casino maxi

İSLAM DEVLETİ-HİLAFET MEVZUU

Siyaset Mar 30, 2015 0 Yorum

A) İDAREYE/YÖNETİME DAİR

İdare[1]/yönetim[2] mühim bir iştir. Mühimdir; çünkü toplu halde hayat süren insanlar, bir toprak üzerinde hayatta iken, her nevi ilişki içinde bulunabilirler. Makrodan mikroya ruhî/psikolojik, ferdî, içtimaî her ilişki, insanlar arasında vuku bulurken, maddi bir tekevvünü doğurur/barındırır. Ve tabii ki de bu tekevvünlerin tezahürleri, meseleye dâhil olur. İdare ve(ya) yönetim dediğimiz meselenin içerisinde, her nevi idarî mekanizmalarda ve bu mekanizmaların işleyişlerinde, her nevi düzenlemeyi müşahede edebiliriz. Cezaî müeyyideler-işlemler de buna dâhildir, kanunî düzenlemeler de.

Mamafih bu nazar ‘devlete bağlı, iktidara bağlı, otoriteye bağlı’ yahut ‘bir baskı aracına bağlı’ bir nazar değildir. Devletin varlığını söz konusu etmek, bir baskı mekanizmasından, tepeden insanların ve halkın sırtına indirilen bir tokmak manasına gelmez. Bunu yapan menfi bir devlettir. Yine aynı şekilde baskıyı veya zulmü veya küfrü nizamî manada ahenkleştiren, içselleştiren devlettir bu. İslam’da, zalim idarecilere karşı takınılacak tavır göz önüne aldığında, zaten İslam’ın müntesipleri için, mesele aşikâr olarak ortadadır.

‘İdare/yönetim mühim bir iştir’ dedik başta. Bu işaretlediğimiz nokta, esasen birçok meseleyi barındırıyor. Makrodan mikroya idareyi çepeçevre kuşatan; başka bir tabirle, idarenin altında bulunan her nevi meseleden söz açmış oluyoruz.

Bundan mülhem, diyebiliriz ki; insan topak topak meselelere muhatap ve topak topak meseleler insana muhatap ise ‘insan ve idare’nin ehemmiyeti de belli oluyor.

‘İnsan ve Devlet’, ‘İnsan ve Hükümet’, ‘İnsan ve Hükmetme’, ‘İnsan ve Yönetim’ mevzularında/mevzusunda; (en temelde) insandan, insana bir ilişki vardır. İslami bir devlette, bu ilişkinin boyutunu, kapsamını, şeklini, biçimini, gereğini, muhteviyatını, ihtiyacını, gerçekleşmesini, oluşmasını İslami naslar belirler.

Kur’ân’da ve Sünnet’te, İslami bir yönetimin esasları mevcuttur. İslami umdeler, hayat vakıasının bütününe şamildir. İslam, fert ve toplum için umdeler koymuştur. İslami umdeler, bir ferdin her anına hükmeder. Kendisini yaratan Allah’a iman eden, Allah’ın kendisini her an gördüğünü bilen, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmaya cehd eden bir insan; yönetim ve mekanizmalarını, Allah’ın istediği şekilde gerçekleştirir, çalıştırır.

B) İSLAM DEVLETİ-HİLAFET(’E DAİR)

İslam’da; devlet ve devlet meseleleri, mühim meselelerdir. Müslümanlar, gayri Müslimler, yönetim ve yönetim mekanizmalarında bulunanlar gibi farklı buudlardan meselenin farklı veçheleri vardır. Mühim ve ciddi bir meseledir, İslam’da yönetim.

İslam’ın; devlet ve devlet mekanizmalarının işleyişi, kontrol mekanizmaları ilh. meselelerinde kendine has hususiyetleri vardır. İslam’ın ayırıcı hususiyetleri, kendini bu meselede de gösterir.

(Not: İslam Devlet/Hilafet/İslami Yönetim’in (bazı) meselelerini izah etmeden önce belirtilmesi gereken iki nokta var; a)Yazının bu ‘İslam Devleti-Hilafet’e Dair’ isimli bölümünde bazı meselelerin açıklanması, yorumlanması ve bazı tespitlerin haricinde (ki, buralar kendini bir şekilde belli eden bölümlerdir); farklı, yeni ve tespit kelimelerinin manaları ile ifade edebileceğimiz bir bölüm değildir. Yazının bu ikinci bölümünde daha çok, Hilafet’e dair yapılan izahları ilh. sunduk. b) Bu bölümün gayesi, Hilafet’i tasvirî ve mana itibariyle sunmak olduğu için, buraya dâhil edilmeyen ama Hilafet mevzuunda mühim olan meseleler vardır (Ehl-i Hal ve’l-Akd, Şura meclisinin üyeleri gibi).)

Hilafet’i mevzubahis ettiğimiz de, ilk anda iki mesele gözümüzün önünde ışıldar;

a) Allah’ın indirdiği ile hükmetmek.

b) İslam Ümmetinin vahdeti.

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”[3], “(Sana şu talîmatı verdik): Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.”[4], “Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”[5]; gibi ayetler aşikâr bir şekilde, Allah’ın bir hükmünün olduğunu ve uygulanması icap ettiğini bildirir. Öte yandan, vahdet burada mühim bir yer teşkil ediyor. İslam Ümmeti; kan bağını aşan, akide bağı ile birbirlerine bağlı fertlerden teşekkül etmiştir. Siyaseti de, bu şekildedir.

B. 1. Hilafet, Halife, Biat, Şura Nedir?

B. 1. 1. Hilafet ve Halife

‘Hilafet’ (yahut ‘İmamet’); İslami naslara, umdelere bağlı yönetim idare şeklidir. Başında ki devlet başkanına, ‘Halife’ denir (‘İmam’ dendiğinde de aynı manaya gelir).

Hz. Muhammed’in vefatından sonra, devlet başkanlığı makamına Hz. Ebu Bekr geçti. ‘Halife’ unvanı ilk Hz. Ebu Bekr için kullanılmıştır. İbn Hazm gibi meşhur bazı âlimler; ‘halife’ kelimesinin manasından dolayı, mezkûr unvan kelimesini sadece Hz. Ebu Bekr’e tahsis etmişlerdir. Hz. Ömer’e ise “Peygamber’in Halifesi’nin Halifesi” denmiştir. Daha sonradan “Emir-ül Mü’minin” unvanı da kullanılmıştır. “Bir makama istihlaf[6] olunmadan geçen bir kimseye o makamı evvelce işgal eden zata izafeten “halife” denilmesi lugaten doğrudur. Bu itibarla riyaset-i âmme makamına Hz. Ebu Bekr’den sonra geçenlere de “halife” denilmesi için hiçbir mani mevcud değildir.”[7] İbn Hazm, şöyle der: “Kur’ân da, Sünnet de imamın varlığını gerektiren naslar ihtiva etmektedir. Yüce Allah’ın “Allah’a itaat edin, Rasûl’e de itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de…” buyruğu bunlardan biridir. Bununla birlikte pek çok sahih hadis de vardır ki, imamlara (İslam devlet başkanlarına) itaati ve imametin gereğini açıkça ortaya koymaktadır… Diğer taraftan insanların Allah tarafından yükümlü olduğu tutuldukları mali konulara, suçlara, cezalara, evlenme ve boşanmalara vb. tüm hükümlere itaat etmeleri, zalimin zulüm yapmaktan alıkonulması dair hükümlerin uygulanması, Müslümanların kendilerini yönetmek üzere başlarına bir imam geçirmelerini gerektirmektedir.”[8]

Hilafet bir rejimdir, nizamdır, sistemdir; halife ise mezkûr rejimin, nizamın, sistemin başkanıdır.

Hilafet[9]’in, lügat manası; bir fertten sonra gelip, (onun) yerine geçmek ve temsil etmek. İslam hukukçuları; Hilafet’i, umumi düzlemde Hz. Muhammed’in yerine geçme manasında kullanmışlardır. Fehmi Şinnavi’den, muhtasar bir izah: “Hilafet ve İmamet: O, İslam’ın biricik ideolojisidir. Uygulama düzeyinde, Tevhid Risaleti’ni temsil eden odur. Namazda ve Cuma Namazı’nda, İmamet; her sene gerçekleşen Hacc, Hilafet’te somutlaşan, İslam ümmeti arasında ki Tevhid ilkesinin, mütekerrir ifadeleridir. Hilafet, sadece Peygamber’in naibliği değil -ki onun niyabetini sürdürmek farzdır- Şeriat’ın korumasında Şeriat sahibine vekâlet etmektir.”[10]

B. 1. 2. Biat

Hilafet ve Halife, izah edildikten sonra birkaç meselenin izah edilmesi gerekir.

Bey’at/Biat meselesi… Kabul etmek, bir akitten razı olmak ve tasdik etmek gibi manalara gelen biat; İslami ıstılahta şu manaya gelir: Bir mükellefin, ehil bir cemaat (Ehl-i Hal ve’l-Akd) tarafından tespit edilen halifeye itaat edeceğine dair söz vermesi.

Halifeye biat etmek, meşru bir halifeye itaatten başka bir şey değildir. Buhari’de geçen bir hadiste şöyle geçer; “Müslümanlar, gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununla yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse, itaat etmezler.” Burada halifenin; meşru şartlara haiz olması, istişare-şura, zalim yönetici meselelerine ters bir durum söz konusu değildir. Biat sonucu ortaya çıkan itaat, İslami hükümlerle hudutludur. Esas olan Şeriat’a ittibadır.

Biat; biat verebilenlerin, boynunda, biatı verdikten sonra emanet halindedir ve de vazgeçilmesi helal olmaz. Biat verildikten sonra bağlılık gerektirir.

B. 1. 3. Şura

Şûra meselesi… Şura lügatte şöyle geçer: “1) Danışma, istişare. 2) Danışma Meclisi. 3) Meclis, konsey, Sovyet. 4) Danışma toplantısı.”[11] Terim olarak şu manaya gelir: Doğru reyi ararken, bir kısım fertlerin başka bir kısmının reylerine başvurmasıdır.

İslami yönetimde; Şûra, temel umdelerden biridir.

Allah, Şûra, istişare ile ilgili şöyle buyurur:

“Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.”[12]

“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”[13]

B. 2. İslam Devleti-Hilafet’te ki Bazı Meselelerin Bazı Hususiyetleri

Buraya kadar İslami bir devlette bulunan bazı ‘mesele’leri vuzuha kavuşturduk. Ehl-i Hal ve’l-Akd gibi bazı ‘mesele’ler burada zikredilmedi. Dolayısıyla, İslami bir devletin yönetim cihazları bu kadar demiyoruz; bilakis, umumî havayı bir nebze solumuş oluyoruz. Burada Hilafet’te ki yönetimde, yönetim mekanizmalarında ve yönetim cihazlarında ki bazı hususiyetlere değineceğiz.

(Burada, belirteceğimiz hususlar nevi membalardan derleme olarak (da) görülebilir.)

İslam Fıkhı’na göre; İslami devlette, halkın bütün fertleri için muhafaza edilmesi gereken beş husus vardır;

  1. a) Nefsi Korumak
  2. b) Nesli Korumak
  3. c) Aklı korumak
  4. d) Malı korumak
  5. e) Dini Korumak

İslami devlette, yönetimin umdeleri şunlardır;

a) Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek

b) Eşitlik

c)Adalet

d) Şûra

e) İtaat

Halife adayında aranan şartlar şunlardır;

a) İslam

b) Erkeklik

c) Teklif[14]

d) İlim

e) Adalet

f) Kifayet[15]

Şûra üyelerinin nitelikleri şunlardır;

a) İslam

b) İlim

c) Adalet

C) SALTANAT/USUL-Ü VERASET VE TEGALLÜB

    Saltanat, devlet başkanlığının babadan oğla geçtiği sistemdir.

Hz. Osman döneminde Şam Valisi olan Muaviye, Hz. Ali’nin şehadetinden sonra ki dönemde devlet başkanı iken oğlu Yezid’in kendisinden sonra devlet başkanı olmasını sağlamıştır.

Muaviye döneminde tekevvün etmeye başlayan saltanat, siyasi buudu olan bir bidattır.

İslam’da ‘ehliyet’ esastır. Devlet başkanlığı gibi bir makamda ise birçok meseleye rağmen sadece ve sadece babadan miras alınan bir başkanlığın müspet olmayacağı aşikârdır. Devlet başkanının/halifenin oğlu, halifenin akabinde gerekli şartlara haiz ise ve gerekli mercilerin reyi doğrultusunda seçilmesi durumu ise haliyle saltanat ile ifade edilemez.

Saltanat meselesi; üzerinde uzun uzun durulacak bir mesele değildir. Mamafih sık sık işitilen Hilafet-Saltanat ilişkisi meselesinden ötürü birkaç izah gerekiyor.

Buraya geçmeden önce tegallübe de değinmemiz gerekir.

Tegallüb; zorla malik olmak, demektir. Hilafet makamının tegallüb/zorlama ile ele geçirilmesi ise de; aşikârdır ki müspet değildir. Halifenin şartları, Şura’nın şartları gibi meseleleri göz önüne aldığımızda saltanat da, tegallüb yolu ile halife makamını ele geçirme de müspet olmadığı aşikârdır. Çünkü bir takım şartlar vardır ortada ve saltanat ve tegallübde de, bu şartları askıya alma vardır/durumu oluyor.

Peki; saltanat ve tegallüb yolu ile halife makamı elde edildiği takdirde, Hilafet iptal olur mu?

Saltanat ve tegallüb yolu ile halife makamını elde etmenin menfi olduğu aşikâr. Peki, saltanat ve tegallüb yolu ile halife makamının elde edilmesi durumunda; Hilafet’in yapısı, umdeleri var olsa bile Hilafet yok diyebilir miyiz?

İfade etmemiz gereken bir nokta var ki; tarihi dönemlerin bir kısmında tek halife olmamıştır ve de Hilafet’in yapısına ve umdelerine uymayan durumlar olmuştur. İkinci nokta ise; tegallübü, zorlama yolu ile halife makamını elde etme olarak izah ettik. Burada aşikâr bir durum var; ‘zorlama’ dediğimiz anda, halife makamında bulunan ferde bir yerlerde itaatin olmadığını da belirtmiş oluyoruz. Öte yandan halife makamına biri malik iken, bir ikinci kişi nasıl ‘zorlama’ yolu ile talip oluyor?

Velhasıl… Devlet başkanlığının/halife makamının babadan oğla geçmesi de, tegallüb-zorlama yolu ile elde edilmesi de menfi iken, Hilafet’in yokluğunu belirtmek ne kadar doğru olur? Hilafet’in makam vasfını tefekkür ettiğimizde, yaptırıcı gücünü müşahede ed(ebil)iyoruz. Tarihi dönemlerde, halifenin bu manada arka düzleme atıldığına şahit olsak dahi; teori, ilke, fikir buudundan dillendirdiğimizde tatbik düzlemini ne kadar dikkate almamız gerekir?

Bir makam ve remz olarak Hilafet; ehemmiyeti, işlerliği kullanılarak ifade edilen iki manaya da dikkat çekelim. Bu vesileyle “Hilafet belli bir zaman sonra sembolikti/sembolikleşti” diyerek ifade edilen menfi manaya dair mugalâtalara da değinmiş olalım.

Bizim işaret etiğimiz manada ki remz meselesi; yukarıda da değindiğimiz gibi bir takım cihazlar içinde dahi olsa, halife makamından gelen bir sözün, isteğin, deklarenin ilh. ehemmiyete haiz olmasıdır.

“Hilafet belli bir zaman sonra sembolikti/sembolikleşti” şeklinde dillendirilen mugalatalar ise; Hilafet’in, saltanat gibi cihazlar sayesinde belli bir süre sonra, ‘sadece sembolik (ve belki de duygusal)’ bir makam haline geldiği ve böyle bir makam olarak kaldığı, şeklinde kastedilen bir manadır. Bir kere farkında olarak veya olmayarak burada ifade edilen bir mesele vardır? Belli bir süre sonra, Hilafet’in bazı menfi devlet cihazları aracılığıyla “sembolikleştiği” dillendiriliyor. İfadenin içerisinde şu dillendiriliyor; sonradan katılan menfi devlet cihazlarından önce, Hilafet müspettir. Öncesinde müspet ise yapılması gereken sonradan ortaya çıkan menfi meselelerle birlikte müspetleri de mi atmaktır; yoksa müspetleri menfilerden arındırıp ortaya mı çıkarmaktır?

Öte yandan; belli bir zümrenin icraatı, bir mekanizmayı nasıl bağlar?

D) HİLAFET’İN KALDIRILMASI VE SONRASINA DAİR[16]

Cumhuriyet rejimi, Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı topraklar üzerinde kurulurken birçok değişiklik/inkılâp yapıldı. Hilafet’in kaldırılması de bu değişikliklerden/inkılâplardan birdir.

Hilafet’in kaldırıldığı (m.) 3 Mart 1924 tarihinde üç değişiklik yapılıyor. Bu üç değişikliğin alanlarının birbirleri ile taallukunu hatırda tutarak, bu üç değişikliği zikredelim;

  • Siyasi veçhe; Hilafet’in ilga edilmesi. İslami siyasi idarenin, otoritenin esasları ilh. kaldırıldı. İslami siyaset kaldırıldı.
  • Dini veçhe; ‘Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılıp, yerine ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ ve ‘Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kurulması. Vakıf ve benzeri mekanizmaların dinden bağımsız hale gelmiş oldu. Din işleri, devletin dışında ve devlete bağlı bir hale getirildi.
  • Eğitim veçhesi; ‘Tevhid-i Tedrisat’ın Kanunu’nun kabulü. Eğitim tek başlı hale getirildi ve (dolayısıyla da) İslami eğitimin kaldırıldı.

(m.) 1924 yılının, 3 Mart muhitinde yapılan bazı icraatlara, yaptırımlara, değişikliklere de kısaca nazar edelim;

27 Şubat; Abdülmecid Efendi’nin, cübbe ve Fatih kavuğu ile Cuma Selamlığı[17]’na çıkma isteği reddedildi.

29 Şubat; İstanbul’da, Osmanoğulları’nın son Cuma Selamlığı töreni yapıldı.

8 Mart; Şer’i Mahkemeler kaldırıldı. Adli yargı başladı.

3 Nisan; Yargıçların kıyafetlerine ilişkin yasa kabul edildi.

Hilafet’in ardından; Abdülmecid Efendi ve saltanat ailesi mensuplarıyla birlikte Osmanlı Hanedanı üyesi olmak üzere 155 kişi ülke dışına çıkarıldı.

Avrupa ile aynı umdeler üzerinde ittifak yolunda adımların gelişmesi, laikliğe geçiş sürecinin hızlanması, ulus devlet inşa sürecinin hızlanması ve ulusal egemenlik telakkisinin güçlenmesi; Hilafet’in ardından devlette ki bazı değişiklikler arasında sayılabilir.

Son olarak TBMM kanunlarından, 431 nolu “Hilafetin ilgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair kanun”a nazar ederek bu bahsi noktalayalım;

 

“Hilafetin ilgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair kanun

No. 481

BİRİNCİ MADDE — Halife haledilmiştir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mâna ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilâfet makamı mülgadır.

İKİNCİ MADDE — Mahlû halife ve Osmanlı saltanatı münderisesi hanedanı­nın erkek, kadın bilcümle âzası ve damatlar, Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyen memnudurlar. Bu hanedana mensup kadınlardan mütevellit kimseler de bu madde hükmüne tabidirler.

ÜÇÜNCÜ MADDE — İkinci maddede mezkûr kimseler işbu kanunun ilânı tarihinden itibaren âzami on gün zarfında Türkiye Cumhuriyeti arazisini terke mecburdurlar.

DÖRDÜNCÜ MADDE — İkinci maddede mezkûr kimselerin Türk vatandaşlık sıfatı ve hukuku merfudur.

BEŞİNCİ MADDE — Bundan böyle ikinci maddede mezkûr kimseler Türkiye Cumhuriyeti dahilinde emvali gayrimenkuleye tasarruf edemezler. İlişiklerinin kat’ı için bir sene müddetle bilvekâle mehakimi Devlete müracaat edebilirler. Bu müddetin mürurundan sonra hiç bir mahkemeye hakkı müracaatları yoktur.

ALTINCI MADDE — İkinci maddede mezkûr kimselere masarifi seferiyelerine mukabil bir defaya mahsus ve derecei servetlerine göre mütefavit olmak üzere Hükümetçe tensip edilecek mebaliğ ita olunacaktır.

YEDİNCİ MADDE — İkinci maddede mezkûr kimseler Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki bilcümle emvali gayrimenkulelerini bir sene zarfında Hükümetin malûmat ve muvafakatiyle tasfiyeye mecburdurlar. Mezkûr emvali gayrimenkuleyi tasfiye etmedikleri halde bunlar Hükümet marifetiyle tasfiye olunarak bedelleri kendilerine verilecektir.

SEKİZİNCİ MADDE — Osmanlı İmparatorluğunda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvali gayrimenkuleleri millete intikal etmiştir.

DOKUZUNCU MADDE — Mülga padişahlık sarayları, kasırları ve emakini – sairesi dahilindeki mefruşat, takvmlar, tablolar, asarı nefise ve sair bilûmum emvali menkule millete intikal etmiştir.

ONUNCU MADDE — Emlâki hakaniye namı altında olup evvelce millete devredilen emlâk ile beraber mülga padişahlığa ait bilcümle emlâk ve sabık Hazine i hümayun, muhteviyatlariyle birlikte saray ve kasırlar ve mebani ve arazi millete intikal etmiştir.

ON BİRİNCİ MADDE — Millete intikal eden emvali menkule ve gayrimenkulenin tesbit ve muhafazası için bir nizamname tanzim edilecektir.

ON İKİNCİ MADDE — İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren meriyülicradır.

ON ÜÇÜNCÜ MADDE — İşbu kanunun icrayi ahkâmına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

26 recep 1342 ve 3 mart 1340

Meclîs Heyeti Umumiyesince kabulü: ikinci içtimain ikinci celsesinde                                                 Cumhuriyet riyasetine tebliği : 3 . III. 1340 tarih ve 2/307 No. lu tezkere ile                                            Berayi neşir ve ilân kanunun Başvekâlete tebliğ edildiğini milş’ir Cumhuriyet Riyasetinden mevrut tezkerenin tarih ve numarası : 3 . Ill. 1340 ve 6/247                                                                                      Müzakeratı ihtiva eden zabıt ceridelerinin cilt ve Cilt Sayıfa say ifa numaraları; 7 19,29:78”[18]

On üç maddeden müteşekkil bu kanunda değinilen noktalara, muhtasaran nazar ettiğimzde şunları dillendirebiliriz;

  • Halifenin indirildiği bildiriliyor. Ve ardından da Hilafet’in mana ve mefhum olarak, Hükümet ve Cumhuriyetin içinde olduğunu bildiriliyor. Ve bundan ötürü de Hilafet’in kaldırıldığı bildiriliyor.                                                 => Peki, tefekkür ettiğimizde; Hilafet’in mana ve mefhum olarak, Hükümet ve Cumhuriyet ile bağlantısı nasıl kurulabiliyor? Hilafet’in ve de Hükümetin, Cumhuriyetin mana ve mefhum da esaslarda ve mekanizmalarda nasıl bir tutulabiliyor? Meseleleri sümen altı etmenin bir misalidir bu. Öte yandan, bu kısmı çok uzatmaya esasen gerek yoktur; Mehmet Emin Erişirgil’in ‘Neden Filozof Yok?’ suali, Kemalistler için hala cevaplanamayacak ve içinden çıkılamayacak bir sual olarak durduğu için, Hilafet’i ve diğer ismi geçen nizamları, mana ve mefhumda irdelemek de aslında bu sualin cevapları altındadır, diyebiliriz.
  • Reddedilen halifenin ve silinmiş, kaldırılmış Osmanlı saltanatı hanedanının damatlarına kadar bütün üyelerinin Türkiye Cumhuriyeti topraklarının içinde bulunmaları, ebediyen yasaklandığı belirtiliyor. Hatta bununla da yetinilmiyor; hanedan üyesi kadınlardan doğan çocukların da bu şekilde muameleye muhatap olacakları belirtiliyor.                                                                                                                                                               => Kanunun isminden de anlaşılacağı üzere; Hilafet’in kaldırılması ile Osmanlı Hanedanının ülke haricine çıkarılması arasında bağlantı vardır.
  • Bu kanunun yürürlüğe girmesinden en fazla on gün içinde ülke dışına çıkmalarının mecburluğu vurgulanıyor.
  • Ve Türk vatandaşlık sıfatları ve hukukunun feshedildiği, iptal edildiği belirtiliyor.                                                   => Her ne kadar ‘Türklüğe nispet’ mevzubahis edilse de; Hilafet’in kaldırılışında İngiliz etkisi, Lozan Anlaşması ilh. tefekkür edildiğinde, Osmanlı Hanedanından feshedilen “Türk vatandaşlığı” meselesi sırıtıyor burada. Kurucu kadroların kavmî değil bilakis sanal, yapay ve de ulus telakkisine dayan Türklük fikirleri burada da kendini aşikâr ediyor.
  • Türkiye Cumhuriyeti içerisinde taşınamayan mal, mülk gibi varlıklarına tasarruf edemeyecekleri belirtiliyor. Ve ardından belirtilen şu şekilde; İlişkilerinin kesilmesi için bir sene müddetle vekâleten mahkemeler devlete müracaat edebilecekler, Bu bir senelik müddet bitince hiçbir mahkemeye müracaat hakları olmayacaktır, Kişilerin savaşta ki masraflarına denk bir defalığına mahsus ve servet derecelerine göre farklı olmak şartıyla hükümetin münasip göreceği meblağlar ödenecek. Türkiye Cumhuriyeti’nin arazisindeki bütün taşınamayan mal, mülk gibi varlıklarını bir sene içinde hükümetin bilgi ve uygun bulduğu ölçüde ellerinden uzaklaştırmaya mecbur edildikleri bildiriliyor. Osmanlı’da padişahlık yapanların Türkiye Cumhuriyeti arazilerinde ki tapuya bağlı taşınamayan mal, mülk gibi varlıklarının ve saray, kasır ve diğer mekânlarında ki bütün taşınabilen mal, mülk gibi varlıkların millete geçtiği bildiriliyor. Ardından onuncu maddede, hakanlığa ait olan mülkler namında olup ta önceden millete geçen mülklerle birlikte kaldırılan padişahlığa ait bütün mülkler ve önceki/geçmiş, hakana ait hazine, içerikleriyle beraber saray, kasırlar, binalar ve arazi millete intikal ettiği bildiriliyor. Millete geçen taşınabilen ve taşınamayan mal, mülk gibi varlıkların tespit ve muhafazası için bir ayrıntılı izahların olduğu, kararlaştırılan kaidelerin bulunduğu bir nizamnamenin düzenleneceği bildiriliyor. => Bu noktada, Osmanlı dışından gelen Hilafet paraları ile (Türkiye) İş Bankası’nın kuruluşunu anabiliriz. Ülke haricinden gelen paralar dahi halka değil de, yeni Cumhuriyetin faydasına kullanılıyor; kaldı ki, ülke dâhilinde ki mülklerin halka verilmesi/kullanılması, enteresan ve belirsiz bir durum. Halkın halifesinin, ülke haricine çıkarılması mevzubahis olup da, mülklerin halka verilmesi de, kurucu kadronun/kadroların ve bu kadronun/kadroların ideolojileri buudundan garabet ve çelişkili bir mesele.
  • Kanun tarihinin yayınlanmasından itibaren, hükme göre yerine getirileceği ve de kanunun hükümlerinin yerine getirilmesinden İcra Vekilleri Heyeti’nin görevi olduğu bildiriliyor.

 

[1] İdare: 1) Devredilme. 2) Bir işi yürütme, çekip çevirme,  devretme. 3) Memleket işlerinin çekip çevrilmesi, yürütülmesi; kamu işlerinin tamamı. 4) Bir kuruluşun işlerini yürüten topluluk. 5)Herhangi bir işin yürütüldüğü bina. 6) Daire, büro. 7) Kullanma, istimal, sevk. 8) tutum, tasarruf, ekonomi, iktisat. 9) Geçinme, geçim, taayyüş. 10) Siyaset.

[2] Yönetim: 1) Yön verme, yönlendirme. 2) Yönetme. 3) Yönetenler.

[3] Nisa Suresi/60

[4] Maide Suresi/49

[5] Maide/50

[6] İstihlaf: Halef bırakma, yerine geçirme.

[7] Geçmişi Ve Geleceği İle Hilafet; Kadir Mısıroğlu

[8] El-Firak; İbn Hazm (Aktaran, Beşir Eryarsoy; İslam Devlet Yapısı)

[9] İslami ıstılahta: “Hz. Peygamber’den sonra, O’na halef olarak, din ve dünya işlerinde müminlere emir olmak” şeklinde tarif edilmiştir. İslam uleması; “bey’at sonucu müminler adına tasarruf yetkisine haiz olan ve ahkamın tatbikini sağlayan kimseye halife denilir” tarifinde müttefiktir. Kur’an-ı Kerîm’de “Ey iman edenler!.. Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (ulû’lemre) de itaat edin. Eğer bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu (ihtilaf konusunu)Allah’a ve Resûlüne döndürün. Eğer Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir. Sana indirilen (Ku’ân-ı Kerîm)e de, senden evvel indirilmiş olan (kitap)lara da, her halde iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki; onu inkâr etmeleriyle emrolundukları halde, yine tâğûtun huzurunda muhakeme edilmelerini arzu ediyorlar. Şeytan da onları (bir daha dönemiyecekleri kadar) uzak bir sapkınlıkla, büsbütün sapıtmak ister.” Hükmü beyan buyurulmuştur!.. Mü’minlerin; “kime, hangi şartlarda ve nasıl” itaat edecekleri, neyi kesinlikle reddedecekleri burada açıkça izah olunmuştur. Hz. Muhammed’in: “Her kim ulû’lemre itaatten bir el kadar ayrılırsa, kıyamet günüde Allah’a, fiili (ameli) hususunda lehinde hiçbir hücceti olmayarak ölürse, cahiliye ölümü ile ölür.” buyurduğu sabittir. İslami eserlerde halife, sultan, ulû’lemr ve imam kavramları, he aynı mahiyeti beyan için kullanılmıştır. İbni Hümam, ‘Kitabu’l-Müsayere’ isimli eserinde: “Mü’minlerin kendi içlerinden imam seçmelerinin sebebi, İslam’ın hükümlerini hakkı ile eda etmek içindir” diyereki önemli bir noktaya işaret etmektedir. İmam Ebu Muin en-Nesefi: “Üzerimizde İslam devlet başkanı olan imamı (ulû’lemri) görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. İmam, devlet başkanı olan halifedir. İmametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kafir olur. Çünkü dini hükümlerden bir kısmının farz olması, imamın varlığına bağlıdır. Cum’a namazı, bayram namazı ve yetimleri evlendirmek gibi… İmamı inkar eden kimse, farzları inkar etmiş olur. Farzları inkar eden de kafir olur” hükmünü zikreder. Bazı kaynaklarda; Hz. Muhammed’in vefatından sonra sahabenin (Hz. Muhammed’i defnetmeden önce) halife seçme hususunda titiz davrandığı kayıtlıdır. Kafirlerin; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere koydukları hükümlere reddetmek farzdır. Onların, mü’minler üzerinde velayet hakkının bulunmayacağı hususu kat’idir. Dolayısıyla mü’minler; kafirlerin veya mürtedlerin istilasına uğrarlarsa, kuvvetle başlarına geçen bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı cihadın farz-ı ayn olduğunu bilirler. Hilafet sistemi ile Şia-İmamiye’nin “masum imam” anlayışı, siyasi rejim açısından farklı modelleri gündeme getirir. Ancak İslam fıkhına uygun bir devletin kurulması noktasında, itikadi farklılaşmayı ortaya çıkarmaz. (Yusuf Kerimoğlu’nun, ‘Kelimeler Kavramlar’ isimli eserinin “Hilafet-İmamet” maddesinden, muhtasar olarak iktibas edilmiştir.)

[10] Dr. Fehmi Şinnavi; Siyasal İslam’a Doğru

[11] Doğan Büyük Türkçe Sözlük; D. Mehmet Doğan

[12] Şura, 38

[13] Ali İmra, 159

[14] Çocuk yaşta olmayacak ve akıl sağlığı yerinde olacak.

[15] Yeterlilik.

[16] ‘Hilafet’in Kaldırılması ve Sonrasına Dair’ isimli bu bölümde, muhtasar bazı malumatlar verilmiştir. Türkiye ve dışında, Hilafet’in kaldırılmasının akisleri gibi ve birçok mesele bulunduğu halde burada işlenmemiştir. Sadece bazı siyasi meselelere değinilmiştir.

[17] Cuma namazlarına, Osmanlı Devleti padişahlarının gidiş gelişlerinde yapılan etkinliktir.

[18]http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc002/kanuntbmmc002/kanuntbmmc00200431.pdf

 

ALİ TARIK PARLAKIŞIK

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder