BETÜL BABACAN
İSLAM COĞRAFYASI
FİLİPİNLER
İslam coğrafyası dendiğinde ilk anda akla gelemeyecek bir ülke var bu defa karşımızda; Filipinler ve onunla ilintili olarak Moro Müslümanları… Çok uzun yıllar önce bu topraklar İslam’la tanışmış olmasına karşın ülkede hala müslümanların problemleri çözülebilmiş değil.
Geçmişten bu güne Filipinler’in tarihi
7100 adadan oluşan Filipinler kuzey ve batıdan Güney Çin Denizi, doğudan Filipinler Denizi ve Pasifik Okyanusu, güneyden Sulavesi Denizi ve Borneo adasının kıyı suları ile çevrilidir. Filipinler’in nüfusunun neredeyse tamamı Malay kökenli olup, yine de koloni dönemi ve coğrafi yakınlık nedeniyle ataları İspanyol, Çin ve Amerikalı kökenli olan vatandaşları da bulunmaktadır. Ülkenin resmi dili Filipino olup, İngilizce neredeyse ülkenin tamamına yayılmıştır. Ayrıca nüfusunun büyük bölümü Katolik’tir. 1571-1898 yılları arasında bir İspanyol kolonisi olarak kalmış ve hatta adını da bu dönemde almıştır. Amerika-İspanya savaşı sonrası 1898 yılında Amerika’nın kontrolüne giren Filipinler, İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlığını kazanmıştır. 13. yüzyıl sonlarında Hint Okyanusu’ndan ve Endonezya’dan bölgeye gelen Müslüman tacirler, Filipin adalarına İslamiyet’i yaymışlardır. 1363 yılında Meksika’dan gelen Legazpi tarafından adalar üzerinde İspanyol hakimiyeti kurulmuştur. Sırasıyla Portekizliler, Çinliler ve Hollandalılar, İspanyollar’ın bölgedeki hakimiyetini yıkmaya çalışmışlardır. İngilizler, 1762 ve 1763 tarihlerinde Manila’yı iki kez işgal etmişlerdir. Bu yıllardan başlayarak, Süveyş kanalının açılmasına bağlı olarak Avrupa’dan ulaşım süresinin kısalmasının da etkisiyle Filipinler’de milliyetçi görüşler gelişmeye başlamıştır. Nisan 1898’de İspanyollar’la savaşa giren Amerikalılar, Mayıs 1898’de Manila’yı ele geçirmişlerdir. 10 Aralık 1898‘de imzalanan Paris Anlaşması ile Filipinler ABD’ye bağlanmıştır. ABD ülkede sivil bir yönetim kurmuş, 1916 yılında çıkarılan Filipinler Özerklik Yasası, Amerikan tipi iki meclisli bir yasama sistemi oluşturmuştur. 24 Mart 1934 tarihinde ABD’ye bağlı “Filipinler Milletler Topluluğu”nun kurulduğu ilan edilmiş, bu 14 Mayıs 1933’de yapılan plebisitle onaylanmış ve 10 yıllık bir geçiş döneminin ardından, 4 Temmuz 1946 tarihinde Filipinler tam bağımsızlığını kazanmış, Roxas Cumhurbaşkanı olmuştur. Fakat Filipinler’in bağımsızlığını kazanması ülkenin demokratik bir rejime ve refah toplumuna ulaşmasına yardımcı olmamıştır. Bugün Filipinler hala ekonomik ve siyasi çalkantılar içerisindedir ve nüfusunun önemli bir bölümü yabancı ülkelere işçi olarak göçmektedir.
Filipinler siyasi tarihinin en önemli isimlerinden biri kuşkusuz Ferdinand Marcos’tur. 1965 yılında seçimle işbaşına gelen Marcos ülkeyi 1986 yılına kadar yönetmiştir. Filipinler’in bugün içerisinde bulunduğu kötü ekonomik ve siyasal koşulların başlıca sorumlusu olan Marcos, Soğuk Savaş yıllarında anti-komünizm retoriğini başarıyla kullanarak başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere kapitalist Batı dünyasının desteğini arkasına almış ve bu yolla iktidarını korumayı başarmıştır. 1972 yılında ikinci dört yıllık başkanlık süresinin sonuna doğru gücünü rakip aday Benigno Aquino karşısında koruyamayacağını anlayan Marcos, yükselen komünizm tehlikesini bahane ederek ülkesinde sıkı yönetim ilan etmiş ve 1986 yılına kadar iktidarda kalmayı başarmıştır. Bu dönemde Filipinler Komünist Partisi mensuplarına ve Marcos karşıtı gazetecilere yönelik büyük baskılar uygulanmıştır. Marcos’un tüm bu anti-demokratik uygulamalarına karşın gücünü koruyabilmesinin önemli nedenleri devlet mekanizmasını çıkar ve akrabalık ilişkileri nepotizm üzerine kurulu ve kendisine bağlı bir şekilde yeniden düzenlemesi, ordunun desteğini kaybetmemesi ve eski Filipinler güzeli karısı İmelda Marcos’un popülaritesini çok iyi kullanmasıdır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin yardımlarına rağmen gücünü giderek kaybeden Marcos, sürgüne yolladığı siyasal rakibi Benigno Aquino’nun 1983 yılında ülkesine döndükten hemen sonra daha havaalanından çıkamadan vurulması olayı nedeniyle halkın büyük tepkisini çekmiştir ve bu olay Marcos’un iç ve dış desteğini tamamen kaybetmesine yol açmıştır. ABD, detant süreciyle Çin Halk Cumhuriyeti ile yakınlaştığı ve Sovyetler Birliği eski gücünü kaybettiği için artık Filipinler’e eskisi kadar önem vermemektedir. Dahası Filipinli komünistler kendileri bir ordu kurarak askerle çatışmaya başlamıştır. Bunlara ek olarak öldürülen Benigno Aquino’nun dul karısı Corazon Aquino artık halkın gözünde bir azizedir ve siyasal girişimlerine başlamıştır. Marcos1986 yılında seçimlere izin vermiş ve seçimlerde kilisenin ve askeriyenin de desteğini alan Corazon Aquino’ya yenilerek, karısı ve ailesiyle birlikte milyonlarca dolarla birlikte Havai’ye kaçmıştır. EDSA devrimi olarak bilinen olay sonucunda Aquino başa geçmiş ve Filipinler tarihinde yeni bir sayfa açılmıştır. Fakat ‘İran ve Nikaragua’da toplumsal devrim gerçekleşirken Filipinlerde yalnızca bir siyasi devrim söz konusu olmuştur.’ (Misagh Parsa) Yani her ne kadar hükümet değişse de halkın hak ve özgürlükeri hususunda ciddi bir değişiklik yaşanamamıştır, ayrıca ekonomik anlamda da ülkenin yüzlerce yıllık sömürülmüşlüğü, ekonomik kırılganlığı, Marcos dönemi IMF borçlanmalarından kaynaklanan dışa bağımlılığı ve yarı-feodal yapısı Aquino’nun başarı şansını engellemiştir. 1992 yılında yeniden aday olmaktan vazgeçen Aquino’nun yerine emekli general Fidel Ramos başkan seçilmiştir. 1997 yılındaki Asya Finansal Krizi’nden asya krizi çok kötü etkilenen Filipinler’de darbe girişimleri yaşanmış ancak 1998 yılında yapılan seçimler sonrası eski bir aktör olan Joseph Estrada başkan seçilmeyi başarmıştır. Ancak yolsuzluk, ekonomik sıkıntılar, Müslüman azınlık ve komünistlerin silahlı mücadelesi Estrada döneminde de devam etmiş ve 2001 yılında yapılan seçimlerde Gloria Macapagal-Arroyo başkan seçilmiştir. Bu dönemde ülke ekonomik anlamda kısmen bir felaha ulaşmıştır. Ancak ülkenin yapısal sorunları hala devam etmektedir.
Bu çalkantılı siyasal hayata Müslüman halk yönetimin başkıları sonucu aktif bir katılım gösteremedi. Ayrılma taraftarı müslümanlar 1969’da Moro National Liberation Front’u (MNLF) kurdular. Önce özerklik daha sonra bağımsızlık isteyen müslüman halk diğer islam ülkeleriyle kurdukları temaslar sonucu İslam Konferansı Teşkilatı’nın desteğini kazandı. Teşkilat bu taleplerin göz önünde bulundurulması için hükümete çağrıda bulundu. Önce özerk bir bölge kurulmasını Trablus Antlaşması(1976) ile kabul eden hükümet sonradan alınan kararlarda bazı oynamalar yapınca bu durum müslümanlar ve hükümet arasında yeniden gerilim oluşmasına neden oldu. Hükümet bu durumun arkasından bazı tebdirler aldı: medeni hukukta müslümanlara yönelik düzenlemeler yapmak, islami eğitim verecek kurumlar açmak, islai usullere uygun bir banka kurulmasına izin vermek gibi. Fakat bu gelişmelere rağmen o zamandan günümüze değin müslüman halkın sorunlarına kesin çözümler getirilebilmiş değil.
KAYNAKLAR