vb. “Hristiyanlar size daha yakındır” ayetinin Müslümanlara kucak açan Habeş kralının davranışa ithafen indiği yorumunu kabul edersek “ne oldu da birkaç yıl sonra Hristiyanların üzerine sefere çıkıldı?” yorumu yerini doğal olarak değişen siyasi koşullara göre şekillenen politik tavra bırakır. Eğer Allah bugün de diriyse-ki biz böyle inanıyoruz- o halde bugünkü siyasi tavrını şekillendiren yapı hangi temel üzerine inşaa edilmiş olabilir. Tabii ki de daha önce bütün insanlık tarihi boyunca bu politik tavır neyin üzerine inşaa edildiğiyse bugün de aynı şeyin üzerine yani mazlumların gündemi ve hürriyeti üzerine inşaa edilmiştir. -Allah’ın bu siyasi tutumu İslam’a sıkça ithaf edilen onun gerçekleştirmek istediği politik tavrın ta kendisidir. Bu politik tavır herhangi bir yönetim biçimi ütopyasını hayata geçirmekten daha ziyade gücü ve iktidarı biçim ne olursa olsun elinde tutmaktan başka bir şey değildir. Maalesef bunu Müslümanlardan gayrı herkes anlamış durumda. -Daha açık örnek vermek gerekirse, içinde bulunduğumuz kavga ve tarafları tarihe bakılınca rahatlıkla görülebilen köklere dayanıyor. Türkiye’de bir yönetim biçimi değil uzlaşı, tahammül ve saygı yokluğundan kaynaklanan bir yönetim sorunu var. Ne kadar cici tavırlar içine girilip birilerinin ceplerine şeker sıkıştırıldıysa da en ufak boşlukta birbirlerinin boğazına çökecek toplumsal gruplara ayrıldığımız bu coğrafyanın bir gerçeği. Yine kıçındaki dona kadar Amerikan malı giyip emperyalizme karşı mücadele ettiği sanan, tuttuğu silahı kimden alırsa onun fahişeliğini yapan, her yeni gündemde “şans bu şans” deyip önüne gelenle muta nikahı kıyan, hem Allah, ekmek, özgürlük deyip hem düşmanın kucağına oturan, “demoğğrassii isteruk” diye halkı aşağılayan, sırf bir diğerine duyduğu öfke ve kinden dolayı her bulduğu fırsata mal bulmuş mağribi gibi atlayan, batı da beyaz atlı prens doğu da gulyabani gibi olan toplumsal kesimlere sahip miyiz? Eğer cevap hayırsa buyrun helvadan güzel bir demokrasi putu yapalım, kafamıza balyozu yiyince en azından aç kalmayız. Fakat cevap evet ise o zaman adaleti ve hukuku toplumda tesirli kılmak isteyen Müslümanlar yönetimde realitenin güç ve irade üzerine kurulduğunu görmeliler. Eğer toplumda kesimler arasında birbirlerini yok sayıp birbirlerine ihanet ettirecek uzlaşmazlık, güvensizlik ve tahammülsüzlük var ise demokrasi böyle bir toplum için aşırı idealdir. Zannedilebileceğin aksine bu böyle bir toplumu aşağıladığımızdan değil onun dinamiklerine saçma sapan bir idealizmle bakarak bile bile gözümüzü kapatmanın ne kadar büyük facialara gebe olabileceğini göstermek içindir. Ne demokrasi ne de monarşi iyi ya da kötü değildir, yönetim biçimleri toplumların içinde bulunduğu şartların sonucudur ve onları ahlaki yapan ilkeler onların nasıl kullanıldığına bağlı olarak değişir. Yorumumuz rejim değişikliği talebi gibi art niyetli bir şekilde tevil edilmezse varmak istediğimiz sonuç şudur; mutlak manada din her toplumun siyasi koşullarında partizan olmayan aktif tarafgirdir, iç ve dış siyaseti, ekonomik ilişkileri ve hukuku içeren 5 yıllık 10 yıllık hatta 100 yıllık projeleri olan siyasi talepleri vardır, tıpkı bugünde olduğu gibi. 21yy’da Allah’ın tavrı mazlum coğrafyaların gündemiyle gündemlenmek ve Fas’tan Patani’ye değin olan vadedilmiş toprakların geleceği hakkında bir vizyon çizmektir. Bu aynı zamanda 200 yıldır iktidarı azgın azınlıklarına teslim eden Müslümanların yönetimi tekrar ele geçirmesi ve ne salağa yatma davranışı gösterip güçlüyken düşmana cici gözükme kaygısı gütmeyi ne de iktidarı yine bu azgın azınlık üzerinde hukuksuz bir araç haline getirmemeyi gerektirir. Müslümanların geri kalmışlığının sebebi ne tırt bilimsel ilerleme teorilerine yabancı kalmalarından ne de katı kültürel bağnazlıklarından kaynaklanmamakta aksine bu geriliğin asıl sebebi düşmanın sürekli siyasi talebi olmakla suçladığı dini söylemi görmezden gelmeleri ve ne yönetim ne de yönetim ahlakı hakkında atmaya meyilli bir adımlarının olmamasından kaynaklanmakta. Eğer bu bir riskse görülüyor ki Erdoğan yüzyıldır cesaret edilemeyen yükü kaldırmayı denedi. Erdoğan’ın dünya da mazlumlara endeksli “dünya beşten büyüktür” dış politikası baba gibi islami politik bir tavırdır ve aynı zamanda her ne kadar hem Müslümanlardan bir grubun hem başka kesimlerin kudurmalarına sebep olsa da Türkiye’nin iç dinamiklerine celaleddin gibi “gel kim olursan gel” genişliği yerine toplumda hor görülmeye hazır kesimleri sürekli bir dinamizm de tutmaya çalışan söylemleri de baba gibi İslami’dir. Elbette iktidarın kirli olarak nitelendirilecek yolsuzluk, rant, kayırmacılık gibi İslam’ın karşısında set çektiği kirli çamaşırları da vardır. Bu da bize şunu gösterir ki islami siyaset bir kişi ya da grubun her şeyiyle özleşen bir flamadan daha fazlasıdır, o yönetimde ahlaklı olmak ama saftirik olmamaktır. Dücane Demirtaş Boğaziçi Üniversitesi

Her hangi bir dini tarihsel sürecin kurumları ve kavramları maalesef onu inceleyen kişilerin eğilimlerine göre tahrif edilebilmekte. Bu tahrif bazen fark edilmeden tamamen olumlu ve faydalı gerekçelerle kimi zamansa maksatlı olabilmekte. Fakat her iki tahlilin nihayeti o dinin anlatmak istediğinden ve olduğundan farklı olarak kişilerin ondan onun tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerine bakmaksızın ne anladığına evirilmekte. Üzerinden yüzlerce yıl geçen ve ilksel muhataplarıyla canlı bağlantısının yerini belirsiz muhataplarla kuru ve metinsel ilişkiye bırakan dinsel kurum ve kavramlar üzerinde yorum yapmak, ucu açık bir konu ve yorumcunun insafına bırakılmış bir yöntemdir ki bunun nihayetinde birbirlerine zıt iki grup dahi kendi varlıklarına deliller ortaya koyabilmekte. Bu yüzden dinler ve kurumları üzerindeki şu temel prensip bizce önemlidir ki herhangi bir dinin herhangi bir konu hakkında tam olarak ne demek istediği mutlak surette onun ilksel muhataplarının ondan ne anladığıdır, bizim ne anladığımız değil. Böylesi kaynaklara sahip değilsek yahut elimizdeki kaynakların objektifliği hakkında şüphe içindeysek o halde ikincil doğrulama kriteri bizce tarihsel ve sosyolojik bulguların ışığında araştırılan kurum ya da kavramın o tarih ve mekân kıskacında ne ifade ettiği hakkında yapılacak sübjektif yorumlardır ki bu her zaman kusursuz bir sonuç vermeyebilir. Dini kurum ve kavramların yorumcularını bizce üç grupta değerlendirmek mümkün. Bunlardan ilki mensup olduğu dinin savunucusu konumunda hinterlandı mevcut dinin mensupları olan, nesnellik gayesi gütmeyen, amacı mevcut dinin mükemmelliğini ve kurumlarının evrenselliğini ispatlamak olanlar; ikincisi dönemin hakim ideolojisinin etkisi altında bulabildiği her şeyi ideolojisinin aracı haline getirip mevcut ideolojinin bilimsel meşruiyetini ispatlama amacı güdenler; ve son olarak da kendi tarihselliği içinde o dinin ne olduğu ve ne anlatmak istediğini onun ilksel bağlamında ele alıp değerlendirenler. Hiç kuşkusuz diğer ikisini yanında üçüncü gruptakiler daha doğru bir amaç üzere olsalar da materyal eksikliği ve güvenirliliği sebebiyle kusursuz bir sonuca ulaştıkları söylenemez. Ne ki vardıkları sonuçlar kıyas edildiğinde tarihsel okumacılığın diğerlerinin üzerinde sahih bir amaçlılığı olduğu daha muteber gözüküyor. Her ne kadar bugüne dek tarihselci okuma kurumları belirli zaman ve mekanlara hapsettiğine dair haksız bir ithamla karşı karşıya kalsa da bu refleksin her resmi dini söylemin muhatapları tarafından seslendirildiği de unutulmamalıdır. Söyleminin mevcut dinin coğrafyası ve mensuplarıyla sınırlı kalan araştırmalar gaye bakımından o dinin ihyası, mükemmelliği ve evrenselliğine odaklı olduğundan mevcut hinterlant dışında itibar beklentisi içinde değildirler. Bunun yanında bu tür söylemlerin işgal edilmiş toprakların siyasal otoriteleriyle birlikte yabancı güçlere mağlup düşmüş teolojilerden olması da ilgi çekicidir. Bu sayede ezilmişlik ve yenilgi duygusuna karşı resmi dini söylem altın çağının ütopyasını (asr-ı saadet) her felaket ve yıkım devrinde olduğu gibi yeniden ortaya koyar ve mevcut yenilgiyi de her yenilgi başında olduğu gibi kendi oluşturduğu eskatoloji (kıyamet) de yerine yerleştirir. Bu sırada aslında pek de yeni olmayan bir çıkış olarak mevcut dinin tarihsel kurumlarının ne denli faziletlere sahip olduğu ve yeniden dirilmenin ancak mevcut dinin bu kurumlarıyla gerçekleşebileceği düşüncesi doğar ve en radikal reform arzuları bile bu kurumların yeniden ihyasının bir parçası olmaktan öteye geçemez. Böylesi bir mevcut dini söylem dinamik koşullara belirli zaman ve mekan perspektifinden sabit olarak bakar ve güncel sorunlara sahici çözümler üretemez. Öncelikle şunu belirtelim ki eleştirimizin konusunun objektifliği çoğu zaman bizi resmi dini söylemin müdavimliğinden muhalifliğine itebilir bu yüzden değerlendirmemizin kriteri mutlak manada tarihi sosyolojik gerçekliklerin oluşturduğu arka plan ve zaman mekan üstü evrensel değerler olan vahiydir. Değerli kardeşimin yazısından seçtiğim kısımları gerekçelendirilmiş bir şekilde notlar halinde aktarmaya çaba gösterdim. Değerlendirmelerim eleştiriye açık, diğer kardeşlerim tarafından düzeltilip tamamlanmaya muhtaçtır. 1-Kuranın ve sünnetin yönetim usullerinden bir kısmını belirlediği doğrudur fakat yönetim biçimini ve şeklini belirlediği söylenemez.[1] Zira Kuranın kıssalarını anlattığı bazı hükümdar peygamberlerin örneklerinden de anlaşılacağı üzere herhangi bir yönetim biçimi hem islamidir hem İslami değildir. Bu aslen İslamın herhangi bir yönetimin biçimiyle değil onların tebaaları üzerinde iyi ya da kötü rol oynayan usul ve esaslarıyla ilgili olduğunu gösterir. Çünkü tarih ve mekan değiştikçe insanların farklılaşan kültür ve algılarına göre yönetim biçimlerinin de değişmesi zorunludur. Bunun yanında yönetim biçimleri her ne kadar kusursuz olursa olsun bu onların toplumlar için adalet ve eşitlik temeline dayandığını ispatlamaz. Yönetim biçimlerinin ahlakilikleri nötrdür, iyi ya da kötü denemezler. Değişen coğrafya, kültür, ekonomik yapı ve zaman içinde farklılaşırlar. Fakat iyi ya da kötü olan rejimler değil yöneticiler ve onların davranışlarıdır. Örneğin demokrasi saltanat rejimiyle biçim olarak kıyaslandığında daha muteberdir lakin bu onun doğasının her zaman toplum için faydalı olduğunu göstermez. Zira nice saltanatlar vardır ki özellikle son yüzyıl demokrasisinin sebep olduğu zulümlerin yanında ütopya olarak dahi anılabilir. İlk madde için çıkarılacak sonuç şudur ki İslam ne zorlama tevillerin sonucu olarak demokrasiyi ne de tarihin herhangi bir döneminde Müslümanlar tarafından şekillenmiş halifelik kurumunu yönetim biçimi olarak sunar. İslamın mutlak surette derdi sosyal adalet ve hukukun azami ölçüde hissedilebilir olmasıdır buysa yönetim biçimi değil esasları ve usulleri sorunudur. 2-Eğer hilafet “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek ve İslam ümmetinin vahdeti” gibi iki umdeye bağlıysa denilebilir ki İslam tarihinde böyle bir şey görülmemiştir. Diğer yandan Allahın indirdiğiyle hükmetmek cümlesi muallâktadır çünkü bugün bile görüldüğü üzere birbirleriyle zıt grup ve mezhepler ılımlılık ya da radikallik üstünden Allahın indirdiğiyle hükmetme sloganını dalgalandırabilmekte. Yönetimde Allahın indirdiğiyle hükmetmek sadece ceza ya da miras hukukuyla ilgili değilse hilafet kurumu için bunun kapsamı izaha muhtaçtır. Eğer İslam şeraiti dediğimiz hukuku uygulamış ve isminin önünde halifelik sıfatı olan nice kurumları bu unvana layık göreceksek bu durumda da İslam tarihinde aksine bir uygulama zaten bulunamaz. . Bugünde görüleceği üzere kendi yaptığını “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek olarak nitelemeyen ne bir cemaat ne bir mezhep vardır.Vahdet mevzuuna gelince bu değerlendirme şu sorulara cevap vermelidir; Peygamber dönemi İslam toplumunu oluşturan etnik, dinsel, siyasal ve ekonomik farklılıklar ile 11., 12., 19. veya 21.yüzyılın İslam toplumunun etnik,dinsel, siyasal ve ekonomik farklılıklar ne derece birbirine benzerdir ki hilafetin mahiyeti bu değişimlere karşı aynı kalabilsin, aynı şekilde kiminle ve nasıl vahdet soruları her yüzyılın başında İslam coğrafyasının değişen koşullarına göre olumlu yahut olumsuz olarak farklılaşmakta yani hilafet İslami bir yönetim biçimiyse içinde bulunduğumuz şu şartlarda nasıl tezahür eder yahut neden özellikle son asırda “aslında ne olduğu” ya da “ faziletlerinin yeni yeni keşfedildiği” konuşulmakta. Bunların yanında daha derin başka bir problem var ki o da İslam ümmetiyle ilgilidir. Bugün gerçekten İslam ümmeti var mıdır ki vahdeti olabilsin. Dindaşlarının bebelerinin kanlarına ve kadınlarının ırzlarına geçmekten gocunmayan, birbirlerine karşı düşmanlarıyla bile ittifak yapan birbirlerinin camilerini bombalayan ve birbirlerini yurtlarından çıkaran ümmet , Kurani sıfatlara göre ehli kitaba denk gelir ki ehli kitabın vahdeti olamaz. Bu kötümser yaklaşım maalesef İslam’ın altın çağı denen Endülüs, Abbasi, Babür ve Osmanlı egemenlikleri içinde geçerlidir. Eğer denildiği üzere hilafetin meşruiyeti ümmetin vahdetiyse varlığı saydığımız gerekçelerden dolayı hiçbir zaman gerçekçi olmamıştır. 3- İslam devleti üzerine “hilafet bir rejimdir, nizamdır, sistemdir; halife de o rejimin sistemin nizamın başkanıdır” ya da “hilafet ve imamet , o İslamın biricik ideolojisidir” gibi kavramları sloganlaştırıp bayraklandırmak yerine hilafetin insanlara ne vaat ettiğini izah etmek, tasvirini kolaylaştıran daha belirgin bir faktör olacaktır. Yönetim biçimlerinin farklılıkları toplumların daha iyi nasıl yönetilecekleri üzerineyse doğru rejimden değil doğru yönetmekten bahsetmek bize daha makul gözükmekte bu da doğal olarak şu sonuca vardırır ki saltanat rejiminde adil bir yönetim İslami olabildiği gibi demokraside de adil bir yönetim İslami nitelik taşıyabilir. İslam toplumu hilafetin değil yönetimde adaletin yokluğunu çekmesine rağmen maalesef sürekli olarak böylesi kavramsal çatışmaların sonu gelmez hengâmelerinin kurbanı olmuştur. Kuran’da geçen istişare kavramı zannedildiği gibi bir yönetim biçimi değil usulüdür ki uygulaması tüm rejimler için aynı zamanda makuldür. Nihai olarak şu denilebilir ki hilafet İslam’ın yönetim biçimi değildir zira İslam’ın bir yönetim biçimi değil usulü vardır ve bu usul tüm rejimlerde kendisine doğal karşılık bulabilir. İslamın temel gayesi insanlar kendilerini neyle yönetirlerse yönetsinler adalet ve hukuka dayalı yönetsinler ilkesidir ve bunun için de hilafet kurumu dün kaçınılmaz olmamıştır ve bugünde değildir. 4-Nisa suresi 60.ayetteki “tağut” kelimesi makalede ima edildiği gibi altında yaşamk için kafir bir yönetim biçimi ya da rejimi ya da şahsı değil Medine dönemi Yahudilerin liderlerinden Ka’b bin Eşref yahut kahin Ebu Burde el-Eslemi’yi işaret etmektedir.[2] Olaysa ihtilafa düşülen bir mevzu da münafıkların bilinçli olarak peygamberi değil de şeytan kişilikli bu insanları hakem olarak tercih etmeleridir ve ayetin bağlamı 58.ayetten 78.ayete kadar devam etmektedir. Diğer yandan Şura suresi 37. ayetten 39. ayete dek müminlerin sıfatlarından bahsetmekte ve “ortaya mevzularda istişare yaptıkları” 38.ayette söylenmekte fakat ne öncesinde ne sonrasında herhangi bir yönetim biçimi tasvir edilmemekte. Ve aynı şekilde Ali İmran 139’da daUhud yenilgisinden sonra peygambere daha önce toplum ve yönetimle ilgili işlerde yapageldiği gibi müminlere danışma davranışına devam etmesi istenmekte. Sonuç olarak mezkur ayetlerin hiç biri bir yönetim biçimini tasvir etmemekte. 4- Eğer metinde denildiği gibi hilafeti bir yönetim biçimi olarak ele alırsak bir başka noktaysa onun yönetimle ilgili kurumlarının muammada olmasıdır. Coğrafya genişledikçe yönetimde ithal edilerek elde edilen nice kurum ve kavramlar hilafet için hangi konumdadırlar ya da hilafetin bizzat kendisinin oluşturduğu diğerlerine alternatif kurumlardan bahsedilebilir mi? Eğer hilafet bir rejimse ürettiği kurumlar nelerdir mesela hilafet denilince devlet yönetiminde İran’dan ithal divanlar mı yoksa 19-20. yüzyıl Osmanlı’sının İngiliz Fransız kamaralarından devşirdiği meclis usulleri mi aklımıza gelmeli? Ekonomide yahut sosyal hayatta hangi sistem hilafet rejiminin ürünüdür? Allah kitabında hilafet diye bir yönetim biçimi tayin edip de onun hukuk kaidelerin mi elli küsür hüküm ayetiyle belirlemiştir? Eğer söylenildiği gibi hilafet bir rejimse o halde onun kurumlarının ne olduğuna dair bir iz bulunmamaktadır. 5- Saltanat-hilafet ilişkisi İslam coğrafyasındaki tüm beldelerde vazgeçilmez bir ilişki olmuştur. Aksi örnekler dört halifeyle kısıtlıdır ki bununla beraber onların seçimleri bile İslam dünyasında hala ihtilaf konusudur. Hilafetin zorla ele geçirilmesi iktidarın meşruiyeti için menfiyse o halde yine İslam tarihi boyunca müspet bir uygulamadan bahsetmek söz konusu olamaz. Zira hilafet konusunda son dönem İslamcıların idealizminin aksine halifenin şurayla seçildiğini söylemek İslam tarihi gerçeklikleriyle bağdaşmamakta. Daha önce denildiği gibi 4 halifenin seçimi de bu konu da ihtilaflıdır. Hz. Ebubekir ensardan bir grubun peygamberin vefatından hemen sonra yönetici tayin etmek üzereyken alelacele bir müdahaleyle seçilmiş, Hz. Ömer Ebubekir tarafından önerilerek, Hz. Osman ise Hz. Ömer’in belirlediği dört-beş sahabe grubu tarafından seçilmiştir. Bu da gösterir ki hem dört halifenin üçünde hem de sonrasında hilafetin şura sonucuyla olduğunu söylemek aslında son yüzyılın demokratik normları karşısında eziklik psikolojisine kapılmaktan başka bir şey değildir. Burada biz bir şeyin doğru ya da yanlışlığından değil tarih içindeki gerçekliğinden bahsettiğimiz için tevile ihtiyacımız yoktur. Şura ile seçim konusunda ileri sürülebilecek tek örnek ilk üç halifedir ki denildiği gibi onların da seçimi sübjektif ve ihtilaf konusudur. Çünkü ortada yöneticiyi belirleyecek bir yönetim biçimi yoktur ve doğal olarak Arap kültür ve sosyal yapısının öngördüğü usullerle bu iş yapılmıştır. 6- İslam dünyasında halifelik kurumunun özellikle Emevi ve zayıflayan Abbasi iktidarı sırasında bir güç devşirme ve meşruiyet elde etme kaynağı olduğu kuşkusuz. Bununla birlikte zannedildiği gibi ümmetin vahdetine değil çoğu zaman siyasal Sünni-şii ayrımına sebep olageldiği de aşikar. Osmanlı sultanlarının halifeliğin İslam ümmeti üzerindeki sorumluluğunu devletin çökmek üzere olduğu 19.asrın son çeyreğinde Abdülhamidle ve ondan sonra farkına vardıkları ve doğal olarak da İslam ümmetinin ömrünün sonuna değin babalık göremedikleri bir kuruma karşı ölümle cebelleştiği bir vakitte hatrı sayılır bir tepki vermemeleri hatırlanırsa hilafetin İslam ümmeti üzerindeki etkisinin siyasal bir sembolden öteye geçemediği görülür. Sonuç olarak denilebilir ki hilafet gibi Allahın insanlara önerdiği ve benimsettiği bir yönetim biçimi yoktur. Olumlu olsun olumsuz olsun tarihi ve sosyolojik gerçeklikler, kültür ve ekonomik yapı insanları farklı yönetim biçimlerini uygulamaya iter; kurumlar değişken ve dinamik fakat Allahın hangi rejim olursa olsun insanlardan istediği şey sabittir: adalet. Aranan İslami yönetim biçimi ne idealist Müslümanların hilafeti ne de demokrasidir o adaletin kendisiyle hakim olup hukukun çiğnenmediği yeryüzündeki en iptidai ilkel bir yönetim biçimi bile olabilir. Hilafet ile ilgili tartışmalar özellikle İslam dünyasında siyasal islamla mağlup olan resmi dini söylemin kıyamete kadar sürecek çözümsüz meselelerindendir. Maalesef İslam dünyası eline geçirdiği bir çok imkanı çözümsüzlüğünde ittifak edilmiş mevzularda heba etmektedir. Öyle ki Türkiye’deki siyasal iktidarın meşruiyeti bile bir çok ağır İslamcı ağabeyimiz tarafından hilafet, biat, şura gibi terimler üzerinden hala tartışılmakta bununla beraber Erdoğan’ın sırtını İslamcılara değil de halka yaslaması daha anlaşılır olmakta. Ve bize göre bu yakın tarihte siyasetteki en İslami eğilim denilebilir. Yazsından yararlandığım değerli Ali Tarık kardeşime ve farklı fikirleri olgunlukla karşılayan genç öncüler dergisine selam ederim. Dücane Demirtaş Boğaziçi Üniversitesi [1] Burada popüler olarak bazı İslamcıların ağzında dolaştığı gibi kuranın anayasal bir nitelik taşımadığını ve bunun onun eksikliğinden değil onun işlevinin farklılığının maalesef anlaşılamamasından kaynaklandığını belirtmeliyim ki zira Kuranın böyle bir maksadı yoktur fakat çağın söylemlerine karşı ateşli karşı çıkma gayreti içindeki bazı Müslümanlar çaresizce böyle bir söyleme sığındılar. Kuranın cezai hükümlerinin bile o dönemde karşılaşıldığı oranda oluştuklarını bilmelerine rağmen elli küsür hüküm ayetinin çağların tüm sorunlarına yetecek şekilde cevap arz ettiklerini söylediler fakat ilginç olarak bu kesimin son yüzyılda ortaya çıkan normlara karşı da bir mahcubiyet içinde olduğu gözüküyor ki sürekli olarak özellikle batıya karşı “İslam’ın ne olmadığı” konusunda izahat içindeler. [2] Mustafa Öztürk, Kuran-ı Kerim Meali sy.124 dipnot 116

İslami kaynakların çoğunda efsaneleşmiş, kıyamet alametlerine konu edilmiş, mitlere konu edilen, fantastik öyküler ve masallara dönüştürülen bir karakter olan Zulkarneyn’in şahsi özellikleri aydınlatılmadan onun tarihin hangi meşhur şahsiyetine tekabül ettiği anlaşılamayacaktır. Ancak bu şekilde o bir mit ve efsane olmaktan kurtulup, tarihin Adalet ve Güç temsiliyetinde fantastik bir karakter olmaktan kurtulacaktır. Unutulmamalıdır ki; Sosyolojik gerçekler, tarihsel süreçlerin özetidir.  Kur-an bu nedenle kişi yer ve zamandan çok sosyolojik gerçekliklere ağırlık verir. Onun muradı; İnsanın yeryüzünde, birbiriyle olan ilişkilerini ADALET, HUKUK çerçevesinde düzenlemektir. Bu gerçekliği dikkate almayanlar nedeniyle İslam, donuk, misyonu ve vizyonu olmayan, hiç bir soruna gerçekçi çözümler üretmeyen ANLATICI ve DİNLEYİCİ DİNİNE dönüşmüştür. Bu durum, Adalet ve gücün Sünnetullah’a uygun kullanım örneğini aslından uzaklaştırıp asıl Kur-an mesajının da önünde gölge olmuştur. Bu nedenle içine çekilmiş olduğu mitleşmiş, efsaneleşmiş ve hayatın hiçbir sosyal yarasına parmak basmayan konumundan çıkartılıp ete kemiğe büründürülmeli, onun yeryüzünde gücü ve adaleti harmanlayarak, Allah’ın rızasına uygun nasıl bir hareket ortaya koyduğu gün yüzüne çıkarılmalıdır. Kur-an ı Kerim‘de, Kehf suresinin 83- 98 ayetleri arasında, Doğu ve Batı’ya egemenlik bahşettiği bir kralın öykü­sünden söz ederek, Allah’ın ona verdiği gücü, iradeyi ve hikmeti anlatmakta­dır. Peygambere hitaben; 18.83 – Ve sana Zulkarneyn hakkında soru soruyorlar; de ki: “onu hatırlatacak bir şey anlatayım”. 18.84 – Ona yeryüzünde güvenli bir yer sağladık ve onu, (ulaşacağı) her şeye doğru araçlarla ulaşma (bilgisiyle) donattık; 18.85 – Ve bu sayede o da (yaptığı her işde) doğru ve meşru araçlara başvurdu. 18.86 – (Batıya doğru giderek) günün birinde güneşin battığı yere vardı; (güneş) ona kopkoyu, bulanık bir suya dalıyormuş gibi göründü. Ve orada (kötülüğün her çeşidine gömülüp gitmiş) bir kavme rastladı. Ona, “Sen ey Zulkarneyn!” dedik, (“Onlara) azap da edebilirsin, yüce gönüllü de davranabilirsin!”
18.87 – O şöyle cevap verdi: “(Başkalarına) zulmeden kimseye gelince, ona bundan böyle azap edeceğiz; ve o kimse sonunda Rabbine döndürülecek; ve O da ona görülmemiş bir azap çektirecek. 18.88 – Ama inanıp dürüst ve erdemli davranışlarda bulunan kimseye gelince, böyle biri (yaptıklarının) karşılığı olarak (ahiret hayatının) nihai güzelliğine, iyiliğine ulaşacaktır; ve Biz de onu (yalnızca) yerine getirilmesi kolay olanla yükümlü tutacağız”. 18.89 – Ve (Zulkarneyn, doğru bir amaca varmak için, böylece) bir kere daha doğru aracı seçti. 18.90 – (Ve doğuya doğru yürüyerek) günün birinde güneşin doğduğu yere vardığında onu, kendilerini güneşe karşı bir örtüyle örtmediğimiz bir kavmin üzerine doğar buldu: 18.91 – (Biz onları) işte böyle (bir yaşama tarzı içinde, böyle bir düzeyde bırakmıştık ve o da onları öylece kendi hallerine bıraktı;) ve muhakkak ki sınırsız bilgimizle Biz onun zihninden geçenleri kuşatmış bulunuyorduk. 18.92 – Ve o (böylece, doğru bir amaca ulaşmak için) bir kere daha, doğru aracı seçmiş oldu. 18.93 – Ve derken, iki set arasında (bir yere) vardığında onların yamacında (yaşayan ve onun konuştuğu dilden) çok az şey anlayabilen bir kavme rastladı. 18.94 – Bunlar (ona): “Sen ey Zulkarneyn!” dediler, “Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Onlarla bizim aramızda bir set inşa etmen şartıyla sana bir baç (vergi) verelim mi?” 18.95 – (Zulkarneyn:) “Rabbimin bana sağladığı güvenli durum (sizin bana verebileceğiniz her şeyden) daha hayırlıdır;” dedi, “bunun içindir ki, siz bana sadece iş gücünüzle yardımda bulunun ki sizinle onlar arasında bir set yapayım! 18.96 – Bana demir külçeleri getirin!” derken, demir (külçelerini) yığıp, iki yar arasındaki boşluğa doldurunca (onlara) “(Bir ocak kurun ve) körükleyin!” dedi. Nihayet, (demir iyice) kor haline gelince, “Bana ergimiş bakır getirin bunun üzerine dökeyim” dedi. 18.97 – Ve böylece (set inşa edilmiş oldu, öyle ki) artık onların düşmanları ne onu aşabilirlerdi ne de onda gedik açabilirlerdi. 18.98 – (Zulkarneyn:) “Rabbimden bir rahmettir bu!” dedi, “Bununla birlikte, Rabbimin belirlediği zaman gelince bu (seddi) yerle bir edecektir; çünkü Rabbimin verdiği söz mutlaka gerçekleşir!” Kur-an ı Kerim’de zikredilen özellikleri dikkate alınınca; Zulkarneyn’in kim olduğu ile ilgili en önemli üç görüşten ikisinin bu kriterlere uymadığı görülür. Birinci görüşe göre Makedonyalı İskender, otuz altı yıldan çok yaşamamıştır. İskender in  müşrik ve putperest bir şahıs olduğu ve hatta son dönemlerinde Hahamenişyan’a karşı zafer elde edince tanrılık iddiasında bulundu tarihçiler tarafından belirlenmiştir. Ayrıca bu durum Kur-an ı Kerim’de belirtilen Zulkarneyn’in kişiliği ile çelişmektedir. H.I. yüzyıldan başlayarak yorumcu­lar ve Kur’an araştırmacıları ayetlerde adından söz edilen Zulkarneyn  ve onun tarafından gerçekleştirilen eylemleri hesaba katarak, tarihte yaşayan krallar üzerinde durup, saptamalar yapmış olsalar da, İslamiyet’in çoğunluğu tarafından kabul gören bir düşünce ortaya ko­yamamışlardır. Bunun en önemli nedeni, ilk çağ alimlerinin az da olsa Roma ve Yu­nan etkisi altında bulunan İsrail düşüncesinin tesiriyle bu özelliği büyük olaylara imza atan Makedonya Kralı Büyük İskender’e yakıştırma­larından ileri gelmiştir. Ancak İskender’in putlara tapar olması ve o dö­nemin bir inanca sahip olan insanlarına ve hatta kavimlerine uyguladı­ğı zulümler göz önünde bulundurulduğu zaman, Kur-an da adından söz edilen kişinin tarifinin İskender’e uymadığı açıkça görülmüştür. İkinci görüşe göre;  Bir grup tarihçi Zulkarneyn’in Yemen padişahlarından biri olduğuna inanmaktadır.  Bu görüşe göre, Zulkarneyn’in yaptığı set, meşhur Merb setidir. Bu görüş de sorunludur; zira birincisi, Yemen’deki Merb seti, Kur-an ın Zulkarneyn’in seti hakkında belirttiği özelliklerin hiçbirine uymamaktadır. Zulkarneyn’in seti Kur-an ın belirttiğine göre vahşi kavimlerin saldırılarını engellemek için demir ve bakırdan yapılmıştır. Oysaki Merb seti genel malzemelerden ve suyu toplamak ve de sel taşmasını önlemek için inşa edilmiştir. İkincisi, Yemen’de Zulkarneyn olarak birkaç padişah meşhur olmasına rağmen  onların mümin olup olmadıkları açıkça belli değildir! Üçüncü görüşe göre;  M.Ö. VI. yüzyılda yaşayan Persian krallarından Kyros (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş) Büyük Kuroş: Kuroş, İranlıydı ve Hahameniş İran döneminde M.Ö altıncı yüzyılda yaşamıştır. O, Zulkarneyn gibi ilahi bir şahsiyet edinebilme kabiliyet ve altyapısını taşımaktaydı. Bu arada  Kuroş’un tevhide dayalı din ve kültürü, o dönem platosu ve batı ve doğu İranlılarda çok rastlanan tevhide dayalı asil İran dini ve tahrif edilmemiş Mazda/Zerdüşt ün dinine  uymasından dolayıdır. Bu konudaki araştırmaların en detaylı ola­nı, geçtiğimiz yüzyıl Hint Müslümanlarının alimi ve bununla birlikte bilim ve siyaset adamı olan Ebul Kelam AZAD tarafından gerçekleşti­rilmiştir. Bu ayrıntılı araştırma; Zulkarneyn  sıfatına en uygun düşen ismin. M.Ö. VI. Yüzyılda yaşayan Persian krallarından Kyros (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş) olduğunu ortaya koymuştur. Azad bu düşüncesini, tarihsel ve ilmî donelerle birlikte Yahu­di kavminin elindeki “Torah” metinlerinde yer alan Ezra (Üzeyr) bö­lümüyle de desteklemiştir. “ Ve Fars Kralı Koreş’in 1. yılında Rabbin sözü verine gelsin diye, Rab Fars kralı Koreş’ in ruhunu uyandır­dı ve bütün ülkesinde şöyle diyerek ilan edip ferman yazdı: Göklerin Allah’ı dünyanın krallıklarının tamamını bana verdi ve Yahuda’da olan Yeruşalim’ de kendisi için ev/mabed yaptırayım diye bana emir verdi. Onun bütün inançlılarından aramızda olan herkes, Allah onunla beraber olsun. Onlar Yaruşalim/Kudüs’e giderek orada Tanrı için mabed yap­sın….” Başlangıçta Elam ve Asur yönetimi altında yaşayan Persler, M.Ö. 553 tarihinde Med’lere karşı isyana kalkışırlar; başlarında bulunan Persli II Keyküsrev. Med kralı Asteyeges’i tutsak ederek egemenli­ğini nihayete erdirir. Akabinde 539 yılında da Babil krallığını alarak, yayınlamış olduğu ünlü “Kyros Fennanı”yla Babil’de sürgün hayatı yaşayan toplulukların ülkelerine dönmelerine, her ulusun kendi dini­ne uygun mabet yapmasına izin verir. Bu fermanın yayınlanmasının ardından üzerine, Babil’de sürgün hayatı yaşayan kavimlerin birçoğu gibi Babil’de sürgünde bulunan Yahudiler de vatanlarına dönüş yaparlar. Böylece yakılıp yıkılan şehir ve mabetlerin yeniden yapımı ger­çekleştirilir. Tarihe Ahameni Hanedanlığı’nın kurucusu olarak geçen Kral Keyhüsrev, büyük bir kişiliktir. Onun döneminde Ege kıyılarına değin Anadolu’nun tamamı, Pers egemenliğine geçmiştir. Daha sonraki dönemlerde bu coğrafyada yoğun bir şekilde, Doğu kültürünün ayak izleri görülmeye başlayacaktır. O’nun döneminde, Ortadoğu civarında İran kökenli “Zerdüştçülük” devletin özendirmesi ve biraz da zoruy­la yaygın hale gelmeye başlamıştır. Uzun yıllar kök salacak olan inanç dizgesi, Anadolu coğrafyasının çeşitli yerlerinde yaşayan Zaza kültürü­nü yakından ilgilendirmektedir. Gençliği döneminde “Zerdüşt Din’ ine girerek iyi bir inançlısı konumuna gelen Keyhüsrev’in mazisi bir hanedan soyuna dayanma­sına karşın, yetişmesi kırsalda gerçekleşmiştir. O’nun krallık dönemi sonrasında, Avrasya coğrafyasında yoğun bir yandaş kitlesi bulacak olan inanç dizgesi, M.Ö. IV. yy.a gelindiği zaman yozlaşmaya yüz tu­tup tekrar Mecusiliğe dönüş yapmasına rağmen Hıristiyanlık öncesi, Anadolu inanç dizgesinde yer alan çoktanrılı dinler arasında bariz bir biçimde mevcudiyetini devam ettirmiştir. Keyhüsrev (Kyros), bilhassa antik Grek kültürü tesiri altında kalmış Batılı tarihçilerce yeteri kadar anlaşılamamış enteresan bir kraldır. Babil’i almasının ardından Grekleri hezimete maruz bıraktığı Pelepones (M.Ö.486) savaşları sonrasında inançların tamamına saygılı ve hakkaniyete uygun davranışından ötürü Ortadoğu’da büyük sempati toplamıştır. Yenilgiyi uzun yıllar sindire­meyen Grekler, mağlup kralı ve askerlerini uydurdukları muhtelif hika­yelerle destanlaştırmak suretiyle, yenilginin toplum üzerindeki etkisini azaltmaya çalışmışlardır. Greklerin, uzun yıllar sonra Persleri mağlup edince yıldızı parlayan Makedonyalı İskender’i sahiplenmeleri bundan kaynaklanmaktadır. Zulkarneyn’in (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş) olduğuna dair Kur-an ı Kerim ile örtüşen kişilik ve kimliği onun; mümin, Allah’a inanan ve muvahhit, adil, çevresindekilerle ilgilenen ve de şefkat ve ihsan sahibi bir padişah olmasından dolayıdır. Zira  O zalim ve düşmanlara karşı siyasetçi ve taviz vermeyen din, akıl, ahlaki erdemler, servet ve şevketi bir arada toplayabilmiştir. Tarihçiler Onun  batıya “Lidya”  üzerine sefer düzenleyip ve etrafına hâkim olduğunu yazar,  bir defa da doğuya doğru hareket ettiğini ve güneşin doğduğu yere ulaştığını ve orada sahra ehli ve vahşi bir erkekle görüştüğünü yazalar. Onun bir set inşa ettiğini ve bu setin Kafkas dağları arasında ve Tiflis şehri yakınlarındaki Daryal boğazında yer aldığını bildirmektedirler. Zulkarneyn adı hem Tevrat ve hem de Kur-an ı Kerim’de geçmektedir. Bu iki kaynağın Zulkarneyn hakkında irtibatlı olmasının nedeni şudur: Zulkarneyn hakkında nazil olan ayetlerin iniş sebebi bağlamında nakledilen rivayetlere göre, “senden Zulkarneyn’i soruyorlar” sorusunu soranlar ya Yahudiler ya da Yahudilerin kışkırtmasıyla Kureyş olma ihtimalidir. Onlar bu soruyu sormakla; peygamberi bir problemle karşı karşıya getirmek, bu yoldan onu mağlup etmek ve nübüvvetini sarsmak istemişlerdir. Bu nedenle, Kur-an ı Kerim’de geçen Zulkarneyn Tevrat’ta geçen Zulkarneyn’in kendisidir ve kendisinin özellikleri Kur’an-ı Kerim ve Tevrat’ta bellidir. Tevrat’ta Zulkarneyn’in kim olduğu açıktır; Zulkarneyn Pars padişahı   Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş)’tur; çünkü o Danyal’ın rüyasında bir boynuzuyla doğuya ve diğer boynuzuyla da batıya vurur vaziyette iki boynuzlu bir koç olarak belirivermiştir. Bu, onun doğu ve batıyı alacağı anlamına gelmektedir. Aynı şekilde   Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş) Eşiya’nın öngördüğü üzere “doğu kartalı” yani Tizçeng’in hâkimi olacak ve doğuya saldıracaktır. Hindistanlı Ebu’l-Kelam Azad şöyle demektedir:“ Danyal’ın rüyası, uydurulmuş bir hikâye olabilir; ama Kur’an’da belirtilenler ise gerçek ve hakikattir. Çağdaş tarihçiler, (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş)’un yüce, adil, erdemli şahsiyetine tanıklık etmiştir. “ On dokuzuncu yüzyılda Morğab nehri kenarındaki bir havuzda  Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş)’un yaklaşık bir insan boyunda olan bir heykeli bulundu. Bu heykelde  Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş)’un iki tarafında kartal kanadı gibi iki kanat bulunmakta ve başında bir taç ve tacın üzerinde de koçun başı üzerinde bulunan boynuzlar gibi iki boynuz bulunmaktadır. Kadim taş sanatının çok değerli bir numunesi olan bu heykel, araştırmacıların çok dikkatini çekti ve hatta bir grup Alman araştırmacı sadece bu heykeli görmek için İran’a geldi. Kutsal kitaptaki bilgiler ile bu heykelin özelliklerinin birbiriyle uyuşması,  Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş)’un Zulkarneyn (iki boynuz sahibi) olarak adlandırılmasının kökeninin ne olabileceği ve  Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş)’un taş heykelinin neden kartal kanadı gibi kanatlar taşıdığı hususunda araştırmacıların düşüncesini tamamıyla güçlendirdi ve şekilde bir grup araştırmacı için Zülkarenyn’in tarihsel şahsiyeti bu yolla tamamıyla aşikâr olmuştur. Tarihçiler de  Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş) için ahlakî özellikler nakletmişlerdir. Yunan Harodot şöyle yazmaktadır:“ Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş) cömert, çok mülayim ve şefkatli bir padişahtı ve diğer padişahlar gibi mal biriktirme hırsı taşımamaktaydı.” Aynı şekilde Zinofen şöyle demektedir: “ Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş) akıllı ve şefkatli bir padişahtı,  meliklerin büyüklüğü ve bilgelerin erdemleri onda toplanmıştı. O üstün bir himmete ve güçlü bir ruha sahipti. Sloganı, insana hizmet etmekti ve ahlakı adaleti yaymaktı. Varlığındaki tevazu ve alçakgönüllülük kibir ve kendini beğenmişliğin yerini almıştı.” Oxford Üniversitesi Antik Çağ Uzmanlarından Prof. ( i. R. Grundy, “Great Persian War” (Perslerin Btiyük Savaşı) adlı eserinde şöyle ya­zar: “ Kuruş’un başarısı, gerçekten çok büyüktü. On iki yıl önce meç­hul bir prensliğin -Anşân- başında bulunan meçhul bir prens, kısa süre­de eski dünyanın büyük halklarına ait iktidar merkezlerinin boyun eğ­dikleri bir imparator olmuştur. O dönemde yeryüzünün sahibi olduk­larını iddia eden devletlerden hiç biri, Kuruş karşısında liderlik iddi­asında bulunamamıştır. Efsanevi Kral Sargon’ dan, Babil imparatoru Nabukadnazar’ a kadar bütün liderler bu yeni ve erdem sahibi impara­torun önünde yere kapanmışlardır.” J.A. Hamarton Universal History of The World (Evrensel Dünya Tarihi) isimli kitabında, ‘‘ Kuruş sadece büyük bir fatih değildi. Aynı zamanda büyük bir idareciydi. O nun aç­tığı yeni çığır, döneminin insanları tarafından kabul edilmekle kalma­mış sevinçle karşılanmıştır. Babil’i fethinden sonraki son on yılında ge­niş İmparatorluğunda tek bir ayaklanma dahi olmamıştır. Evet, tebaa­sı (halkı) ondan çekinmekteydi, ama katılığından korkmuyorlardı, çün­kü onun yönetiminde katletme, soyma ve gasp etme gibi cezalara yer yoktu. Suçlular katledilmiyor, katliam emirleri verilmiyordu. Onun İm­paratorluğunda yaşayan halklar, tehcir edilmekten ve sürülmekten de korkmuyorlardı. Her yere hakim olan barış ve güvenlikti. Ülkesinde re­fah ve huzur egemendi. Asur ve Babil Krallarının zulüm ve baskıları­na son vermişti. Sürülmüş halkları anavatanlarına tekrar yerleştirmişti. Onların tanrılarına ve mabetlerine de saygı göstermişti. Din ve inanç­lara baskı uygulaması tamamen son bulmuştu. O, adaleti bütün halkla­ra bahşetmişti, bütün din ve mezheplere özgürlük tanımıştı. Geçmiş­teki korkunun yerini genel bir adalet, hoşgörü ve tam eşitlik almıştır.” Tarihçilerin belirtikleri de göz önüne alınınca Zulkarneyn’in Hahameneşli  Kuroş (Farsça Keyhüsrev, İbranicesi Koreş) olduğu hususunda bir kuşku kalmamaktadır. Yine efsane ve mitolojik masallara dönüştürülen Yecuc ve Mecuc ün kimler olduğu, Kuruş’un döneminde mücadele ettiği topluluklar arasına aranmalıdır. (Ergenekon Destanında Demir dağın eritilme konusu ile Zülkarneyn’in döktüğü Demir dağ’ ın aynı dağ olma ihtimali yüksektir.) Kaynaklar: Mehmet Korkmaz, Zerdüşt Dini İran Mitolojisi Mevlana Ebul Kelam Azad,  Zulkarneyn Kimdir?  Çeviren: Muharrem Tan Tefsir-i Numune, c. 12, s. 542. Tabatabai, Seyid Muhammed Hüseyin, Tefsirü’l-Mizan, tercüme: Musevi Hemedani, Muhammed Bakır, c. 13, s. Tefsir-i Sure-i Kehf, ilgili ayetler hakkındaki rivayet bahsi, Merkez-i Neşr-i Ferhengi Reca.   Tefsirü’l-Mizan, c. 13, Tefsir-i Sure-i Kehf, ilgili ayet hakkındaki rivayet bahsi; Tefsir-i Numune, c. 2, s. 549. Yasin Topkaya Muammer Dereli Fen Lisesi

  • 1