NESİBE KANUNİ
KAPLUMBAĞANIN KABUĞUNA ÇİZİLMİŞ DÜNYA
Son zamanlarda çok bilim kurgu filmi izlemiş gibi görünmek istemem ama yine farkında olmaksızın hayal dünyasına daldım. Aradan birkaç yüzyıl geçmiş, ben yine şehir insanıyım. Büyük caddelerde uçan araçlar bir o yana bir bu yana son hızda geçip giderken üzerime soğuk rüzgârlarını bırakıyorlar. Hayat öyle kolaylaşmış ki anlatamam! Artık yanımda çanta, cüzdan veya para taşımama gerek yok. Doğar doğmaz vücuduma yerleştirilen minicik bir çip sayesinde yolumu kaybetsem hemen navigasyon sistemi devreye giriyor, dünyada nerede bulunduğumu bir çırpıda görebiliyorum. Alışverişe gidiyorum, kolumu tarayıcıya tutmam yeterli satın aldıklarımın hesabıma yazılması için. Hastaneye girdiğim an, “hoş geldiniz” diyerek ismimle teşrifatta bulunuyorlar. Bazı binalara ancak kornea taramasıyla girebiliyorum, güvenlik önemli çünkü. Böyle güçlü bir sistemi kurmak kolay olmamalı!
Hayal kurmak güzel de, bir süre sonra can sıkıcı tarafları baş gösteriyor. Çünkü elimi kolumu sallayarak özgürce gezerken yolum arka sokaklara da düşüyor. Aslında büyük caddelerde de oldukça sık karşılaştığım bir görüntüymüş ama ben ileri teknolojinin cazibesi altında bilinçsizce yok saymışım hepsini. Nasıl da görmemişim, baktıkça sayıları artıyor! Bu durum güzel bir bahar düşü görmekten kâbusa doğru seyretmeye başlıyor. Zira hiç hoşlanmıyorum gördüklerimden. Hoşlanmıyorum çünkü bildiğim tüm estetik kanunlarına aykırı bu manzara. Böyle çirkin bir görüntünün bu müthiş dünyada ne işi var diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Daha fazla içim kaldırmıyor bu manzarayı ve kendime bir ufak çaplı bir çimdik atıp uyanıyorum bu derin uykudan.
Kötü rüyaların ardından bir “oh” çekmişimdir hep. “Çok şükür gerçek değilmiş, ya gerçek olsaydı ne yapardım o zaman” demişimdir. Bu sefer diyemiyorum. Diyemiyorum çünkü gördüklerimin zamanlar ötesi bir manzara olduğunun fazlasıyla bilincindeyim. Frankenstein’in yaratığına ilk hayat verdiğinde yaşadığı mide bulantısı, tiksinti ve bir o kadar da pişmanlık dolu hissin bir benzerini yaşıyorum. Ortaya çıkaracağı sanatsal bütünlüğün hazzını onu gördüğünde yaşayamadan kaybeden sanatçıyı buluyorum içimde. Kendimi rahatlatamıyorum, “buna ben sebep olmadım, bu korkunç yaratığa ben hayat vermedim, suçum yok” diyemiyorum…
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Yönetmeliği’nde ‘evsiz’, ‘bedensel, zihinsel ya da psikolojik ve sosyal problemleri, keyif verici her türlü maddeyi kötüye kullanmaları gibi nedenlerle ya da bunların dışındaki herhangi bir nedenle evden atılan, uzaklaştırılan ya da evini terk etmek suretiyle sokakta geçici veya sürekli olarak yaşamak zorunda kalan, geceleri yatacak uygun ve düzenli bir yeri olamayan, terminal, metro, köprü altları, gar ve parklar gibi bölgelerde yaşayan ve istismara açık 18 yaş üzeri kişiler olarak tanımlanıyor.
Evsizlik en az kanser kadar yaygın ve önüne geçilemez bir hastalık halini aldı son yüzyılda. Eski dönemlerde evsizlik var mıydı, Osmanlı böyle bir duruma nasıl yaklaşırdı bilinmez. En azından biz duymadık ki bu da Osmanlı’nın daha köklü çözümler üretebildiğinin, aile bağlarının bu duruma sebebiyet vermeyecek kadar kuvvetli olduğunun, böyle insanların toplumun da ayıbı olacağından himaye altına alındığının göstergesi olabilir.
Yaşadığımız çağa gelirsek manzara çok hızlı yükselen parabolik bir grafiğe benziyor. Özelikle Amerika’yı evsizleri ve dilencileriyle tanıyoruz. Tabiri caizse ayrı bir yaşam tarzı haline gelmiş bu durum, toplum sınıfları arasındaki uçurumun her geçen gün daha da büyümesine yol açıyor. Kapitalist ekonomi ve esnek iş modelleri çalışanları daha çok çalışmak ve başarılı olmak mecburiyetinde bıraktı. Zira ekonominin yeni ürettiği bu yazılı olmayan kurallara göre toplum doğal bir seçilime sahip. Başarısızlara, kusuru olanlara bu mükemmel düzende yer yok. Eğer ortada bir başarısızlık varsa bu tamamen o kişinin suçudur. Ya başarılı olmalı, ya da kendini tıkır tıkır işleyen bu sistemin bir parçası olmaktan uzak tutmalıdır.
İstatistiklere ve haberlere bakıp, intihar oranlarına ve sokaktaki insanların artışına dikkat edilirse durumun vahameti açıkça ortaya çıkacaktır. Toplumun iğrendiği, görmeye tahammül edemediği, yani çürük ve bozuk tarafını simgeleyen bu insanlar oldukları durumdan daha da kenara itilmeli, onları anlamaya çalışmak bile bir çeşit muhatap olmak sayılabileceği için yoklarmış gibi davranmak en konforlusu olacaktır! Çağdaş ve başarılı insan tam da böyle davranmakta, bu insanları mümkün ölçüde aklına getirmemek için elinden gelen çabayı göstermeye çalışmaktadır. Biraz vicdanı olanlar sosyal projelere maddi destek verirken, düşenin kirli elinden tutmayı aklının en ücra köşesinden bile geçirme ihtimalinden azade davranmaktadırlar. Toplum hızla bireyci/bireysel bir mecraya doğru sürüklenirken herkes ancak kendi dertleriyle ilgilenebilecek vakte ve imkâna sahiptir. Zaman çok değerli ve karşılığı alınmayan bir fedakârlık boşa gitmiş, çöpe atılmıştır.
Evsizler dünya metropollerinin veya büyük ülkelerin sorunları zannedilirken bizim büyük şehirlerimizde de sayıları azımsanmayacak hızda artıyor. Amerika’dan çekilmiş fotoğraflarda bir market arabasıyla kaplumbağa misali yaşayan insanlar görmek ne kadar normalse, İstanbul’un merkezi bir caddesinde/parkında üzerine battaniyesini çekmiş morarmış ayaklarıyla uyumaya çalışan yaşlı biri de o kadar normalleşti bizim gözümüzde. Kapitalist sistemin aşıladığı, hatanın onlarda olduğuna dair teoriler bizim için de fazlasıyla geçerli. Sokağa düşmüş birinin bu durumu hak ettiğini düşünüyoruz. “Yatacak yeri yok, bunca sigarayı içiyor, bir de utanmadan alkolik olduğunu söylüyor, ailesine sahip çıksaymış” gibi düşüncelerin hepsi hızlandırılmış bir çekim gibi kafamızdan geçip gidiyor. Sonra da içimiz rahat bir şekilde, başımızı mümkün olduğunca dik tutarak yanlarından geçip gidiyoruz.
Olaya psikolojik yönden baksak çok daha derin/çıkılmaz bir problemin içinde kalabiliriz. Evsiz insanlar için diğer bir gerçek de onların toplumla gerçek bir irtibatı olmadığıdır. İnsanların çoğunun hissettiklerini onların da hissetmesi, duygularının hatta düşüncelerinin olması gözden kaçırılan bir durumdur. Aslında kaçırılan nokta onların en az bizim kadar insan olduğu gerçeğidir!
Peki, bizi her hangi bir Amerikalıdan, post modern toplum insanından ayıran özelliğimiz nedir? Farklarımız azalmaya başlamış ki gittikçe onlara benzemeye başlıyoruz. Bizim de büyük ve profesyonel şirketlerimiz, kredi kartlarımız, akıllı sistemlerimiz çoğalırken diğer yanda hiç kimlik kartı olmamış, kartonunu ve çöpten çıkardığı üç beş eşyayı sürüyerek dolaşan evsizlerimiz de aynı oranda artıyor. Dünyada evsizlerle ilgili çeşitli sosyal projeler var. Hiçbir ülkede devlet eliyle getirilmiş büyük çözümler göremiyoruz, fakat sivil toplum kuruluşlarıyla güçlü organizasyonlar düzenleyen yerler var. Avrupa’da ve Amerika’da “Houseless is not homeless!” (Ev’siz evsiz değildir!) sloganıyla çeşitli etkinlikler düzenlenmiş, çalışmalar yapılmıştı. Yakın zamanda İstanbul’da düzenlenen “Birimiz üşüyorsa hepimiz üşür!” kampanyası da yine az sayıda da olsa bu durumu dert edinen gönüllülerin etkinliğiydi. Ses getirdiği aşikâr fakat sosyal projelerin çoğunluğunun etkili bir çözüm getirecek çapta olmadığını söylemek çok zor olmasa gerek.
Böyle kompleks ve gittikçe kronikleşen bir duruma sihirli bir dokunuşla dokunmak ve mucizevî bir çözüm üretmek elbette gerçekçi değil fakat bu durumu doğuran ilk adımı atmamak, yani evsizleri/sokakta yaşayanları görmezden gelmemek hepimizin öncelikli amacı olmalı diyebiliriz. Evsiz barınakları açmak, istihdam edilmeleri için imkânlar oluşturulmasına destek vermek, bu kişileri soğuktan ve tehlikeli durumlardan korumak, psikolojik destek vermek gibi görevlerin yapılması için yardımda bulunmak geçici çareler gibi görünse de kan kaybını önleyecek ilk müdahale, bir tampon gibi görülebilir. Fakat hasta sadece bu müdahaleyle yalnız bırakılırsa yapılan ilk girişim de anlamını yitirir ve kişiyi yine kaybetmiş oluruz.
Her şeyden önce Müslümanlar olarak bu duruma sebebiyet veren etmenleri araştırıp, bu konuda çalışmalar yapıp kalıcı çözümlere ulaşmaya çalışmalıyız. Peygamber efendimiz (s.a.v.) yetime, yolcuya, düşküne yardım konusundaki uygulamalarının yanı sıra Kuran-ı Kerim’de açıkça bize böyle emirlerin gelmesi toplumun kötü bir tarafa yönelmesini en başından engelleyecek niteliktedir.
Sana (Allah yolunda) ne infâk edeceklerini soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne infâk ederseniz (Allah yolunda verirseniz) işte o, anne-baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve (yolda kalmış) yolcular içindir. Ve hayır olarak ne yaparsanız, o takdirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir.”(Bakara-215)
Dini literatürde karşımıza yüzlerce bu konuyla alakalı örnek çıkar. Rasulullah’ın (s.a.v.) bizzat örneklendirdiği şu hadisler o döneme neden Asr-ı Saadet (mutluluk asrı) dendiğini anlamamıza yardımcı oluyor.
"Müslüman Müslüman'ın kardeşidir. O'na zulmetmez onu yalnız bırakmaz, bir kimse Müslüman kardeşinin ihtiyacını karşılarsa, Allah da ona yardım eder. Bir kimse bir Müslüman'ın sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini
giderir. Bir kimse din kardeşinin ayıbını örterse, Allah da kıyamet gününde onun ayıbım örter. (Riyazüs-Salihin: 1/284)
“Kimsesizlerin yardımına koşanlar, Allah yolunda cihad etmiş gibi sevap alırlar”. (Riyazüs-Salihin: 1/310)
Etrafımızda evsiz ve kimsesizlerin sayısı gitgide artıyorsa bu bizim kendi ayıbımızdır. Yakınlarımıza, bulunduğumuz çevreye karşı görevlerimizde bazı aksamaların olmasına aldırmıyoruz demektir. Belki biraz batılı olmuş, kendi rahatımıza bakarken sıcak evimizin dışında kalan dünyaya acıyan ve ezici gözlerle bakıyoruzdur. Tüm olup bitenden hesaba çekileceğimizin çok da farkında değiliz, öylesine yaşayıp gidiyor, sadece içimize kendimize bakıyoruzdur.
Yegâne örneğimiz, Peygamberimiz’in (s.a.v.) buyruğu karşısında kendimize acımamız gerektiğinin bir an önce farkına varmamız gerek demektir!
"Fukarayı arayın, görüp gözetin. Siz ancak fakirlerinize yardım sayesinde yardım görür ve rızıklanırsınız."( Riyazüs-Salihin: 1/314)