BETÜL BABACAN
İSLAM COĞRAFYASI
el-Memleketü’l-Mağribiyye
fas
İslam dünyasında Mağrib ülkelerinden el-Mağribü’l Aksa ve ya Ceziretü’l Mağrib, batı dünyasında atlas ülkelerinde Maroc(Morocco) isimleriyle tanınır. Bu gün resmi adı el-memleketü’l-mağribiyye’dir. Kuzey Afrika’nın en kalabalık devletidir. Başşehri Rabat olan ülke isminin kendi dilindeki anlamı "El-Mağrip" yani en batıdaki yer anlamına gelmekle birlikte arapçada akşam demektir. İngilizce 'Morocco' Fransızca 'Maroc' Farsça 'مراكش' (Mirakeş) tamamı ülkenin ortasında bulunan Marrakech(Marakeş) şehrinin isminden türemiştir. Türkçeye Fas olarak geçmesinin nedeni ise ülkede bulunan Féz şehrinde eskiden Osmanlı fesleri üretilirmiş, bu isim zamanla kalıplaşıp Fas ismini almıştır. 1987’de Avrupa Topluluğu’na girmek için başvuran Fas Afrika’nın kuzey batısında, Atlas Okyanusu, Akdeniz, Atlas Dağları ve güneyinde Batı Sahra ile çevrili, Cebel-i Tarık boğazına hâkim stratejik bir konuma sahiptir. Fas, 1912–56 yılları arasında Fransız ve İspanyol himayesinde kalmış, 1956’da tekrar bağımsızlığına kavuşmuş, zamanla Anayasaya dayalı meşruti bir krallık hüviyetine bürünmüştür. Halen Kral’ın geniş yetkilerle donatıldığı meşruti ve iki meclisli (Temsilciler Meclisi ve Danışmanlar Meclisi) parlamenter bir monarşi rejimiyle idare edilmektedir.
Ayrıca Fas, Afrika kıtasında bulunup, Afrika Birliği'ne üye olmayan tek ülkedir. Afrika Birliğine üye olmamasının nedeni Batı Sahra sorunudur. Fas hükümeti, Batı Sahra'nın tümünün Fas'a ait olduğunu iddia etmekte, BM ve Afrika Birliği bunu kabul etmemektedir.
Bulunduğu coğrafyanın yanı sıra, nüfus yapısının da etkisiyle Fas, dahil edilebileceği bütün ülke gruplarının diğer üyelerinden farklı bir kültür ve yaşam tarzına sahiptir. 29,8 milyon olan Fas nüfusunun % 59’unu Ortadoğu’dan gelmiş Araplar, % 40’ını ise bölgeye daha önce yerleşmiş Berberiler teşkil etmektedir. Faslılar hem diğer Afrikalılardan, hem de Arap’lardan ayrı bir ulusal benlik bilinci taşımaktadır. Ülkelerini hem bir Arap hem de bir Afrika ülkesi olarak algılayan Faslılar, kendilerini de “Arabo-Berber” olarak nitelemektedir. İslam’ın Sünni-Maliki mezhebinden olan Faslılarda diğer Araplarla ortak olan bir husus da şüphesiz dindir. Kendi kimlik tanımlarıyla birlikte bu etnik/dini yapı, Fas'ın, Afrika kıtasının yanı sıra Arap dünyasıyla da yakın ilişkiler içine girmesi sonucunu doğurmuştur.
Tarih
1) İslâm Öncesi Dönem
Fas’ın ilk sakinleri hakkında elde çok fazla bilgi bulunmamaktadır. Milattan önce 3. Binyılın sonlarında doğudan (muhtemelen Yemen, Mısır ve Kuzey Afrika’nın diğer yerlerinden) buraya bazı kabileler gelerek yerli halkla karışmışlardır. Fas’ta yaşayan Berberi topluluğu Masmude, Zenate ve Sanhace adlı üç büyük kabileden oluşmaktaydı. Bu insanlar avcılık ve ziraat yapmaktaydılar. İlerleyen dönemlerde Fenikelilerin Fas sahillerinde görünmesiyle yavaş yavaş ticari hayata da alıştılar. Fas sahillerinde önceleri iskele vazifesi gören, sonra bir ticaret merkezi haline gelen koloniler kurdular. Bu koloniler o dönemde önemli bir güç olan Kartacalıların eline geçti. Daha sonra Fas topraklarında üç Berberi Krallığı kuruldu ve bunlar da Kartacalılar ile dayanışma halindeydiler. Fakat Kartaca ve Roma arasında çıkan Pön Savaşlarının ikincisinde Berberi Krallıklar saf değiştirdi ve Kartacalıların yenilmesine sebep oldular. Bu tarihten sonra yaklaşık dört asır süren Roma hâkimiyeti başladı.
430 yılında Vizigotlar tarafından İspanya’dan çıkarılan Vandallar Romalı bir komutanla birlikte Fas’taki Roma hâkimiyetine son verdiler fakat Vandalların kurduğu hâkimiyet de çok kısa sürdü ve Berberi toplulukları kendi hallerine bıraktılar. Bu süreçten İslami döneme girene dek geçen zamanda Fas’ın kuzeyi bir süre Bizans kontrolüne girdi. 100 yıl kadar bir süre sonra bu da sona erdi. Roma ve Bizans etkisine rağmen Fas’ta Hıristiyanlığın başarısı sınırlı kalmış ve Berberilerin çoğu İslâm’a girene kadar tabiat unsurlarına inanmışlardır.
2) İslâmi Dönem
Bu topraklara ilk olarak 686 yılında Ukbe b. Nafi (r.a.) komutasındaki İslâm orduları gelmişlerdir. Ukbe b. Nafi (r.a.) Mağrib'in bir kısmını fethetti ve burada hilafete bağlı İfrikiyye eyaleti oluşturuldu. Mağrib'in kalan kısmı 688'de bölgeye gelen Hassan b. Nu'man ve 712'de bölgeye gelen Musa b. Nusayr zamanında fethedilmiştir. Musa b. Nusayr'in kumandanlarından olan Tarık b. Ziyad, Cebelitarık boğazını geçerek bugünkü İspanya topraklarına girmiş ve Endülüs İslâm devletinin temelleri bu şekilde atılmıştır. Cebelitarık (Tarık Dağı) Boğazı'na bu adın verilmesi de Tarık b. Ziyad'a nispetledir. Mağrib toprakları İslâm ordularınca fethedildikten sonra 770'lere kadar hilafete bağlı kaldı. 770'lerden sonra yine önemli bir kısmı hilafete bağlı kalmakla birlikte bağımsız bazı küçük Müslüman devletleri de kurulmaya başlandı. Bunların başta gelenleri ve hüküm sürdükleri yıllar şöyledir: Rüstemiler (776 - 908), Midrariler (772 - 977), İdrisiler (789 - 974), Ziriler (972 - 1148). Bunlardan bazılarının hâkimiyet alanları bugünkü Fas sınırlarının dışında kalan bazı toprakları da kapsıyordu. Tarihte Mağrib üzerinde kurulmuş olan en önemli İslâm devleti Murabıtlar devletidir. 1056'da kurulan Murabıtlar, zamanla bütün Kuzey Afrika'yı ve Endülüs'ü içine alan 6 milyon km2'lik geniş bir bölge üzerinde hâkimiyet kurmuş ve buralardaki dağınıklığa son vererek bir birlik ve merkezi otorite oluşturmuşlardır. Murabıtlar'ın merkezi bugün Fas sınırları içinde kalan Marakeş'ti. İslâm'ın Kuzeybatı ve Batı Afrika ülkelerine yayılmasında Murabıtlar'ın önemli etkinliği olmuştur. Murabıtlar'ın ilk sultanları Ebu Bekr b. Ömer el-Lamtuni'dir. Ondan sonra ünlü cihangir Yusuf b. Taşfin bu devletin başına geçmiştir. Devletin sınırlarının genişlemesinde, Kuzey Afrika Müslümanları arasında birliğin sağlanmasında Yusuf b. Taşfin'in önemli rolü olmuştur. Murabıtlar 1147 yılına kadar ayakta kalabildiler. Bu tarihten sonra Muvahhidlerin hâkimiyeti altına girdiler. Muvahhidlerin hâkimiyeti de 1269'a kadar sürdü. Muvahhidlerin dağılmasından sonra bölgeye yine küçük devletler, emirlikler hâkim oldu. Meriniler (1197 - 1550), Vattasiler 1470 - 1550), Sa'di Şerifleri (1509 - 1660), Filali Şerifleri (1640'tan itibaren) Muvahhidlerin dağılmasından sonra bölgede hâkimiyet sürmüş olan yönetimlerdir. Bunlardan Meriniler, Muvahhidler dağılmadan önce kurulmuştu ve Fas'ın az bir bölümü üzerinde hüküm sürüyorlardı. Merinilerle Muvahhidler arasında bir çekişme de olmuştur. Ancak Muvvahhidlerin son zamanlarına doğru ortaya çıkan iç kavgalar Merinilerin işine yaradı ve onların dağılmalarından sonra da topraklarının bir kısmını ele geçirdiler. Vattasilerin hüküm sürdükleri dönemde Portekizli ve İspanyalı sömürgeciler Fas topraklarına saldırılar düzenlediler. Bu saldırılar sonunda Portekizliler Fas'ın Atlas Okyanusu kıyılarını ele geçirdiler. Sa'di Şerifleri Portekizli işgalcilere karşı mücadele ettiler ve 1578'de gerçekleştirilen Vadiyyu'l-Mehazin savaşı sonrasında işgal altındaki toprakları geri aldılar. Filali Şerifleri yönetimi daha Sa'di Şerifleri'nin Fas'ın bir bölümü üzerindeki hâkimiyetleri devam ederken kurulmuştur. Filaliler'le Sa'diler arasındaki mücadeleyi sonuçta Filaliler kazandılar ve 1660'ta Sa'dilerin hâkimiyetine tamamen son vererek bütün Fas topraklarını ele geçirdiler. Bugün Fas'ta yönetimi elinde tutan kraliyet ailesi bu Filali sülalesinden gelmektedir. 1830'da Cezayir'i işgal eden Fransız sömürgeciler Fas topraklarını da işgal edebilmek için çeşitli girişimlerde bulundular. Ancak bazı çıkarları dolayısıyla Alman sömürgeciler buna engel oldular. Buna rağmen Fransızlar 30 Mart 1912'de imzalanan Fas anlaşmasına dayanarak Fas topraklarını işgal ettiler. Öte yandan İspanya da Fas üzerinde hak iddia etti ve 27 Kasım 1912'de ülkenin kuzeyde Akdeniz kıyısındaki kesimini işgal etti. Fransız işgali sırasında Fas'ın kralı Filali sülalesinden Sultan Abdülhafız'dı. İşgalci Fransızlar 7 Ekim 1912 tarihinde onu krallıktan uzaklaştırarak yerine yine Filali sülalesinden Ebu'l-Mehasin Yusuf'u geçirdiler. Ancak asıl yönetim Fransızların tayin ettiği genel valinin elindeydi. Kral da ona bağlı olarak çalışmak zorundaydı. Fransızlar Fas Müslümanlarının birlik ve bütünlüğünü bozmak amacıyla bazı Berberi kabilelerini diğer Müslümanlardan ayırarak onlara kısmi özerklik verdiler. Bir yandan da Berberiler arasında propaganda yaparak onları İslâm öncesi geleneklerine döndürmeye ve bu yolla İslâm'dan uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. 27 Ocak 1927'de Ebu'l-Mehasin Yusuf'un vefatı üzerine yerine oğlu IV. Muhammed geçti. 1940'lardan sonra Fas'ta bağımsızlık hareketi güç kazanmaya başladı. Bağımsızlık mücadelesine öncülük etmek amacıyla kurulan İstiklal Partisi 1944'te işgalcilerden ülkelerini terk etmelerini ve Fas'a bağımsızlık vermelerini istediler. Fransız işgalcilerin bu isteğe cevabı İstiklal Partisi'nin ileri gelenlerini tutuklamak oldu. Ancak bu olaydan sonra halkın bağımsızlık mücadelesine desteği arttı. Sultan IV. Muhammed de Fransızlara karşı tavır alarak bağımsızlık mücadelesinin yanında yer alma gereği duydu. Bunun üzerine Fransızlar, 20 Ağustos 1953'te IV. Muhammed'i sürgüne göndererek yerine amcası Muhammed'i tahta geçirdiler. Ancak halk Fransızların tayin ettiği kralı benimsemedi ve Fransızlar 17 Kasım 1955'te IV. Muhammed'i Fas'a geri getirerek yeniden tahta geçirdiler. Sonuçta 2 Mart 1956'da Fransız işgalciler Fas'tan çekilerek bu ülkenin bağımsızlığını tanımak zorunda kaldılar. 29 Ekim 1956'da İspanyollar kuzeyde işgal altında tuttukları bölgelerin bir bölümünden çekildiler. İspanyollar Fas'ın bazı şehirlerini hâlâ işgal altında tutmaktadırlar. Fransızların çekilmesinden sonra Sultan IV. Muhammed ülke yönetimiyle ilgili yetkileri ele aldı. Onun yönetimi 26 Şubat 1961'e kadar sürmüştür. Bu tarihte onun vefat etmesi üzerine yerine oğlu II. Hasan geçti.
II. Hasan hem Batı'yla hem de İsrail işgal devletiyle yakın ilişki içinde olan biriydi. Kendisine yakıştırdığı "emiru'l-mü'minin" sıfatını değişik şekillerde istismar ediyordu. Örneğin birileri Fas'ta Allah'ın kanunlarının uygulanması için siyasi ve kültürel çalışma başlattığında: "Ben mü'minlerin emiriyim. Dolayısıyla Allah'ın kanunlarını uygulama yetki ve yükümlülüğü bendedir. Siz kim oluyorsunuz?" diyerek onları tasfiye etmeye çalışıyordu. Bunu diyordu ama: "Madem Allah'ın kanunlarını uygulama yetki ve yükümlülüğü sendedir, öyleyse bu yükümlülüğünü her türlü hileden ve nifaktan uzak bir şekilde yerine getir" diyenleri de hapislerde süründürüyordu. Örneğin Fas'ta hayli etkili olan Adalet ve İhsan Cemaati'nin lideri Abdüsselam Yasin'i "Ya İslâm ya da Tufan" başlıklı bir açık mektup yazdığından dolayı "delirmekle" itham ederek hapse attırmıştı. Oysa mektup krala sadece görevini yani kendisinin "bu benim görevimdir" derken kastettiği şeyi hatırlatıyordu.
II. Hasan yönetimi altındaki yahudi azınlığa ve İsrail'e özel bir muhabbet duyarken İslam Konferansı Örgütü'nün Kudüs Komitesi'ne başkanlık ediyordu.
İsrail'i insan gücü yönünden en çok besleyen ülke Fas'tır. Çünkü İsrail kurulduktan ve Filistinli Müslümanların toprakları siyonistler tarafından işgal edildikten sonra bu topraklara en fazla yahudi göçü Fas'tan oldu. Çeşitli kaynaklarda Fas'tan Filistin topraklarına 600 binden fazla yahudinin göç ettiği ifade edilmektedir. Bu konunun basite alınmaması gerekir. Çünkü İsrail'in kuruluş amacı zaten dünyanın değişik yörelerine dağılmış olan yani onların deyimleriyle diaspora hayatı yaşayan yahudileri belli bir bölge üzerinde toplamaktı. Hem bu amacın gerçekleşmesi hem de İsrail'in insan potansiyeli yönünden desteklenmesi için yahudi göçü büyük önem taşıyor. Yahudi göçü Filistinlilere ise tam tersi bir şekilde etki yapmaktadır. Çünkü göç eden her yeni yahudi için yerleşim birimi inşası, toprak temini, iş imkanı sağlanması ve müreffeh hayat imkanlarının bahşedilmesi gerekiyor. Bu ise Filistinli Müslümanların topraklarının gasp edilmesiyle, iş imkanlarının ve diğer dünyevi imkanlarının ellerinden alınmasıyla oluyor. Bu açıdan Kral II. Hasan siyonist işgal devletini sadece insan potansiyeli yönünden desteklemekle kalmamış aynı zamanda dolaylı bir şekilde Filistinlilere zulmetmiştir.
Kral II. Hasan'ın 22 Temmuz 1999'da vefat etmesi üzerine yerine oğlu Sidi Muhammed (VI. Muhammed) geçti.
3) İç ve Dış Sorunlar
Fas'ın Sebte ve Melilla şehirleri sömürge döneminden beri İspanya işgali altında. İspanya bu iki şehri haksız bir şekilde ve bütün tarihi gerçekleri inkâr ederek işgal altında tutuyor. ABD yönetimi ise Sebte ve Melilla sorununda İspanya'nın politikasını desteklediğini ve bu şehirlerin İspanya'nın elinden alınmasına çalışılması halinde bu ülkenin yanında yer alacağını açıkladı. Fas’ın çok büyük bir sorunudur Sebte ve Melilla sorunu. Bu iki şehir halkının büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Turistik olmaları ve ülke ekonomisine önemli oranda turizm girdisi sağlamalarından dolayı bu iki şehri işgal altında tutmakta ısrarcı İspanya, Sebte ve Melilla Müslümanlarına vatandaşlık hakkı bile vermiyor. Yani oralı Müslümanlar oy kullanma hakkına dahi sahip değiller. İspanya yönetimi bu şehirlerdeki Müslümanları azınlık durumuna düşürebilmek için buralara sürekli İspanyol vatandaşları yerleştirmeye çalışıyor. Melilla'da İspanyollar için özel bir yerleşim birimi inşa edildi ve Müslümanların buraya yerleşmeleri yasaklandı. Fas yönetimi haliyle İspanya’nın işgale son vererek buraları kendine bırakmasını talep ediyor. Ancak ekonomik endişeler bu konuda pek etkili bir politika da izlenmesini engelliyor. Bu iki şehrin işgaliyle ilgili olarak Fransa ile sürekli iyi ilişkilerini sürdürerek bu ülkeyle İspanya arasında ihtilaf mevzuu olan Bask meselesinden yararlanmaya çalışıyor Fas. Bu politika merhum Kral II. Hassan’dan beri süregelse de halen gelişme sağlanmış değil.
Fas’ın en önemli iç sorunu Batı Sahra sorunu. Batı Sahra halkı, Sahravi diye adlandırılan Sahra Berberileri oluşur. Batı Sahra meselesi sömürgeci güçlerin mirasıdır ve bu güçler Batı Sahra'nın zengin fosfat rezervlerine sahip olması dolayısıyla bu bölgeye özel önem vermektedirler. İspanyolların ve Fransızların Batı Sahra’yı işgal altında tuttukları dönemde bu güçlere karşı bağımsızlık savaşı vermek üzere kurulan Polisario Cephesi (Batı Sahra Halk Kurtuluş Cephesi), Fas’ın ve Moritanya’nın bağımsız olmasından sonra yön değiştirerek Batı Sahra'da bağımsız bir devlet kurmak amacıyla bu iki ülkeye karşı gerilla savaşı başlattı. Batı Sahra denen bölgenin bir yanı okyanus, bir yanı kum. Sahravi’ler Arapça ve İspanyolca konuşuyor, nüfusları 200 bin civarı. Fas'a göre bu çöl parçası kendi ülkelerinin doğal bir parçası. Cezayir ise kendi toprağının bir uzantısı olarak görüyor bu bölgeyi ve Polisario'yu destekliyor. Polisario esir alıyor, Fas ise kaybediyor ya da doğrudan öldürüyor, özellikle II. Hassan döneminde. Bugün Kral VI. Muhammed babası zamanında kaybolan yüzlerce kişinin ailesine tazminat ödüyor, uluslararası mahkemelerde hesap veriyor.
Bugün Fransa ve İspanya basta olmak üzere bazı Batılı ülkeler tarafından desteklenen Polisario Cephesi, Batı Sahra'nın bazı bölgelerini hâkimiyetine almıştır. Ancak 1993 yılında cephe gerillalarından ve komutanlarından bazılarının hükümet tarafına geçmesi üzerine ele geçirmiş olduğu toprakların önemli bir kısmını kaybetti. Fas hükümeti, Batı Sahra için bir özerklik planı hazırladı ve bölgenin bağımsızlığı için mücadele eden Polisario Cephesi ile müzakere etmek istiyor. Bu özerklik planı, Batı Sahra'da bir bölgesel hükümet kurulmasını, ancak savunma, dış politika, gümrük ve ticaret gibi konuların merkezi devletin kontrolünde kalmasını öngörüyor. Plana göre Batı Sahra; Fas bayrağını, parasını ve pullarını kullanmayı sürdürecek ve Fas Kralı VI. Muhammed'i ülkenin en yüksek dini otoritesi olarak kabul edecek. Polisario ise bağımsızlık referandumunun yapılmasını istedi ve Fas ile bağımsız bir Sahravi devletinin kurulmasıyla sonuçlanacak "özel bir ilişki kurmayı" önerdi. Sonuç olarak fiili olarak kabul edilse de Batı Sahra resmen Fas’a ait.
Fas’ın diğer bir iç sorunu ise Berberi (Yunanca: Arap olmayan)sorunudur. Fransa her sömürgesinde yaptığı üzere etnik milliyetçiliği işler ve Berberilerin Araplar tarafından sömürüldüğü fikrini yayar. Fas'ı işgal ettikten sonra ülkenin halkını Araplar ve Berberiler olarak ayırdılar ve bu iki halkı birbirine düşman etmek için uğraşmışlardır. Farklı iddialar ile halkları provoke etmişlerdir; “berberiler tarih boyunca Araplar tarafından mağdur edildiler, kendi kimliklerinden uzaklaştırıldılar” ve bu iddia sonucu Berberileri İslâm öncesi hayatlarına geri döndürmeye çalıştılar. Aynı doğrultuda Berberi bölgelerini diğer bölgelerden ayırdılar ve bu bölgelere kısmi özerklik verdiler. Kendi ajanları ile Berberi kavmiyetçiliği akımı yarattılar. Aslına bakınca Berberi halkın çoğunluğu Müslüman kimliklerine sahip çıkar ve bu ithal akımı desteklemez. Ancak Fransız kültürü almış, Fransız etkisinde bazı Berberiler hâlâ bu kavmiyetçilik akımını ayakta tutma çabasındadırlar.
Kaynaklar