casino maxi

Dergi Arşivi

Genç Öncüler dergisi, Ağustos/121. sayısında “Öncülerimiz: Genç Sahabeler” dosyasıyla çıktı.

Dergide bu ay, peygamberimizin mübarek yardımcılarından genç sahabeleri anlatma gayreti görülüyor. Sahabe portreleri çıkarılıyor, genç ve sahabe olmanın anlamı sorgulanıyor ve peygamberimizin gençlere yaklaşımı, bir öğretim metodu olarak inceleniyor. Sahabe hayatını anlatan kitapların bibliyografyası da dosyada kendine yer bulan konulardan. Diğer yandan röportaj, atölye, siyasi tarih, gezi yazısı, yakın tarih ve gündeme dair içerikler ile Genç Öncüler ağustos ayında 121. sayısıyla yine dopdolu!

Derginin sunuş yazısı ile şöyle:

Issız bir mağarada Allah’a teslim olmaya kendini hazırlamış tertemiz bir insan, başını önüne eğmiş, kendisini hakikate ulaştırması için yaratıcısına dua ediyor. Tertemiz yaradılışı olana Hz. Cebrail vahyi ulaştırıp da bu müjdelenmiş insan insanların en şereflisi olunca halkın arasına karışıyor. Çağrı yükseliyor Mekke’nin sokak aralarında…

Allah’tan başkasına kulluk edenlerin kulaklarında mübarek Nebi’nin mübarek sözleri: “Allah’tan başka yaratıcı yoktur deyip kurtulunuz.” Çağrıyı duyanlar koşuyorlar Nebi’ye. Kadınlar, yoksullar, hakikati arayanlar, gençler; arkalarında kimleri bıraktıklarına bakmadan, karşılarına kimleri aldıklarına bakmadan koşuyorlar.

Mübarek peygamberin ashabının arasında yıldız gibi parlıyor gençler. Bedir’de ve Uhud’da savaşmalarına yaşları engel değil; peygamberi öldürmeye geldiklerinde ölümü göze alarak peygamberin yatağına yatmalarına da. Mübarek peygamberin ashabının arasında yıldız gibi parlıyor gençler. Malı ve şöhreti ellerinin tersiyle itmelerine engel değil yaşları; Halid bin Velid’in olduğu orduya komutanlık etmelerine de. Mübarek peygamberin ashabının arasında yıldız gibi parlıyor gençler. Annesi ve babası işkence görürken bile Allah’ın en büyük olduğunu söylemelerine engel değil yaşları; bambaşka bir beldeye İslam’ı öğretmek için gönderilmelerine de.

Genç Öncüler dergisi, bu ay, İslam’ın mübarek gençlerini, genç sahabeleri dosyasına taşıyor. Küçücük yaşlarına rağmen kocaman işler yapan gençlerin nasıl öncüler olduklarını, Allah’a nasıl teslim olduklarını hem araştırıyor hem örnek alıyor. Peygamberimiz ve genç sahabeleri Osman Zinnur Aksu yazdı. Büşra Kala, sahabe portrelerini çıkardı. Muhammed Salih Demirtaş, Medine’de Kurulan Okul: Ashab-ı Suffa’yı kaleme aldı. Muhammed Emin Yıldırım Hoca ile genç sahabeleri konuştuk. Merve Mahitapoğlu, Kudüs’te yaşanan son gelişmelerle ilgili bir yazı kaleme aldı. Yunus Bağırmaz, son yüzyılda Orta Asya’da sınırların çizilme sürecini inceledi. Bunun dışında gündem, analiz, siyasi tarih, röportaj, gezi yazısı ve şiir bölümleriyle Genç Öncüler dergisi ağustos ayında da yine dopdolu.

Genç Öncüler'in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve sıkıntıları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.
Allah'a emanet olun.

Ey inananlar! Kendinizin, ana babanızın ve en yakınlarınızın aleyhine dahi olsa adaleti titizlikle ayakta tutan ve sırf Allah için şahitlik eden kimselerden olun. (Şahitlik ettiğiniz) Zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın)! Çünkü Allah her ikisine de (sizden) daha yakındır. Öyleyse kendi boş arzu ve heveslerinize uymayın ki adaletten uzaklaşmayasınız. Eğer (gerçeği) çarpıtırsanız ya da (şahitlikten) kaçınırsanız biliniz ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Nisa/135

Abonelik için irtibat numarası: 05392446562
Yıllık Abonelik Ücreti: 50 TL

Ayrıca genconculereyaziyorum@gmail.com adresine yazı ve görsel çalışmalarınızı gönderebilirsiniz.


Dergimizi bulabileceğiniz noktalar:
İSTANBUL
Fatih AKV
Fatih Genç Öncüler
Fatih Ağaç Kitabevi
Fatih İnkılap Kitapevi
Başakşehir Kültürevi Derneği
Bağcılar Güneşli Kültürevi Derneği
Kağıthane AKV
Kağıthane Genç Öncüler
ANKARA AKV
ISPARTA Umran Kültürevi
TRABZON AKV
Çarşı Mahallesi Uzun Sokak Yavuz Selim İş Merkezi No 70
04623232205
Kocaeli AKV

Karabaş Mahallesi İnönü Caddesi No:276 İzmit / Kocaeli
05053122362
Eskişehir
İsmail Kaplan
05556925287
Adana
ADYAR(Adana İnsani Yardım Derneği)
Telefon: 0322 458 25 35 Cep: 0 507 249 66 19
Artvin
Bahattin Yılmaz
Hopa Yeryüzü Kültür Derneği
Erzincan
ERDAV
Atatürk Mahallesi Zübeyde Hanım Caddesi No :11 Merkez/ERZİNCAN
Telefon : 0 (446) 224 23 24
Siirt
Siirt İHH
Yeni Mahalle Fevzi Çakmak ortaokulu karşısı SİİRT İHH Siirt MERKEZ 56100
05554600101
KONYA-EREĞLİ
Necati Aksoylu
05438728486
Gaziantep
İmece Kültür Evi
Şahinbey/Gaziantep, Yeditepe, 85255. Sk. No:4,

KISA BİR SEZAİ KARAKOÇ PORTRESİ

Sezai Karakoç ve Felsefesi:
Karakoç’u elinize aldığınız zaman bütün okumalarımızdan yola çıkarak varacağımız nihai sonuç, “İslam Medeniyeti”dir. En küçük yapı taşı insandan başlar, İslam toplumunun özelliklerini okuyucuya aksettirir. İslam milleti ve devletine dair düşüncelerini verdikten sonra İslam medeniyetinin hususiyetlerini bütün özellikleriyle ortaya koyar.
İnsanın bir topluma aidiyet duymaksızın yaşayamayacağını belirtir Karakoç. Bilinen toplum felsefelerini tarihi serüvenlerinden alarak bugüne kadar getirdikten sonra toplum-insan arasındaki bağın doğru orantılı olmadığı takdirde insanın ve toplumun felakete sürükleneceğine değinir. Ona göre bir toplum ancak kendi değerleriyle ilerleme kaydeder. Son iki yüz yılımızı da göz önünde bulundurarak olsa gerek taklit medeniyetinin toplumun intiharı olduğu tezini dillendirir:
“Taklit, kendi zamanını yitirmek, başkasının zamanından yararlanabileceğini sanmak yanılgısıdır. Taklit, ansızın olmak ve çok kısa sürmek şartıyla kaçınılmaz olabilir. Ama süreli olarak bir toplumu yaşatan ilke olması mümkün değildir. Toplumu ayakta tutacak olan, kristalleşmiş tecrübe ve yoğunlaşmış, adeta hikmet hazinesi haline gelmiş bilgi birikiminin özgün bir repertuar olmak zorunluluğu vardır. Başkasının hayat tecrübesinden yararlanmak mümkündür, fakat taklit, hayatı yürütmeye yeterli bir güç sağlamaz insana. Hayat, son derece zor şartlarla doğrudan doğruya karşılaşmak ve adeta onlarla boğaz boğaza gelmek suretiyle yürütülebilecek bir reel programdır. Hayatın taklidi hayat olamaz. Hayatın taklidi yeni hayatlara değil, daha çok ölüme götüren delik deşik bir yoldur.”1


Sezai Karakoç’a göre, insanlar farklı toplumsal modellerin yanılgılarıyla felaketlerini hazırlamasınlar diye ilahi kattan peygamberler aracılığıyla ideal toplum modelleri vahyedilmiştir. İlk peygamberden son peygambere kadar aynı sistem farklı metinlerle yinelenmiştir. Karakoç’un sistem anlayışı tekdüze bir portreden ziyade ilke ve öz ile ayaktadır.
“Peygamber sitesi ebedi modeldir. Ama değişik zamanlarda ve mekanlarda, iklimler ve çağlarda, ülkeler ve şartlarda ister istemez model, başka bir görünüm altında ortaya çıkacaktır. Buna razı olmaz da görünüşün en ayrıntılı durumlarına kadar tıpı tıpına geçmişi canlandırmaya kalkışırsanız, asıl amacı kavrayamıyorsunuz, bizzat sistemin ruhunda olan ilahi rahmeti göremiyorsunuz demek olacaktır. İnsan, zamana bağışlanmış genişlik ve kımıldanma özgürlüğünden, kaskatı kesilip kalmama kimyasından habersiz olmalı ki sistemin içindeki kendi kendini ebedi olarak tazeleme mucizesini bir bid’at ya da yâd sisteminden etkileniş sansın.”2


Sezai Karakoç’ta Millet ve Devlet
Karakoç, millet kavramının asıl anlamının Kur’an ile ortaya çıktığını söyler. Ona göre Batı’nın millet anlayışı kan, soy gibi maddi bağlarla sınırlı kalmıştır. İslam milletini ise şöyle anlatır:
“İslam milleti, ilk insandan başlayarak bugüne kadar, Allah’ın varlık ve birliğine inanan, peygamberleri ve kutsal kitapları tanıyan, kendi dönemlerindeki peygamberlerin getirdikleri kutsal gerçekleri benimseyerek onların istediği düzeni gerçekleştiren bütün insanların meydana getirdiği büyük inanmışlar topluluğudur...
Millet, İslam toplumunun objektif adı olduğu halde ‘ümmet’ sübjektif adıdır. Yanlış anlaşılmamak için buradaki sübjektif kelimesini gerçek ve terim anlamında kullandığımızı belirtelim, yoksa keyfi anlamına gelen sübjektiflik söz konusu değildir. Millet İslam topluluğunu meydana getiren kişilerin genel özelliğinden hareket edilerek varılmış bir kavramdır. Ümmetse bu büyük tarihi topluluğun kronolojik bir sıra takip eden bölümlerine denk düşen, topluluk başlarına, peygamberlere izafe edilmesinden doğan bir kavramdır. Hz. Musa’nın ümmeti, Hz. İsa’nın ümmeti, Hz. peygamberin ümmeti gibi. Demek ki ümmet ve millet kelimeleri bazı düşünürlerin sandığı ve ısrar ettikleri gibi ayrı toplulukların adı değil, aynı topluluğun birbirinden ayrılmaz, biri öbürünü bütünleyen, biri mümin ve inanç, öbürü peygamber ve tarih açısından bakan iki adıdır.”3

Sezai Karakoç’ta devlet reel bir olgu olmaktan ziyade bir düşüncedir. Devlet sınırlardan önce zihinlerde başlar ve orada gelişir. Karakoç, İslam’ın bir devlet düşüncesinin yanında bir devlet teorisi geliştirdiğini söyler:
“Bugün demokrasi ya da halk demokrasisi denen kapitalist ya da komünist sistemlerdeki devletin toplumu, eski Yunan’daki site devletleridir ki prototipleri Atina ve Isparta site devletleridir. Bugünkü kapitalist Batı devletleri, Atina sitesinin gelişmiş bir şekline, faşist ve komünist devletlerde Isparta sitesine indirgenebilir. Elbet çağımıza has birtakım değişimler ve gözden geçirmeler söz konusudur. Ama temelde tohum aynıdır. Eflatun’un devlet düşüncesi ana kaynaktır. Faşizm eski Roma’yı diriltme rüyası. Komünizm, Asya yığın gücüne uyarlanmış, yani stepleştirilmiş bir Isparta ve İran satraplığı biçiminin modern kılığı.”4

Bunun yanında, İslam devletinin, Allah’ı aklından çıkarmayan, her hareketinde rızayı uman bir hareket olduğunu belirtip böyle bir devletin keyfi bir yönetimle totaliter bir sistemi kabul etmeyeceğini yazar:
“İslam, mutlak hükümdarlığı kabul etmez. Devletin başında olan kişi, ister seçimle ister babadan oğula geçmek suretiyle, yani ırsiyetle orada olsun, hareketlerinde İslam düzeninin kurallarıyla bağlıdır. İslam’ın idare ve siyaset hukukunda ‘huruç ale’s sultan’ denilen bir hak vardır. Sultan, hükümdar, İslam’ın kurallarını uygulamazsa ona karşı başkaldırı hakkı doğar. İslam’ın bu sahadaki bilginlerine göre.”5

İslam’da devletin niteliklerini de belirten yazar, biçime takılmanın insanı yanıltacağını ve aslolanın öz olduğunu vurgular:
“İslam, devlet yönetiminde, zamanla gelip gidecek biçimleri ayrıntılı olarak tesbit etmemiş, kişinin, toplumun ve devletin hangi temel ilkelere uyması gerektiğini düzenlemiştir. Muhteva, şekillerden önce gelmektedir. Aracı amaç yapmıyor İslam. Araçlarda biraz daha zamana göre ayarlama elastikiyeti bulunuyor medeniyetimizde.”6

Diriliş Düşüncesinden Diriliş Partisine
Diriliş düşüncesini Sezai Karakoç geniş sınırlar çizerek açıklar. Düşünce dünyasından başlayıp insanların hayatlarının en ince noktalarına temas eden, toplumu kapsayan, tarihin akışı içinde söz sahibi olan, şahsi, içtimai ve metafizik olayların bütünü olarak ilan edilir Diriliş. Diriliş düşüncesinde dünya ve ukba ayrılmaz bir bütündür.
Diriliş bu maksatla sistemleştirildikten ve yılların çizgileriyle olgunlaştırıldıktan sonra tarih 26
Mart 1990’ı gösterirken Diriliş Partisi Sezai Karakoç liderliğinde varlığını beyan eder.
Sezai Karakoç, fikirlerin sadece teoride kalmasının yetersiz olduğunu ve sancısı çekildikten olan tebliğ edilen her düşüncenin pratiğe aktarılması zorunluluğunu ifade ederek Diriliş Partisi’nin kuruluş amacını açıklamış olur.
Diriliş Partisi, 16 bölümden ve 147 maddeden oluşan programının girişinde kuruluş gerekçesini belirtir:
“Batıdan alınan ruh ve siyasi sistem, özce ülke ruhundan kana kana içmek, biçimce de köklü bir şekilde gözden geçirilmek ihtiyacındadır. Siyasi rejim, kendinin dışa vurumunu sağlayacak olan halk ruhunun baskı altında tutulması aracı olmamalıdır. Halk ruhu, kendini serbestçe ortaya koyabilmelidir. Aydın iradesiyle halk iradesinin buluştuğu nokta, milli iradenin altın oranda tecelli ettiği nokta olmalıdır. Demokrasi, aydınların veya bir azınlığın diktatöryasına alet edilmemeli, öte taraftan sadece halkın duygularının istismarını hedef alan bir iktidar alanı gibi de düşünülmemelidir. Böyle bir çerçevede kavrandığı ve böyle bir tabana oturtulduğu takdirde, demokrasi yabancılık havasından kurtulacak ve yerlileşme sürecini tamamlamış olacaktır.”

Diriliş Partisi, kısa vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli olmak üzere üç öneri sunmuştur. Kısa vadede önerilenler eğitim ve düşüncededir. Bugünü tahlil eden, tarihi okuyan, Doğu ve Batıyı anlayan,varoluş sürecini tamamlayan bireyler ve toplum kısa vadeyi oluşturur. Aydın kadronun aktif olduğu bu süreçte toplumun ihtiyaç duyduğu kurumlar oluşturulacaktır. Medya, bilim ve sanat dünyası eksiklerini tamamlayacak ve dirilişi başlatacaktır.
Orta vadeli öneriler, aydın kadronun İslam dünyasının aydınlarıyla diyaloğunu öngörür. Tarihi ve kültürel halkalar bütünleşecek, İslam Paktı, İslam Ortak Pazarı gibi siyasi, kültürel ve ekonomik projeler başlatılacaktır.
Uzun vadeli önerilerde ise Ortadoğu merkezli bir İslam devletinin kurulması vardır. Çünkü İslam medeniyetinin kalbi buradadır.
Sezai Karakoç, yapay sınırlardan duyduğu üzüntüyü paylaşır. Ona göre Hindistanlı bir Müslüman hiçbir engelle karşılaşmadan Fas’a kadar seyahat edebilmelidir. Çünkü İstanbul ve Rabat da Hintli bir Müslüman’ın toprağıdır.

Diriliş Dergisi
Diriliş Dergisi, 1960-92 yılları arasında belirli periyotlarla 396 sayı yayımlanmıştır. Bu özelliğiyle Diriliş, fikir ve mücadele okulu oluşunun yanında edebiyat ve sanatta da sembol isimlerden olmuştur.
Derginin ilk sayılarının çıktığı yıllar, CHP-DP gerginliğinin tavan yaptığı ve öğrenci olaylarının giderek arttığı yıllardır. Bu dönemde Yeğenbey Vergi Dairesi’nde memur olan Karakoç, kısa vadeli çalışmaların fayda vermeyeceğine kanaat getirerek Diriliş Dergisi’ni yayın hayatına kazandırmış ve derginin çıkma nedenini şöyle açıklamıştır:
“Yeni bir nesil gelmişti. Ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşünüşte bir tazelenme ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşünceler de kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş.”7
1960 şubatından mayısına kadar iki sayı çıkan Diriliş’in bu döneminde yazılar medeniyet eksenlidir. Yirmi sayfa olarak normal dergi ebatında iki sayı çıkan Diriliş maddi ve siyasi sebeplerden kapanır.

Altı yıllık bir beklemeden sonra Diriliş Dergisi daha sık periyotlarla yayın hayatına geri döner. “Ayda bir çıkar, Siyaset, Edebiyat ve Düşünce Dergisi” alt başlığıyla normal boyda kırk sekiz sayfa olarak toplam on iki sayı çıkan derginin bu döneminde edebiyat ve çeviri yazıları ön plana çıkar. Hamidullah, Seyyid Kutup, Mevdudi ve Malik bin Nebi’nin yazıları dergide kendine yer bulur.

İki yıl aradan sonra 1969’da tekrar çıkmaya başlayan dergide Batı metinlerinin çevirileri çok sık görülür. Ayda bir çıkmak üzere on altı sayı devam eder. Gegoard, Wirginia, Wolff, Eliot gibi isimlerin yanında Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Zarifoğlu, M. Çavuşoğlu, Cahit Koytak gibi isimlerin şiir ve hikâyeleri de görülür.

Üç buçuk yıllık bir suskunluk döneminden sonra Diriliş Dergisi 1974-76 yılları arasında on sekiz sayı daha çıkar. Bu dönemde Batı medeniyetinin çevirilerinin yanında Mesnevi, Mektubat, Silahtar Tarihi ve Malcolm X çevirileri kendine yer bulur.

İki aylık bir boşluktan sonra Mayıs 1976’dan Ağustos 1983’e kadar aralıklarla yetmiş üç sayı daha yayımlanan Diriliş Dergisi, 7 Ocak 1983 - 17 Haziran 1983 tarihleri arasında günlük gazete olarak tek yaprak formatında 233. sayısını görür.

Alışılmış suskunluklarından birini de bu tarihten sonra beş yıl devam ettirir Diriliş Dergisi. “Haftalık Düşünce, Edebiyat, Siyaset Dergisi” alt başlığıyla 25 Temmuz 1988 – 5 Şubat 19912 arasında 133 sayı daha neşrolunur. Bu dönemde Diriliş ve Sezai Karakoç siyasete daha yakın durur. Fiilen partileşmeyi burada dile getirir. Diriliş’in 9 Haziran 1989 tarihli 47. Sayısında “Gerçek Parti” adıyla yayımlanan bir yazısında “Bu ülke bu zamana kadar kendi bağrından fışkırmış gerçek partisine kavuşmadı. Ama er veya geç ona kavuşacak, onun gelişip serpilmesine şahit olacaktır.” demiş ve kurulacak partinin izlerini vermiştir.

Diriliş Dergisi,5 Şubat 1992 tarihinde 131, 132 ve 133. sayılarını beraber çıkararak otuz iki yıllık yayın hayatını tamamlar.

Sezai Karakoç ve Şiirleri

Sezai Karakoç, ikinci şiir kitabı Şahdamar’ı 1962 yılında çıkarmış ve bu eserle modern Türk şiirinde en güzel köşelerden birisini almıştır diyebiliriz. Şahdamar’daki şiirlerin genelinde toplumun kendi değerlerinden uzaklaşarak kendini Batılı değerlerle yeniden inşa etme çabasına ve emperyalist Batı’nın İslam dünyasındaki etkilerine eleştirel bir dille yaklaşmıştır. Savunma yahut karşı koyuşu Doğu veya İslam adıyla sembolleştirmektedir. Şairin, nesirlerinden birine isim olarak verdiği “Metafizik Gerilim”i şiirlerinde en ince ayrıntılarıyla müşahede etmekteyiz. Doğu/İslam’ın asaleti, Batı’nın çürümeye yüz tutmuşluğu ve hakikatten uzaklığı şiirlerin çehresine yansımıştır:
“…
Biz inkar eder, inkarı severiz;
Bayram hediyenizi iade ederiz
Biz mahcup ve onurlu çocuklarız
Başımızı kaldırıp bir bakmayız
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz
Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz.
…”8

Sezai Karakoç, Kapalıçarşı şiirinde iki farklı
hayat tarzının karşılaştırmasını yapar. Bahsedilen metafizik gerilimi şiirin her satırında hisseder okuyucu. “Onlar” diye tarif edilen Batı kültürünün ahlakı eleştirilir:

“Kendi yastıklarına düşmesin
Dostlarının kadınları üstündeki gölgesi onlara anlat.”
dizeleriyle Batı’nın gayri ahlaki kültürü gözler önüne serilir. Şiire Kapalı Çarşı isminin verilmesi de dikkat çekicidir. Şiirde Batı’nın yozlaşmasına karşılık Doğu/İslam kültürünün temizliği anlatılırken Doğu medeniyetinin simge yapılarından Kapalıçarşıların şiire isim olması tamamlayıcı unsurdur. Kapalı Çarşı; korunaklı, muhafaza edilmiş İslam çarşısı.

“Ötesini Söylemeyeceğim” şiiri de on yaşındaki Tunuslu bir kızın ağzından Fransız işgalini anlatırken iki medeniyeti özelliklerini sayfalara döker:
“…
Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili
Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum
Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil
Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil
Annemi babamı karıştırmayın işin içine
İnanmazsınız ama onların şuncacık
Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok
Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar
Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor
Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?
Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz
Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi
Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de
Kirli çamaşırları tahta döşemelerin
Üzerinde bırakmamanızı yalvararak isteyeceğim
Yalvararak isteyeceğim diyorum Medeni Adam
Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem
Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir
Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi
Hatta Matmazel Nikol’un o kırmızı ipekli gömleğini
Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya
Bile giymek istemem istemeyeceğim.
…”


Karakoç’un şiirleri arasında “Zamana Adanmış Sözler” kitabında yer alan şiirler ve kitabın ismi oldukça dikkat çekmektedir. Karakoç’un şiir anlayışında yazıya geçe her söz zamana adanmıştır. Sezai Karakoç, “Üç Kaside”ye şiirlerini aldığı şairleri tanıtırken kendi şiirini de tanıtmış olur. Kaside-i Bürde, Endülüs’te Ağıt ve Bürüyen Kaside adlarıyla Ka’b bin Zübeyr, Salih bin Şerif ve İmam Busiri’nin şiirlerinden oluşur Sezai Karakoç’un Üç Kaside’si. Kaside’nin ilki Ka’b bin Zübeyr için kaleme alınmıştır. Kaisde-i Bürde ile bağışlanan ve hatta Rasulullah’ın hırkası ile şereflenen Ka’b bin Zübeyr’i Kaside-i Bürde’nin bürüdüğü gibi Karakoç da şiirlerinin gölgesine sığınır ve bir bağışlanma vesilesi arar:
“Yıllar geçti saban olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanl
ıca’da Emirgan’da
Kandilli’nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim.
...”

Sanat ve şiirin ümmet boyutuna ise Salih bin Şerif’in Endülüs’e Ağıt’ı tanıtırken yapılır. Zulme uğrayanların yardımına koşacak yürekler ön plana çıkar bu şiirde.
İmam Busiri’nin Bürüyen Kaside’sinde ise şifa bulmaktadır Karakoç. İmam Busiri’nin bir gün felç geçirdiğini anlatan Karakoç, Büyüyen Kaside’yi yazarak peygamber hatırı için Allah’tan şifa isteyen Busiri’nin, rüyasında peygamberi görerek şiirini okuduğunu, uyanınca felcin geçtiğini anlatır. Sezai Karakoç’un şiiri şifa kaynağı olarak görmesinin temelinde bu olay yatmaktadır.

DİPNOTLAR:
1KARAKOÇ, Sezai: “Toplum V”,Diriliş Dergisi, S.23, 26 Aralık 1998, s.5
2KARAKOÇ, Sezai: “Model”, Diriliş Dergisi, S.119-120, 31 Ekim 1990, s.2
3KARAKOÇ, Sezai: Dirilişin Çevresinde, İstanbul, 1998, s.104
4KARAKOÇ, Sezai: Çağ ve İlham III, s.129,130
5KARAKOÇ, Sezai: “Devlet II”, Diriliş Dergisi, S. 15, 31 Ekim 1988, s.4
6KARAKOÇ, Sezai: “Devlet IV”, Diriliş Dergisi, S. 12, 10 Ekim 1988, s.4
7”Hatıralar”, Diriliş Dergisi, y. 30, nr.84, 23 Şubat 1990, s. 11
8KARAKOÇ, Sezai: “Gün Doğmadan”, Şahdamar, s.41,42,43

Müslüman Dünya, Batı, Darbeler ve 15 Temmuz

Uğur Demirel

Türkiye olarak tarihimizin en sancılı süreçlerinden birini yaşıyoruz. Kaosla felah arasında gidip gelen sarkaç, milletin azmi ve cesaretiyle şimdilik bizden yana dönmüş durumda. Türkiye'yi bölüp parçalamak isteyenlerin planlarını bozguna uğratmanın gururu, bu coğrafyada yaşayıp darbenin karşısında duran herkesindir.

Ancak asıl savaş yeni başlıyor. İki yüz yıldır İslam dünyasını esaret altına alan siyasi planlar, Müslümanlar üzerindeki hegemonyasını devam ettirmek için son olarak gözüne Türkiye'yi kestirdi.

İkiz Kulelerin vurulmasından sonra ABD Başkanı Bush'un "Bundan sonra savaş Müslümanlarla Müslümanlar arasında olacak." sözünü çok iyi tahlil etmeliyiz. "Yüz yıl sürecek Haçlı Savaşları başlamıştır." diyerek Amerika'nın Müslüman dünya üzerindeki stratejisini deklare edenler, amaçlarına ulaşana kadar durmak istemeyeceklerdir.

14 sene evvel ABD'nin yayınladığı Rand Raporu'nda Orta Doğu'nun haritasını yeniden çizenler, Türkiye'nin de içinde bulunduğu 22 Müslüman ülkenin sınırlarını kendilerine göre değiştirenler, yeni haritada kendilerinin yöneteceği Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan Devleti'ni çizenler, "Vaad Edilmiş Büyük İsrail Toprakları"nı en batıdan en doğuya kadar hakimiyet altına almak isteyenler, Türkiye'ye de operasyon yapmak için düğmeye başmış durumda.

1990'da Cezayir'de seçimi %54 oy alarak kazanan İslami Selamet Partisi'ne yapılan darbeye ABD, İngiltere ve İsrail öncülüğünde Batı ses çıkarmamıştı. Filistin'de Hamas'ın kazandığı seçimi tanımayanlar, Kaide bahanesiyle Afganistan'a girmiş ve çocuk kadın ayrımı yapmadan binlerce Müslümanı katletmişlerdi. Elleriyle besleyip büyüttükleri Saddam'ın nükleer silahları bahanesiyle Irak'a girmişler ve ülke düzenini onlarca yılda tamir edilememek üzere bozup tarumar etmişlerdi. Mısır'da halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olan Mursi'ye yapılan darbeye darbe dememişlerdi. Libya'da Kaddafi'nin gitmesi için halk ayaklanınca Fransa olaya müdahil olmuş, savaş uçaklarını Libya semalarına göndermişti. Libya ordusu içinden seküler bir grup Müslümanlara darbe yapmış, "Libya'da İslamcıları tarihe gömeceğiz." dediklerinde buna alkış tutmuşlardı. Suriye olayları başladığından beri, ülkenin düzlüğe çıkmaması için ellerinden geleni yapmışlardı ve yapmaya devam etmekteler.

Humeyni devriminden sonra İran'ı ambargolarla yıldırdılar. Ruhani yönetimiyle beraber İran'la anlaşarak dişlerini Türkiye'ye bilemeye başladılar.

Cumhuriyetin ilanından bu yana ülke içindeki işbirlikçilerle gerekli gördükleri zaman darbelerle ülkeye müdahale ettiler. İslam’ı hayata hakim kılmak için İslamî referans vererek konuşanların, 'Yeni Dünya Düzeni' kurulurken ülke geleceğinde söz sahibi olmamaları için planlar yaptılar, kan akıtmaktan geri durmadılar. FETÖ dediğimiz yapılanmayı bu zamana kadar besleyip büyüttükten sonra, diğer Müslüman ülkelere yaptıklarını Türkiye'ye de yapmaya çalıştılar.
Ancak, belki de kimsenin tahmin etmediği bir şey devreye girdi. Her kesimden halk sokaklara döküldü. Kendi seçimlerini canlarından aziz bilenler ölümü göze alarak tankların üzerine yürüdü. Allah'ın inayetiyle darbe engellendi.

Şimdi daha çok çalışma zamanı. FETÖ eliyle darbenin yapılmaya çalışılması asıl cuntacıyı görmemizi engellememeli. Fethullah Gülen'e biat edenler devlet kademesinin her yerinden temizlenirken ABD, İngiltere ve İsrail'e biat edenlere karşı da her zaman uyanık olmalıyız. Eğer bu şer üçgeni Türkiye'ye darbe yapacak kadar gözünü kararttıysa, başarısız olduk diyerek geri çekilmeyecektir. Farklı işbirlikçiler eliyle, çevremizde bulunan örgütler eliyle tekrar girişimde bulunma ihtimalleri kuvvetle muhtemel. Öyle görünüyor ki çok büyük bir savaşın eşiğindeyiz. Cumhurbaşkanı'nın darbe girişimi döneminde yaptığı açıklamalarına dikkat edilirse şer cephesi olarak doğrudan ABD'yi hedef aldığı anlaşılacaktır. Dostluğun bittiğine dair söyledikleri, silahlı olmasa bile bir soğuk savaş ilanının ifadesidir. Devlet Bahçeli'nin o hafta grup toplantısında söyledikleri savaşın çok çetin geçeceğinin habercisidir:
"Halep'teki kardeşlerimiz perişandır. Halep Gaziantep'tir, Kilis'tir. İç sorunlarımız fazla olsa da Halep'e duyarsız kalamayız. Bunlar Suriye'yi çürümeye bırakmışlardır. Irak'ta Türkmen ve Müslüman kanı dökenler, bu defa da son yurdumuzda devreye girmişlerdir." diyen Devlet Bahçeli, savaşın İslam dünyası üzerinden şekillendiğini, birbirimize muhtaç olduğumuzu ifade etmiştir.
"12 Eylül'de çocuklarımız kazandı diyorlardı, çok şükür 15 Temmuz'da onların gayri meşru çocukları kaybetti." demiş ve ihanet çetelerinin karışında duracağımızı beyan etmiştir.

Türk-Kürt, Alevi-Sünni ve hatta Dindar-Laik gerilimlerine karşı sürekli teyakkuzda olmalıyız. Vatan içerisinde farklı dünya görüşlerinin kimlik mücadelesi, üzerimize aldığımız kimlikler var oldukça devam edecek. Lakin vatan mevz u bahisse bizim Türkiye'den başla gidecek toprağımızın olmadığını aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Her unsuruyla, her kimliğiyle, her dünya görüşüyle bir Türkiye'ye sahibiz. Ekip biçecek, çadır kurup yurt tutacak başla toprağımız yok.
Türkiye olarak dış unsurlara karşı kenetlenmeli ve toplumsal kargaşaya neden olacak her türlü eylemden uzak durmalıyız.

Darbe girişiminin bize hatırlattığı bir şey de ölüme her an hazırlıklı olmamız gerektiğidir. İhtilal haberini alır almaz ölümü göze alarak hepimiz sokaklara koştuk, canlar verdik. Allah'a onları şehitlerden saymaları için dua ederken, onların yerinde biz de olabilirdik düşüncesiyle ürperiyoruz. En büyük savaşın sonunda keşke dememek için ölüme kendimizi hazırlamalıyız. Yarının bize ne getireceğini kestirmek güç. Belki ilk etapta darbe girişimini önleyip zafer kazandık. Ancak yarın darbe yapamasalar bile canımızı yakmak için uğraşacaklar. Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, böyle bir durum karşısında sokaklara çıkarken, "Ya ben de ölürsem!" gibi bir tereddüt kalbinde kalmayıncaya kadar tevbelerle ve salih amellerle Allah'a istiğfar etmeli.

Genç Öncüler dergisi Temmuz/120. sayısında “Anadolu’nun Direnişi: 15 Temmuz” dosyasıyla çıktı.

Dergide bu ay, bir senesini geride bıraktığımız 15 Temmuz darbe girişimi, öncesi ve sonrasıyla masaya yatırılıyor. Cumhuriyetten bu yana Türkiye’de darbeyi oluşturan koşullar inceleniyor, 15 Temmuz sürecine gelinirken geçtiğimiz aşamalar not ediliyor. Batı’nın Müslüman coğrafyadaki darbelere karşı tavrı tekrar hatırlanıyor. Diğer yandan röportaj, atölye, portre, sinema, gezi yazısı ve gündeme dair içerikler ile Genç Öncüler Temmuz ayında 120. sayısıyla yine dopdolu!

Derginin sunuş yazısı şöyle:

Zaman ne de çabuk geçiyor. Gözlerimizi kapatıyoruz, zihnimizde İslam’a teslim oluşumuz canlanıyor.

Hayatımız ve ölümümüz, alemlerin Rabbi Allah içindir diyoruz sürekli: Tevekkülümüz, boyun eğişimiz, başkaldırımız, isyanımız, cengimiz, alemlerin Rabbi Allah içindir! Bu uğurda canımızı bırakıyoruz Endülüs’te Tarık bin Ziyâd’la, Kudüs’te Salahaddin Eyyubi’yle, Malazgirt’te Alparslan’la, Kosova’da Murat’la.

Zaman ne de çabuk geçiyor. Gözlerimizi kapatıyoruz, zihnimizde eski şanlı günlerimiz canlanıyor; İstanbul’da, Kahire’de, Bağdat’ta. Şan ve şeref sahibi Müslümanlara bakıp göğsümüz kabarıyor, şan ve şerefi lütfeden Rabbimize yakararak gözyaşlarıyla. Her şey yaşlanıyor, yarınlara daha genç taşıdığımız izzetimizle, namusumuzla, İslam sancağımızla, vatanımızla.

Zaman geçiyor ve birinci senesini geride bırakıyoruz 15 Temmuz’un. İslam diyarında yaşayan mümin atalarımızdan miras kalan sancağımızı ve bayrağımızı kâfirlere ve münafıklara teslim etmememizin, can verip boyun eğmememizin şükrünü eda ediyoruz. Küfür necistir; necaset müminlerden uzak. 15 Temmuz’da, Batı’nın necasetini Anadolu’nun huzurlu bağrına bulaştırmadık. Dağlarımızın eteklerinde, ovalarımızın serinliklerinde, şehirlerimizin kaldırımlarında Kur’an ezberlemeye devam edecek çocuklarımız. Biz de onları edep, ahlak, iman ve İslam elbiseleriyle giydirmeye devam edeceğiz. Bu yolda bize yardım etmesi için Allah’a dua ediyoruz. Onu biz atmadık Allah attı. Onu Allah attı.

Genç Öncüler dergisi, bu ay, 15 Temmuz’u; dünü, bugünü ve yarınıyla ele alıyor. Bugüne kadar hangi evrelerden geçtiğimiz, darbe girişimi süreci, halkın destansı başkaldırısı ve şimdiye kadar geçen bir yıllık süreçte gözlemlediklerimizi anlatmaya gayret ettik. Mehmed Eşref; “Müslüman Dünya, Batı, Darbeler ve 15 Temmuz” başlıklı bir bildiri yazdı. Dücane Demirtaş, 15 Temmuz sonrasında Türkiye’yi okudu. Yavuz Selim Sancak, tarihsel süreç içerisinde FETÖ’nün iktidar ile ilişkisini değerlendirdi. Tunahan Elmas, “Böyle darbe olur mu?” sorularına, darbelerin nasıl olduğuyla cevap verdi. Şemsettin Özdemir ile 15 Temmuz’u öncesi ve sonrasıyla konuştuk. Dosya dışı konularda ise Adnan Ergün “Memleketimden Cinsan Manzaraları” şiiriyle sayfasında yine. Zeynep Nur Taşçı, bu kez Endülüs yadigârı Granada’yı yazdı. Yunus Başar, Fatih Sultan Mehmed’in bir gazelini şerh etti. Bunun dışında gündem, analiz, sinema, röportaj, gezi yazısı ve şiir bölümleriyle Genç Öncüler dergisi temmuz ayında da yine dopdolu.

Genç Öncüler'in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve sıkıntıları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.
Allah'a emanet olun.

Ey inananlar! Kendinizin, ana babanızın ve en yakınlarınızın aleyhine dahi olsa adaleti titizlikle ayakta tutan ve sırf Allah için şahitlik eden kimselerden olun. (Şahitlik ettiğiniz) Zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın)! Çünkü Allah her ikisine de (sizden) daha yakındır. Öyleyse kendi boş arzu ve heveslerinize uymayın ki adaletten uzaklaşmayasınız. Eğer (gerçeği) çarpıtırsanız ya da (şahitlikten) kaçınırsanız biliniz ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Nisa/135

Abonelik için irtibat numarası: 05392446562
Yıllık Abonelik Ücreti: 50 TL

Ayrıca genconculereyaziyorum@gmail.com adresine yazı ve görsel çalışmalarınızı gönderebilirsiniz.

Dergimizi bulabileceğiniz noktalar:
İSTANBUL
Fatih AKV
Fatih Genç Öncüler
Fatih Ağaç Kitabevi
Fatih İnkılap Kitapevi
Başakşehir Kültürevi Derneği
Bağcılar Güneşli Kültürevi Derneği
Kağıthane AKV
Kağıthane Genç Öncüler
ANKARA AKV
ISPARTA Umran Kültürevi
TRABZON AKV
Çarşı Mahallesi Uzun Sokak Yavuz Selim İş Merkezi No 70
04623232205
Kocaeli AKV

Karabaş Mahallesi İnönü Caddesi No:276 İzmit / Kocaeli
05053122362
Eskişehir
İsmail Kaplan
05556925287
Adana
ADYAR(Adana İnsani Yardım Derneği)
Telefon: 0322 458 25 35 Cep: 0 507 249 66 19
Artvin
Bahattin Yılmaz
Hopa Yeryüzü Kültür Derneği
Erzincan
ERDAV
Atatürk Mahallesi Zübeyde Hanım Caddesi No :11 Merkez/ERZİNCAN
Telefon : 0 (446) 224 23 24
Siirt
Siirt İHH
Yeni Mahalle Fevzi Çakmak ortaokulu karşısı SİİRT İHH Siirt MERKEZ 56100
05554600101
KONYA-EREĞLİ
Necati Aksoylu
05438728486
Gaziantep
İmece Kültür Evi
Şahinbey/Gaziantep, Yeditepe, 85255. Sk. No:4,

İÇ GÖÇLER ve GETİRDİĞİ KÜLTÜR TAHRİBATI

Osman Zinnur Aksu

Giriş

Kanadalı yazar Marshall McLuhan (1911-1980), yakın gelecekte dünyanın “küçük bir köy” [1] olacağını iddia ettiğinde bu teziyle akademi çevrelerini sarsmıştı. Oysa bu tez yirmi birinci yüzyıl başında gerek toplumsal-siyasal düzeyde gerekse akademik camiada kabul görmüştür, artık televizyona çıkan herhangi bir yorumcu da doktorasını bitirmiş bir doçent de kabul eder ki dünya birbiriyle etkileşim içindeki modern bir köydür. İletişim kuramcısı olan McLuhan, bu kavramı iletişim araçlarının gelişimine, özellikle de televizyon ve radyoya sıkı sıkıya bağlamıştı ancak bu noktada yaptığı açıklamanın işlevselliği ve genellenebilirliği sorgulanmıştır zira modernizmden post-modernizme geçiş sürecinde en az iletişim araçları kadar hızlı gelişen ulaşım araçlarıyla geniş kitlelerin uzun mesafeleri hızlı ve daha az masrafla alabilmesi de büyük rol oynamıştır. Batı’da erken 20. yüzyılda, Türkiye’de ise 1950’ler ve sonrasında iyice oturan ve gittikçe güçlenen liberal-kapitalist ekonomik düzenin özellikle ilk dönemlerinde ihtiyacı olan temelde iki şeydi: Hammadde ve iş gücü. Bu ikisini rakiplerinden ucuza, kaliteli, hızlı bir şekilde elde eden ister şirket olsun ister devlet; global çekişmede bir adım öne geçiyor ve göreceli üstünlüğü elinde bulunduruyordu. Sanayi Devrimi neticesinde makinelere dayalı üretim sistemi insanı işleyen bir düzenin dişlilerinden biri olarak görerek ona insani birtakım özelliklerinden münezzeh bakmasıyla “makineleştirecek” ve makinelere ne kadar gaddar, düşüncesiz, sonuç odaklı yaklaşıyorsa onlara da aynı muameleyi yapacaktı. Elbette bu muameleyi okumuş ve içlerinden olan “urban” (kentli) insanlara yapmak, birkaç dirhem karşılığında onları en ağır işlerde insan muamelesi yapmadan çalışmaya ikna etmek mümkün değildi, bu nedenle çözüm kırsalda bulundu; demiryollarıyla, otobüslerle, gemilerle köy insanı “üçün beşin yoluna bakmak” amacıyla kentlere akın etti. - Batı âleminin ucuz işgücü olarak kullandığı köylü sınıfından bahsederken onların “bedava işgücü” olarak kullandığı köleleri, fakir kıtaların hissizleştirilmiş insanlarını es geçmek de olmayacaktır.- Ulus-devlet içerisinde köylerden kente doğru yatağını bulmaya çalışan dere misali akıp giden bu insan sürüleri elbette sonraları pek çok probleme yol açacaktı. Göç eden toplumların fizik ve ruh sağlığında meydana gelen bozulmalar, göç ettikleri topluma entegrasyon çabası içine giren özellikle ikinci ve üçüncü nesilde meydana gelen ahlaki yıkım ve beraberinde gelen dejenerasyon, göçmenleri kabul eden (yahut edemeyen) yerleşik toplumdaki şehir kültürü ve onun kendine has yutan nitelikteki yapısı, vd. onlarca problem bu şekilde sıralanabilir. Bu yazıda ise göçün özellikle kültürel alandaki yansımaları ve kültür noktasında oluşturduğu tahribat irdelenecektir.

Dünya’da İç Göçler

Dünyada iç göçlerin sebep ve sonuçlarının tahlilini iyi yapabilmek için öncelikle ilk defa 2002 yılında Oxford’da Siyaset Bilimi dersleri veren Stephen Howe tarafından kullanılan “internal colonialism”[2] (iç sömürgecilik) kavramını iyi anlamak gerekir. Howe’a göre iç sömürgecilik kavramı, coğrafi anlamda birbirine oldukça yakın olan bölgeler arasındaki bulanıklaşmış derin yapısal farklılığı açıklamak amacıyla üretilmiştir. Ona göre ulus devletlerde bir “çekirdek” şehirler, bir de bu çekirdeği çevreleyen “uç” şehirler bulunmaktadır. Özelde hücre zarı ve hücrenin çekirdeğine benzettiği bu iki bölge arasındaki etkileşimse şu şekildedir; “uç”tan “çekirdeğe” sürekli insan, hammadde, eğitim olanakları, ulaşım, iletişim, teknoloji akarken çekirdek gittikçe büyümekte ve sınırlarını uca doğru yaklaştırarak onu da hapsetmeye çalışmaktadır. Oysa bu coğrafi yakınlığa ve sürekli etkileşime rağmen uç şehirlerin insanları ve çekirdek şehirlerin insanları arasında temel farklılıklar vardır ve bu nedenle bunların ortak bir dil konuşması, aynı duygu ve düşünceleri paylaşmaları zordur. Bu temel farklılıkları Howe şu şekilde sıralıyor; dil, din, fiziksel görünüm, teknolojiye ulaşım seviyesi, eğitim seviyesi. -Howe’un bu söylemi çalışma alanının merkezinde bulunan Birleşik Krallık ekseninde Batı dünyası genellemesiyle yaptığını bu noktada hatırlatmak gerekir.- Gerçekten de Howe’un bu iddiası özellikle aşırı sağın güç kazanmaya başladığı 2017 dünyasında daha da sağlamlaşacaktı. Türkiye konjonktüründe alışık olduğumuz “göbeğini kaşıyan adam”, “makarnacı, kömürcüler”, vb. gibi iktidarın “seçmeni aşağılayıcı” ve “aristokratik” olmakla suçladığı söylemlere son döneme kadar Batı toplumlarında rastlamak imkansızdı. Batı toplumunda seçimlere katılım oranları her zaman Türkiye’den çok daha az olmuş, siyasetle ilgilenen insanlar toplumun küçük bir kesimini oluşturmaktaydı. Örneğin Türkiye’de gün itibarıyla girilecek herhangi bir kahvehane, kafe, vs. dinlenme mekânında masaların büyük kısmının gündemi referandum, olası sonuçlar, sonuçların etkileri olacakken Britanya’da bundan yaklaşık on yıl önce bir seçim günü oynanan bir Premier Lig maçının reytingi seçim sonucunun açıklandığı programdan fazla oluyordu. Avrupa toplumunun bu politize olmaktan olabildiğince uzak yapısı son birkaç senede azalacak, liberaller ve sol eğilimli hareketler özellikle Donald Trump, Boris Johnson, Vladimir Putin, Le Pen gibi liderlerin karşıtlığında bir blok olarak toplanmış olacaktı. Özellikle Brexit, 2016 ABD Başkanlık seçimi gibi son dönemlerde siyasi otoritelerin tahminlerini yerle bir eden seçim sonuçları geldikçe üstte bahsi geçen blokta seçmeni aşağılama, kırsal nüfusu eğitimsizliğine rağmen eğitimli ve “üst kademe” kent nüfusunun kaderini belirleme hakkını elinde bulundurup bunu cehaletinden yahut kötü niyetinden dolayı kötüye kullanmakla suçlama tavrı yaygınlaşmıştır.

Dünya’da iç göçlerin tarihsel serüveni ve bu serüvenin ortaya çıkardığı alt-üst kültür çatışmasını iyice anlamak için süreci bölgesel bazda değerlendirmek faydalı olacaktır. Bu bağlamda yazıda Türkiye’nin şimdilerde yaşamakta olduğu dönüşüm evresini önceden yaşayıp bitirmiş olan Batı medeniyetleri incelenecektir.

ABD’de İç Göçler

Birleşik Devletler’de 19. yüzyıl ortalarında ilk defa masif kitlelerin doğu sahillerinden batı sahillerine doğru göç etmesiyle başlayan bu serüven, sonraları güneyden kuzeye, şimdilerde ise “tersine göç” kavramının ortaya çıkışıyla güneye ve doğuya doğru göç etmeleriyle gözlenir. 20. yüzyılın ikinci yarısında başlayıp halen devam eden “tersine göç”ler bir kenara bırakılırsa, diğer kitlesel hareketlerin demiryolu ağının gelişimiyle tarımsal ekonomiye dayalı küçük şehirlerden sanayileşmiş büyük şehirlere yöneldiği söylenebilir. Genellikle siyahilerin bu göçlerde yer değiştirdiğini gözlemek mümkündür.

Doğu’dan Batı’ya göç eden bu siyahiler orada “West coast” (Batı sahili) kültürünün ortaya çıkmasına yol açacaktı. Ülkenin sanayileşmesi için batısıyla doğusunu birleştirme fikriyle ortaya çıkan demiryolları, “Hell on Wheels” (raylarda cehennem) adlı tarihi dizinin de konusunu oluşturacak, vatanı “demir ağlarla örme” sürecinin iktisadi kalkınmanın yanında yol açtığı toplumsal tahribat bu dizide işlenecekti. Vahşi Batı kavramının yerini artık “California Love”, Los Angeles – “city of angels” gibi çekici ve “medeni” kavramlar alacak ve insanlar buralara özendirilecekti. Bu hareketlerle beyaz adamın önceden yerleşip düzenini, kültürünü kurduğu şehirlere sonradan eklemlenmeye çalışan siyahiler ise girdikleri kimlik bunalımından uzun bir süre çıkamayacak, ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren haklarını savunmaya ve seslerini yükseltmeye başlayacaklardı. Siyahilerin şehirlerde yaşadıkları gettolar, oradaki yaşam tarzları ve beyaz adamın hayatından uzak olmaları pek çok farklı sanat ve spor dalına onları yönlendirecek, adeta şehirli beyaz adam ve kırsal siyah adam arasında gözle görülmesi güç lakin etkileri tüm ülkeyi kaplayan geçilmez sınırlar çizecekti. Dünyanın globalleşmenin doruklarında yaşadığı günümüzde dahi beyaz adam, bilimle ilgilenen klasik müzik dinleyen tenis oynayan post-modern romanlarla varoluşsal bireysel problemler içine sürüklenen “elit” tabakayken siyahiler ömürlerini ot-basketbol-rap üçgeninde çürütecekti. “Gangsta rap” kültürünün 80’lerin sonunda yaygınlaşmasıyla siyahilerin bu yaşam tarzından bıkmaları arasında güçlü bir bağ olduğunu söylemek mümkündür. Tupac, Ice Cube gibi “underground rap” yapan sanatçılar yaptıkları şarkıların sözlerinde bolca küfür, ot ve kadın metasını kullanırlarken sistem eleştirisi yapmayı da es geçmeyeceklerdi.[3] ABD’de siyahiler arasında yaygın olan bu kültürün tek sebebinin iç göçler olduğunu söylemek elbette abes olacaktır; bu konuda onları etkileyen pek çok farklı dinamikten bahsetmek mümkündür fakat east coast – west coast ayrımı ve yerleşik olan (sahip), sonradan gelen (köle) ilişkisini göç bağlamında değerlendirmek mümkündür.

Birleşik Krallık’ta İç Göçler

Birleşik Krallık’ta iç göçler yine İngiltere’nin kuzeyinden güneyine doğru ve İskoçya, İrlanda, Galler gibi Birleşik Krallık’ı oluşturan diğer ülkelerden İngiltere’ye doğru gözlenmiştir. 1845-52 arası İrlanda’da yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne sebep olan “Great Famine” – Büyük Kıtlık bu sürecin en hızlı olduğu zamandır. Kraliçenin soylu sınıfını korumaya ve onlara fazla ayrıcalık tanımaya çalışması sebebiyle İrlanda kırsalındaki geniş köylü kitlelerini bu açlıktan koruyamaması kıtlığın sebeplerindendir. -Osmanlı padişahı 2. Abdülhamid, bu kıtlık sırasında İrlanda’ya 5.000 £ değerinde patates göndermek istemiş fakat bu istek kraliçe tarafından reddedilmişse de Osmanlı girişimleriyle kuzey limanlarından ülkeye sokulmuştur. İrlanda şehri olan Drogheda’nın ve bu şehrin takımı Drogheda United’ın amblemindeki ay-yıldızın sırrı da budur.-

İrlanda-İngiltere ilişkisi bağlamında Birleşik Krallık’ın iç göçleri incelenmek istenirse Howe’a dönüp “iç sömürgecilik” kavramını bir kez daha gözden geçirmemiz gerekir. Howe, İrlanda meselesiyle çokça ilgilenmiş ve İrlanda’nın sömüren mi yoksa sömürülen mi olduğu konusuna kafa yormuş; sonunda ikisinin de sınırlarına giremeyecek spesifik bir durum olduğuna karar vermiştir. Sanayi Devrimi’nin doğduğu topraklar olan İngiltere’de iç göçler tarihsel bazda çocukları dahi kapsamış, çocuklar bile işleyen bu sanayi çarkının işçi dişlileri olarak kullanılmıştır. İngilizlerin “redhead”[4] sıfatıyla aşağıladığı İrlandalı ve Galliler hep en ağır işlerde soyluların altında çalışan köylüler olmuşlar ve Birleşik Krallığın “güneş batmayan ülke” olması yolundaki hazırlık sürecinin sancısını çeken fedakâr neferleri olmuşlardır. İrlandalılar, İskoçlar ve Galliler ABD ve Kıta Avrupası’ndaki iç göçmenlerden farklı olarak göç ettikleri hegemon kültürün zaten bir parçası olan -yahut olduğu iddiasında bulunan- insanlar olduğundan entegrasyon süreçleri kaderdaşları kadar sancılı olmamış ve bütünselliği sağlayarak suça, yeraltına, dışlamaya bahsi geçen diğer göçmenler kadar yoğun maruz bırakılmamışlardır.

Kıta Avrupası’nda İç Göçler

Kıta Avrupası’nda iç göçlerin oluşturduğu durum ABD’deki durumla pek çok yönden paralellik göstermektedir. Fransa’daki azınlıkların oluşturduğu kültür tıpkı ABD’deki ırkdaşları -bu noktada ırkdaş kelimesini kullanmak yanlış olmayacaktır zira hem Fransa hem de ABD’deki bu azınlıklar Afrika’nın özellikle batısından getirilen siyahi vatandaşlardır.- gibi suçla, silahla, uyuşturucuyla, cinsellikle iç içedir. Nazi Almanyası döneminde zorla göç ettirilip gettolara tıkılarak çalıştırılan Yahudiler ve siyahiler bir tarafa bırakılırsa Avrupa’daki iç göçlerin yine kırsaldan kente doğru olduğu görülebilir. Kentte de bu kez devlet eliyle değil, birbirleriyle etkileşimleri sebebiyle gettolar oluşturan ve polisin dahi az görünür olduğu bu mahallelerde hegemonyasını günden güne güçlendiren azınlıklar oralarda kendi kültürlerini yaşatmaya çalışırken göç ettikleri “modern” sanayileşmiş şehirden aldıkları pek çok kültürel ögeyi de kendilerince harmanlamışlar, uygulamışlardır. Avrupa’da halen entegre olamamış bu geniş kitleler günümüzde dahi pek çok ekonomik ve sosyal soruna yol açmakta, Avrupa’da sağcı liderlerin (Fransa’da Le Pen, Hollanda’da Wilders, Almanya’da Franz, vb.) güçlenmesi ve insanların birbirlerine duyduğu nefreti körüklemesi sonuçlarını doğurmaktadır. AB’nin kendi içinde “bir (tek) toplum” olamamasının sebeplerinden biri de budur. Henüz ulus-devlet sınırları içinde bütünlüğünü sağlayamamış birçok ülkenin kendi içlerinde sınırlarını kaldırıp da refah ve huzur ortamının sürdürülürlüğünü koruması günden güne zorlaşmaktadır.

Türkiye’de İç Göçler

Türkiye’de cumhuriyetin ilanından bugüne kadar geçen sürede iç göç hareketleri hep köyden kente, doğudan batıya doğru olmuştur. Dünya’daki trendi izler nitelikte olan bu göçler incelendiğinde Türkiye’nin çok uluslu Osmanlı mirası üzerine kurulması ve kendine has jeopolitik, toplumsal, siyasi yapısı nedeniyle onu diğerlerinden ayıran pek çok özelliği olduğu görülebilir. Basitçe sıralanırsa bunlar:

a) Türkiye’deki iç göçlerin etnik farklılıklar nedeniyle basit bir şehirden şehre göç olarak algılanması yanlıştır, Türkiye’deki iç göçlerin dahi dış politikayla ve diğer memleketlerle derinden ilişkisi vardır.

b) Türkiye’de Menderes dönemine kadar köy enstitüleri, toprak reformu vb. devlet müdahaleleriyle insanlar köyde tutulmaya çalışılmış, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidarı ele geçirmesi, Marshall yardımları ve Truman doktrini gibi dış müdahaleler eliyle liberal ekonominin kabul görmesinden sonra şehirler cazip hale gelmeye başlamıştır.

c) Türkiye’nin en büyük sanayi kenti İstanbul, 6-7 Eylül olaylarına kadar ülke azınlıklarının ve gayrimüslimlerin “kalesi” niteliğindeyken ancak bundan sonra şehirdeki yerli nüfusu artmaya başlamış, bunun doğurduğu bir sonuç olarak da özellikle günümüzde İstanbul’da 3-4 kuşaktan önceye gidildiğinde halen İstanbullu olanların sayısı gözle görülür biçimde azdır.

d) İç göçlerle oluşan azınlık gettolarında dahi silahlı suç eğilimi oldukça azdır. İstanbul Gazi Mahallesi, Adana Cumhuriyet mahallesi gibi silahlı suçların merkezi ve polis görünürlüğünün olabildiğince az olduğu kent merkezlerinin genellikle iç göçlerle yerleşen göçmen halktan değil, sol-anarşist gruplardan dolayı bu özellikleri taşıdığı görülmektedir.

e) Ankara, İzmir, İstanbul gibi şehir merkezleri günümüzde Dünya’daki çoğu örneklerinin aksine (Londra, Edinburgh, Manchester, Strasbourg, ...) sanayi kenti olmaları yönüyle değil hizmet sektörünün ve eğitimin, ulaşımın merkezi olmaları yönüyle cazibe merkezleri olmuştur.

Sonuç

Türkiye ve Dünya’da yıllardan beri süregelen ve halen devam etmekte olan iç göçler, önlem alınmadığı için büyük sosyo-kültürel tahribata yol açmıştır. Göçmenlerin egemen kültürü kabullenmesi yahut toptan dışlaması gibi bir durum dünyanın hiçbir yerinde görülmemişken bu iki kültürü sentezleyerek oluşan “göçmen kültürü”nün eksik ve gedikleri her geçen gün yüzümüze daha sert bir tokat gibi çarpmaktadır. Kültürel zenginliği ve karşılıklı gelişimi sağlaması tahmin edilen kontrolsüz iç göçler ve yığınlarla şehirlere gelen akım aksine nefreti, kopukluğu beraberinde getirmiş; köylü ve kentli insanlar arasında görünmez sınırlar çizerek onları birbirinden olabildiğince uzaklaştırmıştır. Bu duruma özellikle Türkiye’de, komşusu açken tok yatanın içine alınmadığı İslam toplumunda geniş çaplı önlemlerin gerek hükümet seviyesinde gerekse STK’lar seviyesinde alınmadığı her gün meseleyi biraz daha arapsaçı haline getirmekte ve gecikilen her gün iş, daha da içinden çıkılmaz hal almaktadır.

KAYNAKÇA

Ayla Tuzcu, Kerime Bademli, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar-Current Approaches in Psychiatry 2014; 6(1):56-66 Göçün Psikososyal Boyutu Psychosocial Aspects of Migration

David Walls, (2008) "Central Appalachia: Internal Colony or Internal Periphery?"

Doç. Dr. Vedat Bilgin, III. ULUSLARARASI MEVLÂNA KONGRESİ, GÖÇÜN KÜLTÜREL SONUÇLARI

Engin DÜCAN, TÜRKİYE’DE İÇ GÖÇÜN SOSYO-EKONOMİK NEDENLERİNİN BÖLGESEL ANALİZİ, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt 12, Yıl 12, Sayı 2, 2016

Serdar SAĞLAM, Türkiyat Araştırmaları; Sayı 5 Güz2006, TÜRKİYE'DE İÇ GÖÇ OLGUSU VE KENTLEŞME

Tamara Forrest, Mott; Brown, Lawrence A. (Jan 2014). "Organization-Led Migration, Individual Choice, and Refugee Resettlement in the U.S.: Seeking Regularities"


[1] Marshall McLuhan, Gutenberg Galaksisi, Yapı Kredi Yayınları, 2001.

[2] Stephen Howe, Empire, Oxford Press, 2002.

[3] Tupac’ın “Changes” şarkısında geçen “Cops give a damn about a negro / Pull the trigger, kill a nigga, he's a hero – Polisler zencileri umursamazlar; tetiği çeker, zenciyi öldürür ve kahraman olurlar” sözleri bu ayrımın derinliğini gözler önüne sermektedir. Benzer şekilde NWA adlı underground rap grubu “F*ck the Police” adında bir şarkı yaparak polise ve egemen kültüre savaş açmış; bu şarkıyla ülke çapında büyük farkındalık ve ilgi uyandırmışlardır.

[4] Oysa İrlandalılar aşağılama amaçlı kendilerine takılan bu “kızıl kafa” sıfatını kabullenecek ve kendilerini “redhead” olarak görmeye, bundan gurur duymaya başlayacaklardı. Bu bağlamda Amerika’daki negro-nigger kavramı ve İngiltere’deki redhead kavramı birbirine karıştırılmamalıdır.