İSLAM COĞRAFYASI: “SURİYE”
HATİCE İNCEKARA
Hamza el-Hatip, Tamer Muhammed Şera ve tüm gülümseyen şehidlere…
Gencin Rabbi’nin adıyla,
Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O’dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu ölü bir memlekete sevk ederiz ( A’raf :7/ 17 )
Bir müddettir, İslâm dünyasında esen rüzgârların farkında olan akıl ehli, basiret sahibi yazarlarımızdan şu yorumları okuyorduk: “ Bütün İslâm alemi hızlı bir değişim sürecine girmiş bulunuyor. Bu değişimin merkezi de Ortadoğu’dur. Son dönemde yaşanan değişim sürecinde tüm baskılara, şiddet uygulamalarına ve devlet terörüne rağmen sürekli güçlenen hareketin İslâmi hareket olduğu kesindir. Biz İslâm aleminin yakın gelecekte İslâmi Hareketin şahlanışına şahit olacağı ümidindeyiz”.
Şimdi ise, İslâmi hareketlerle birlikte adalet ve özgürlük sevdalısı insanların şahlanışına dünya olarak şahit oluyoruz.
Esen rüzgârlarla gelen bulutlar halklara yağmur bereketini, diktalara tufanı getirdi. “Allah gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzünü diriltti” ( Nahl:16/ 65 ) , “Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki…Uyarılanların ( fakat yola gelmeyenlerin ) yağmuru ne de kötü!” ( Şuara:26 / 173).
Dikta rejimlerine karşı ayaklanan halklar ödedikleri bedellerle 20, 30, 40 yıllık tiranları devirirken, ayaklanmalara hazırlıksız yakalanan emperyalistler, ilk devrimden sonra, hesapları adına sürece müdahil olmaya çalıştılarsa da büyük oranda başarısız oldular. “Tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır” ( Âl-i İmrân :3/ 54)
Zulmün, ifsadın, isyanın ve tuğyanın yoğun olarak yaşandığı coğrafyamızda, Trablus’tan Şam’a, ‘hürriyet’ için adanan kardeşlerimizin kendi iradeleriyle doldurduğu meydanlar birçoklarının havsalasını zorlasa da, biz şahitliğimizi doğru yapabilmek adına, insanların öleceğini bile bile sokağa dökülmelerine sebep neydi diye soruyoruz. Tunus’ta , Mısır’da, Libya’da, Yemen’de, Bahreyn’de ve bu yazımızın konusu Suriye’de.
Zulmün ve direnişin tarihi
Bugünkü Suriye toprakları Hz. Ömer (r.a )’ in halifeliği döneminde M. 634, 635, ve 636 yıllarında gerçekleştirilen seferler neticesinde fethedilerek İslâm topraklarına katıldı. Sırasıyla Emeviler, Abbasiler ve Mısır hükümdarları, Selçuklular ve Eyyubiler'in elinde kalan Suriye 1250-1303 yılları arasında Moğol saldırılarına maruz kaldı. Daha sonra Memlükler'in eline geçen Suriye toprakları 1517’ de Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı devletine katıldı. 1831-1840 yılları arasındaki 9 yıllık süre içinde Osmanlılara başkaldırarak Mısır’da ayrı bir yönetim kurmuş olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın eline geçti. Ancak Mehmet Ali Paşa’nın idaresini istemeyen belde ahalisi Paşa’ya isyan ederek yeniden Osmanlı’ya bağlandı. Osmanlı’yla her zaman dayanışma içinde olan ve hiçbir zaman Osmanlı’yı arkadan vurmayan Suriye, 4. Ordu Komutanlığına getirilmesinden sonra güya İngilizlerden Mısır’ı almak amacıyla 1915’te girdiği Kanal Seferi’nde ağır yenilgiye uğrayan, sonrasında İngilizlerin Filistin’e saldırmaları karşısında da zayıf kalarak, 1917’ de o toprakları İngilizlere teslim eden, ardından Suriye ve Batı Arabistan Orduları Komutanlığı’na getirilen Ahmet Cemal Paşa tarafından büyük katliamlara uğradı. Aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden olan, o dönemin Siyonist örgütleriyle işbirliği içine girerek Sultan II. Abdulhamid’i tahtından indiren ihanet grubunun içinde yer alan Cemal Paşa, bütün bu katliamları Osmanlı adına gerçekleştirerek Arap toplumlarında Osmanlı karşıtlığının yayılmasının da psikolojik altyapısını oluşturdu.
Suriye 1920’ de Fransızlar tarafından işgal edildi. Fransa klasik sömürgeci politikalardan böl, parçala, yönet taktiği çerçevesinde 1920-21 yılları arasında Suriye’yi azınlıkları temel aldığı beş ayrı eyalete böldü: Şam, Halep, Alevi Devleti, Cebel Druş ve Lübnan. Azınlıkların sempati ile yaklaştığı bu suni oluşumlar Sünnî çoğunluğun tepkisini çekti. Halk işgale ve işgalci faaliyetlere karşı çıktıysa da, Fransızlar onbinlerce insanın canına kıyarak ve büyük şehirleri bombalayarak ayaklanmaları bastırdılar. Ayaklananların bastırılmasında ve idarede uygulanan sert tedbirler ülke genelinde Fransa’ya karşı duyulan huzursuzluğun daha da artmasına neden oldu. Bir müddet bastırılsa da halk işgal karşısında direnmeye devam etti ve direniş sonucunda Fransızlar 1946’ da Suriye’nin bağımsızlığını kabul etmek ve Suriye’den çekilmek zorunda kaldı. Ancak arkalarında kendi elleriyle yetiştirdikleri , kendi sistemlerini koruyacak ve kurdukları sistemleri ayakta tutacak bir bürokratlar tabakası bıraktılar. Halkın ezici çoğunluğunu oluşturan Sünnîleri daha kolay kontrol edebilmek için, yerel halk arasında kutuplaşmalara zemin hazırlayacak tarzda, çoğunluğu Alevi ( Nusayri ), Dürzi ve İsmaili gibi azınlıkların oluşturduğu bu bürokrat tabaka ülke yönetimini ele aldı.
Bağımsızlığı kazandığı 1946’dan Hafız el- Esed’in yönetimi ele geçireceği 1970’e kadar Suriye birbiri ardı sıra devam eden cunta idareleri tarafından yönetildi. 1949, 1954, 1962, 1963, 1966 ve 1970 yıllarında birbirinden farklı darbeler gerçekleştirildi. 1963’te General Hafız el- Emin’in öncülüğünde gerçekleştirilen darbe Mişel Eflâk’ın 1943’te Şam’da kurduğu Baas Partisi’nin iktidarı ele almasını sağladı. Baas partisi diğer tüm siyasi oluşumların her darbe sonrası yaşadığı iç çekişmelerden kendisini kurtaramadı. Neo- Baasçılar olarak tanımlanan iki Alevi ( Nusayri ) Subay Salah Cedid ve Hafız el- Esed, içlerinde Mişel Eflâk’ın da bulunduğu rejimin kuvvetli isimlerine karşı verdikleri iktidar mücadelesini 1966 yılında gerçekleştirdikleri darbeyle kazandılar. Ancak iç çekişmeler bununla bitmedi. Suriye yönetimine göz diken Hafız el- Esed, bu konuda Amerika’nın desteğini alabilmek için; Suriye’nin Hava Kuvvetleri Komutanı ve Savunma Bakanı olduğu 1967 Arap- İsrail savaşında, savaşın ilk 22 saatinde Suriye ordusunun herhangi bir harekette bulunmasına engel olarak ve Suriye birliklerini Şam’a çağırarak, son derece stratejik öneme sahip Golan Tepeleri’ni İsrail’e teslim etti. Hafız el- Esed daha sonra 1968 yılında başarısız bir darbe teşebbüsün de bulunsa da İsrail’e yaptığı fedakarlık! sayesinde 1970’te iktidarı ele geçirdi.
“ Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi!.....Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız” (Tâhâ :20/71 )
Hafız el- Esed yönetime gelmesinden sonra Sovyetler Birliği’yle sıkı bir dostluk içerisine girdi ve dağılmasına kadar Sovyetler’den sürekli destek gördü. İzlediği politikada ABD ve Batı’nın çıkarlarını gözetmeyi de ihmal etmedi. Hakkında ABD’deki Yahudi teşkilatlarıyla gizli ilişkiler içinde bulunduğuna dair belgeler yayınlandı. Bölgedeki diğer despot yöneticiler gibi Filistin Dava’sını kendi kişisel idaresini kuvvetlendirmek için kullanmaktan çekinmeyen Esed, 1967’de kendi elleriyle İsrail’e teslim ettiği Golan Tepeleri’ni daha sonra siyasi prestij meselesi haline getirdi. 1970’de başlayan iktidarı boyunca ülkeyi demir yumrukla yönetti ve hiçbir muhalif çalışmaya izin vermedi.
Parti içi çekişmelerden galip çıkarak yönetimde tek söz sahibi olan Hafız el- Esed ülkedeki geniş halk desteğine sahip İslâmcı muhalefetle yüzleşmek zorunda kaldı. 70’li yıllardan itibaren ülkenin en büyük muhalif hareketi haline gelen Müslüman Kardeşler, Baas yönetimine zor anlar yaşattı. “Tek adam”, diktatör Hafız el- Esed Müslüman Kardeşler Cemaati’nin tüm faaliyetlerini yasakladı . 1979’ da Müslüman Kardeşler’e mensup tutukluları diğer tutuklulardan ayırmak için Tedmur hapishanesini açtı ve burayı yüzlerce insanla doldurdu. 7 Haziran 1980’ de çıkardığı 49. sayılı kanunla, kardeşi Rıfat Esed’in kontrolündeki ordudan bağımsız, kendi hava kuvvetlerine, istihbarat servisine ve hapishanelere sahip “Savunma Tugayı” adındaki özel birlikle Tedmur’ deki savunmasız tutukluları helikopterlerle bombalayarak “meşru” bir şekilde katletti. 600-1000 arasında tutuklunun katlini meşru kılan 49. sayılı kanunun 1. maddesi şöyleydi: “Müslüman Kardeşler Cemaati’ne mensup herkes suçlu kabul edilir ve idamına karar verilir.” Hala geçerli olan 49. sayılı kanunla tutukladığı insanlara çeşitli işkenceler yaptı. Bunlar, vücudun hassas bölgelerinde sigara söndürmek, cımbızlarla derinin ve tüylerin koparılması, kamçılarla vurmak, önce soğuk sonra sıcak suya sokmak, tırnak sökmek, tecavüz etmek ve onur kırıcı farklı yöntemler şeklindeydi. Tüm bunlara, yani aldığı sert tedbirlere rağmen, hareketi bir türlü kontrol edemeyen Esed, hareketi sindirmek için canice bir yönteme başvurdu.
“Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir” (Hac: 22/40 ). “ Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını engelleyen ve onların yıkılmasına çalışandan daha hâin kim olabilir?” (Bakara: 2/114)
İslâmi Hareket’in en güçlü olduğu şehirlerden biri olan Hama’da , Müslüman Kardeşler’in çok sayıda destekçisi ve mensubu vardı. Müslüman Kardeşler’i kendi sultasına karşı duran en tehlikeli akım olarak gören ve üzerine gitmek için fırsat kollayan Esed rejimi Hama’ya ve Müslüman Kardeşler Cemaati’ne uzun süredir diş biliyor ve komplo hazırlıyordu.
Diktatör Esed, Hama katliamından iki yıl önce adamlarını ve cellatlarını fitne tohumları ekmeleri, insanları tahrik etmeleri için şehre gönderdi. Bu kişiler insanların inançlarına saldırmak, erkeklerin onur ve haysiyetlerini, kadınların namuslarını kirletmek için gönderilmişlerdi. Amaç ise toplumu tahrik ederek bir katliamın zeminini hazırlamaktı. Gönderilen bu tahrikçi vahşiler kendilerinden istenenin fazlasını yaptılar. Öyle ki sadece büyüklere değil küçük yaştaki çocuklara bile saldırarak namuslarını kirletmeye kalkıştılar. İslâmi kimlik taşıyan herkesin evini aradılar, bazen bir evi ondan fazla aradılar. İlimlerinden dolayı hürmet gören insanların haysiyetlerini kirlettiler.
Esed yönetimi Hama’daki tahrikleri yaparken bir yandan da askeri tedbirleri arttırdı ve bölge ahalisini güvenlik yönünden sıkı bir denetime aldı. Şehir tamamen Sıkı Yönetim’in Kontrolüne alındı, askeri ve sivil istihbaratlar için karargahlar kuruldu. Yani, bir yandan halk devlete isyan etmesi için her yönden tahrik edildi, bir yandan da isyan edenlerin anında ortadan kaldırılması için her türlü tedbir alındı. Bütün zulümler artık dayanılmaz hale gelince halk rejimin insanlık dışı uygulamalarına karşı sünnisiyle, hristiyanıyla tepkisini ortaya koydu. Katliam gerçekleştirmek için bir kıvılcım arayan rejim ise 2 Şubat 1982’de planlanan kanlı eylemlerine başladı. Rejimin kendisinin organize ettiği olaylara verilen tepkiyi bastırmak amacıyla uyguladığı şiddet üç haftadan fazla sürdü. Havadan helikopterlerle, karadan toplarla ateşe tutulan şehirde, şüphelilerin bulunduğu düşünülen binalarda yaşayanları öldürmek için siyanür kullanıldı, 38 cami yok edildi, 2 kilise yıkıldı. Üç ay boyunca ezan sesi duyulmadı. Bazı Hamalı kurbanlar toplu mezarlara canlı olarak gömüldüler, bebekler yalvaran annelerinin gözlerinin önünde balkonlardan aşağı atıldılar. Çocuklar kendilerini savunabilmek için yaralı askerlerin silahlarını kullandılar. Kadın ve çocuklara şiddet uygulamayan askerler de öldürüldü ve sonuçta 21 gün, gece ve gündüz süren katliamda yaklaşık 40.000 kişi hayatını kaybetti. Saldırılardan sonra başlayan operasyonlarda 13-17 yaş arası erkekler şehirde tutuklandı ve birçoğundan bir daha haber alınamadı. O günlerde gözaltına alındıktan sonra kaybolan ve bir daha kendisinden haber alınamayan insan sayısı 20.000 den fazladır. Katliamdan sonra 800.000 kişi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Halkı katleden, kadınları inciten, babaların onurunu kıran Ortadoğu’nun en kanlı tiranlarından Hafız el- Esed kan ve gözyaşının hakim olduğu otuz yıllık iktidarı ardında bırakarak 2000 yılında öldü. “Her canlı ölümü tadar (Enbiya: 21/35), “ O hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sandı. Oysa gerçekten Rabbin onu görüyordu ( İnşikak: 84/ 14-15 ) Teoride cumhuriyet idaresini savunan, pratikte ise krallıklardan farkı olmayan Baas idaresi Esed’in yerine oğlu Beşşâr’ı cumhurbaşkanı sıfatıyla tahta çıkardı.
“Onların çoğunda sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk(A’raf: 7/102 ).
2000 yılında ölen “yaşlı tilki” Hafız Esed’in yerine hiç hesapta olmayan göz doktoru genç oğlu Beşşâr Esed geçti. Büyük oğul Basil’in 1994’te bir trafik kazasıyla ölümü, amca Rıfat’ı iktidarın tek adayı bırakırken, Hafız Esed bir değişiklik yaparak Rıfat’ı azletti, böylece genç oğlunun önü açılmış oldu. Babası öldüğünde 34 yaşında olan Beşşâr’ın yaşı devlet başkanlığını tutmadığı için, meclis toplanıp anında çıkardığı bir kanunla devlet başkanı seçilme yaşını Beşşâr’ın yaşına indiriverdi. Birkaç dakika içinde oylanıp kabul edilen kanunla Beşşâr Esed hem ordu komutanı hem de devlet başkanı oldu.
Ölen abisi ve amcası ile karşılaştırılamayacak kadar farklı bir yapıya sahip olan Beşşâr Esed ilk radikal değişimi özel hayatında yaptı. Kendisi Nusayrî azınlığa sahip olmasına rağmen Sünnî bir eşle evlenerek Esed ailesinde bir ilki gerçekleştirdi. Bu, onu halk nazarında daha “sevimli” kıldı.
Beşşâr Esed yönetime gelince en başta babasının çok sıkı tuttuğu ipleri biraz gevşeterek ülkeye kademeli bir şekilde hürriyet ortamı getirmeye başladı. Daha önce ülkeye sokulmayan bazı kişilerin ve kesimlerin ülkeye girmelerine izin verdi. Örneğin Müslüman Kardeşler Cemaati’ne yönelik ülkeye girme yasağını kaldırdı. Daha önce inanç ve düşüncelerinden dolayı hapse atılmış olanların bir kısmını serbest bıraktı. Genel özgürlükler ve haklar konusunda birtakım reformlara gidilmesinin zorunluluğundan söz etti. Tüm eğitim kurumlarında başörtüsünü yasağını kaldırdı. Babasının Şam’a tepeden bakan sarayını terk ederek, halkın arasında bir evde yaşamaya başladı.
Yeni cumhurbaşkanı, farklı, iyi, reformcu, genç Beşşâr babasının dönemindeki bazı ağır toplardan rahatsızdı. Çünkü bu kişiler devletin kilit noktalarını tutmuşlardı ve değişim sürecinin önünde engel oluşturuyorlardı. Yapılmak istenen değişikliklere ayak sürüyen bu eski kadro yüzünden bir çok değişim gecikiyordu. Engelliyorlardı Beşşâr’ı. O tüm kalbiyle yenilik yapmak istiyordu, ama babasının zamanından kalma fosiller yok mu o fosiller..Üzülüyordu zavallı Beşşâr.. Ya Beşşaar!
Suriye’de gösterilerin başladığı 15 Mart’tan sonrasını saymazsak, Beşşâr’ın Cumhurbaşkanı olduğu 2000 yılından bu güne 11 yıl geçmesine rağmen Beşşâr’ın vaatlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Ne çözeceğini söylediği Kürtlere yönelik ayrımcı politikalar ne de insan hakları ihlalleri ile ilgili sıkıntılar. Yapılan bir iki şeyse kendi çıkarları için yapılmış şeylerdi. Meselâ Suriye yönetimi Mart 2005’te özellikle siyasi mahkumlara yönelik bir af çıkardı ve bu af kapsamına Müslüman Kardeşler Cemaati’nden de bir çok kişi alındı. Ama yine 2005’in Kasım ayında Hama katliamında Irak’a iltica eden bir babanın 1985 doğumlu oğlu, hiç görmediği ülkesine gelmesine herhangi bir sakınca olmadığına dair resmi belgesi olmasına rağmen, ülkeye ayak basar basmaz tutuklandı ve 49.sayılı kanun gereği, idama mahkum edildi. Dolayısıyla Beşşâr’ın siyasi affı, o dönem uluslar arası güçler tarafından yalnızlığa itildiğini görünce halkıyla daha çok bütünleşme, ihtiyacı duymasından başka bir şey değildi.
Yine 2007’ de Irak’ta yaşayan muhalif bir babanın Suriye’de yaşayan oğlu ‘muhalif bir babanın oğlu olmaktan tutuklandı. 2010’da ise Suriye’nin insan hakları mücadelesi alanında tanınmış isimlerden Avukat Heysem el-Malik siyasi sebeplerle 79 yaşındayken askeri mahkemede yargılandı. En son 2011 Mart ayında okullarının duvarına ‘özgürlük’ yazan ortaokul öğrencisi çocuklar, gözaltına alınıp günlerce işkenceden geçirildi. Çocuklarının ailelerinin verdiği haklı tepki karşısında sistemin takındığı tavır, aslında baba Esed rejiminin hala yerinde durduğunu ve en ufak bir ilerleme kaydedilmediğini bir kez daha gösterdi.
“Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın denildiğinde, ‘Biz ancak iyileştiricileriz!’ derler. Değil mi, asıl bozguncuk yandaşları onlardır; ama, bilincinde değildirler!”( Bakara 2/11 ) Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? (Bakara: 2/100). “Onlara , ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı ne üzere bulduysak, ona uyarız!’ derler. Ne! Ataları bir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?” ( Bakara: 2/170 )
Der’a’da Arap Baharından etkilenen 10-15 çocuk okullarının duvarına “özgürlük” yazdı. Haberi alan Muhaberat çocukları apar topar götürdü. Aileler çocuklarını almak için valinin kapısını çaldı olmadı. Ardından gittikleri istihbarat merkezinden kovuldular. Sonrasında valilik basıldı ve çocuklar verildi. Ama bir sorun vardı: Çocukların tırnakları çekilmiş, bazılarına da tecavüz edilmişti. Ailelerin bağlı olduğu aşiretler tepkilerini göstermek için 10.000 kişilik eylem yaptılar. Eylem sırasında da uygulanan şiddet halkı tekrar sokaklara döktü. Tepkilerini ve taleplerini anlatmak için sokağa dökülen halka Beşşâr Esed silahla karşılık verdi ve hayatının hatasını yaptı. Eylemler arttı.Halk uzun süre Beşşâr’ın çıkıp bir şeyler söylemesini bekledi. Beşşâr konuştu ve meydanlara dökülenleri ayrımcılıkla, fitne çıkarmakla, ülkeyi bölmeye kalkışmakla suçladı. Konuşmadan sonra halktan bir kadın Beşşâ’rın arabasına koşarak arabanın camlarına tükürdü. Halk vazgeçmedi. Der’a’da başlayan eylemler Haleb’e, Humus’a kadar yayıldı. Halkın kararlılığını gören Beşşâr sıkıyönetimi kaldırdığını söyledi ardından en büyük katliamını yaptı. Genel af ilan etti, ardından yine katliam yaptı. Eylemler yine devam etti. Gündüz, gece, Salı, Cuma.. Sıkılmış yumruklarından başka hiçbir şeyi olmayan halk her eylemde tutuklandı ve öldürüldü. Bir çocuğun dişleri ve tırnakları söküldü, gözleri oyuldu, bir adam alnından vuruldu ve beyni aktı, bir genç arkadaşının ‘şahad!’ çığlıkları arasında Rabb’ine gitti, bir kız çocuğu incitildi ve bir mülteci terliğini bile giyemeden kaçarken bir karanlığa, bir çocuğuna, bir de arkasına baktı. Bunlar çocuklar için 40 kez, genç için 2000 ?! kez, mülteci için onbinlerce kez yaşandı. Yetmedi öldürülenler toplu mezarlara gömüldü babasının ve amcasının tabiatından çok farklı olan Beşşâr’ın yönetiminde. Farklıydılar çünkü babası toplu mezarlarda bulunan cesetlerin özel makinelerle kemiklerini öğütmüş bazılarının kemik kırıntılarını dahi denize dökmüştü ispatların önüne geçebilmek için. “Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür” (Hadîd: 57/4). “ Ve şahit olarak Allah kâfidir” ( Nisa: 4/166 ) Kimse babasını aratmadı. Mazlum babaların mazlum oğulları babaları gibi ölürken, zalim babanın zalim oğlu da babası gibi öldürdü.
“İşte böylece sizin insanlığa şahit olmanız, Rasûl’ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık” ( Bakara: 2/143). “ Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimselerden olun (Nisa:4/135 ) “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur..( Hûd: 11/13 ).
Bizim coğrafyalarda diktatörlere ve diktatörlüğe karşı altı ay önce başlayan isyan gözün ve kulağın şahit olabileceği her şeyle haykırdı: ‘halklar rejimin değişmesini istiyor!’ diye. Kimi duydu inanmadı, kimi gördü unuttu. Kimi meydanlardaki her bir gencin zulmü devirmeye yeminli Mehdiler olduğunu yadsıyarak, ‘fitnedir, Mehdi gelip düzeltecek’ derken kimi meydanlara inip halka konuşma yaptı Cevdet Said gibi. Kimi tuttuğu köşede Baas sözcülüğü yaparken, kimi hakikati haykırdı Adem Özköse Gibi. Kimileri de yardımlar, eylemler organize ederek yaptı şahitliğini, Hatay köylüleri, İHH, Akabe Vakfı, Akdav, Araştırma ve kültür Vakfı, Anadolu Platformu, Fatih Akıncıları,Hikmet Vakfı, İnsan ve Medeniyet Hareketi, Mazlumder, Medeniyet Derneği, Özgür-der, 16 Temmuz Hareketi gibi. Biz de buradan, zalimlerin yaptıklarından, yalakaların yalanlarından, Siyonistlere darbe vursak dünyaya meydan okusak da değerlerimize değil çıkarlarımıza sarılmaktan beri olduğumuzu söylüyor, zalim sultan karşısında hakkı haykıran kardeşlerimize selâm duruyoruz. Şahid ol, Ya Rab!
KAYNAKÇA