casino maxi

İÇ GÖÇLER ve GETİRDİĞİ KÜLTÜR TAHRİBATI

Osman Zinnur Aksu Genç Öncüler Dergi Arşivi 13 Mayıs 2017 0 Yorum

İÇ GÖÇLER ve GETİRDİĞİ KÜLTÜR TAHRİBATI

Osman Zinnur Aksu

Giriş

            Kanadalı yazar Marshall McLuhan (1911-1980), yakın gelecekte dünyanın “küçük bir köy” [1] olacağını iddia ettiğinde bu teziyle akademi çevrelerini sarsmıştı. Oysa bu tez yirmi birinci yüzyıl başında gerek toplumsal-siyasal düzeyde gerekse akademik camiada kabul görmüştür, artık televizyona çıkan herhangi bir yorumcu da doktorasını bitirmiş bir doçent de kabul eder ki dünya birbiriyle etkileşim içindeki modern bir köydür. İletişim kuramcısı olan McLuhan, bu kavramı iletişim araçlarının gelişimine, özellikle de televizyon ve radyoya sıkı sıkıya bağlamıştı ancak bu noktada yaptığı açıklamanın işlevselliği ve genellenebilirliği sorgulanmıştır zira modernizmden post-modernizme geçiş sürecinde en az iletişim araçları kadar hızlı gelişen ulaşım araçlarıyla geniş kitlelerin uzun mesafeleri hızlı ve daha az masrafla alabilmesi de büyük rol oynamıştır. Batı’da erken 20. yüzyılda, Türkiye’de ise 1950’ler ve sonrasında iyice oturan ve gittikçe güçlenen liberal-kapitalist ekonomik düzenin özellikle ilk dönemlerinde ihtiyacı olan temelde iki şeydi: Hammadde ve iş gücü. Bu ikisini rakiplerinden ucuza, kaliteli, hızlı bir şekilde elde eden ister şirket olsun ister devlet; global çekişmede bir adım öne geçiyor ve göreceli üstünlüğü elinde bulunduruyordu. Sanayi Devrimi neticesinde makinelere dayalı üretim sistemi insanı işleyen bir düzenin dişlilerinden biri olarak görerek ona insani birtakım özelliklerinden münezzeh bakmasıyla “makineleştirecek” ve makinelere ne kadar gaddar, düşüncesiz, sonuç odaklı yaklaşıyorsa onlara da aynı muameleyi yapacaktı. Elbette bu muameleyi okumuş ve içlerinden olan “urban” (kentli) insanlara yapmak, birkaç dirhem karşılığında onları en ağır işlerde insan muamelesi yapmadan çalışmaya ikna etmek mümkün değildi, bu nedenle çözüm kırsalda bulundu; demiryollarıyla, otobüslerle, gemilerle köy insanı “üçün beşin yoluna bakmak” amacıyla kentlere akın etti. - Batı âleminin ucuz işgücü olarak kullandığı köylü sınıfından bahsederken onların “bedava işgücü” olarak kullandığı köleleri, fakir kıtaların hissizleştirilmiş insanlarını es geçmek de olmayacaktır.-  Ulus-devlet içerisinde köylerden kente doğru yatağını bulmaya çalışan dere misali akıp giden bu insan sürüleri elbette sonraları pek çok probleme yol açacaktı. Göç eden toplumların fizik ve ruh sağlığında meydana gelen bozulmalar, göç ettikleri topluma entegrasyon çabası içine giren özellikle ikinci ve üçüncü nesilde meydana gelen ahlaki yıkım ve beraberinde gelen dejenerasyon, göçmenleri kabul eden (yahut edemeyen) yerleşik toplumdaki şehir kültürü ve onun kendine has yutan nitelikteki yapısı, vd. onlarca problem bu şekilde sıralanabilir. Bu yazıda ise göçün özellikle kültürel alandaki yansımaları ve kültür noktasında oluşturduğu tahribat irdelenecektir.

Dünya’da İç Göçler

            Dünyada iç göçlerin sebep ve sonuçlarının tahlilini iyi yapabilmek için öncelikle ilk defa 2002 yılında Oxford’da Siyaset Bilimi dersleri veren Stephen Howe tarafından kullanılan “internal colonialism”[2] (iç sömürgecilik) kavramını iyi anlamak gerekir. Howe’a göre iç sömürgecilik kavramı, coğrafi anlamda birbirine oldukça yakın olan bölgeler arasındaki bulanıklaşmış derin yapısal farklılığı açıklamak amacıyla üretilmiştir. Ona göre ulus devletlerde bir “çekirdek” şehirler, bir de bu çekirdeği çevreleyen “uç” şehirler bulunmaktadır. Özelde hücre zarı ve hücrenin çekirdeğine benzettiği bu iki bölge arasındaki etkileşimse şu şekildedir; “uç”tan “çekirdeğe” sürekli insan, hammadde, eğitim olanakları, ulaşım, iletişim, teknoloji akarken çekirdek gittikçe büyümekte ve sınırlarını uca doğru yaklaştırarak onu da hapsetmeye çalışmaktadır. Oysa bu coğrafi yakınlığa ve sürekli etkileşime rağmen uç şehirlerin insanları ve çekirdek şehirlerin insanları arasında temel farklılıklar vardır ve bu nedenle bunların ortak bir dil konuşması, aynı duygu ve düşünceleri paylaşmaları zordur. Bu temel farklılıkları Howe şu şekilde sıralıyor; dil, din, fiziksel görünüm, teknolojiye ulaşım seviyesi, eğitim seviyesi. -Howe’un bu söylemi çalışma alanının merkezinde bulunan Birleşik Krallık ekseninde Batı dünyası genellemesiyle yaptığını bu noktada hatırlatmak gerekir.- Gerçekten de Howe’un bu iddiası özellikle aşırı sağın güç kazanmaya başladığı 2017 dünyasında daha da sağlamlaşacaktı. Türkiye konjonktüründe alışık olduğumuz “göbeğini kaşıyan adam”, “makarnacı, kömürcüler”, vb. gibi iktidarın “seçmeni aşağılayıcı” ve “aristokratik” olmakla suçladığı söylemlere son döneme kadar Batı toplumlarında rastlamak imkansızdı. Batı toplumunda seçimlere katılım oranları her zaman Türkiye’den çok daha az olmuş, siyasetle ilgilenen insanlar toplumun küçük bir kesimini oluşturmaktaydı. Örneğin Türkiye’de gün itibarıyla girilecek herhangi bir kahvehane, kafe, vs. dinlenme mekânında masaların büyük kısmının gündemi referandum, olası sonuçlar, sonuçların etkileri olacakken Britanya’da bundan yaklaşık on yıl önce bir seçim günü oynanan bir Premier Lig maçının reytingi seçim sonucunun açıklandığı programdan fazla oluyordu. Avrupa toplumunun bu politize olmaktan olabildiğince uzak yapısı son birkaç senede azalacak, liberaller ve sol eğilimli hareketler özellikle Donald Trump, Boris Johnson, Vladimir Putin, Le Pen gibi liderlerin karşıtlığında bir blok olarak toplanmış olacaktı. Özellikle Brexit, 2016 ABD Başkanlık seçimi gibi son dönemlerde siyasi otoritelerin tahminlerini yerle bir eden seçim sonuçları geldikçe üstte bahsi geçen blokta seçmeni aşağılama, kırsal nüfusu eğitimsizliğine rağmen eğitimli ve “üst kademe” kent nüfusunun kaderini belirleme hakkını elinde bulundurup bunu cehaletinden yahut kötü niyetinden dolayı kötüye kullanmakla suçlama tavrı yaygınlaşmıştır.

            Dünya’da iç göçlerin tarihsel serüveni ve bu serüvenin ortaya çıkardığı alt-üst kültür çatışmasını iyice anlamak için süreci bölgesel bazda değerlendirmek faydalı olacaktır. Bu bağlamda yazıda Türkiye’nin şimdilerde yaşamakta olduğu dönüşüm evresini önceden yaşayıp bitirmiş olan Batı medeniyetleri incelenecektir.

                        ABD’de İç Göçler

            Birleşik Devletler’de 19. yüzyıl ortalarında ilk defa masif kitlelerin doğu sahillerinden batı sahillerine doğru göç etmesiyle başlayan bu serüven, sonraları güneyden kuzeye, şimdilerde ise “tersine göç” kavramının ortaya çıkışıyla güneye ve doğuya doğru göç etmeleriyle gözlenir. 20. yüzyılın ikinci yarısında başlayıp halen devam eden “tersine göç”ler bir kenara bırakılırsa, diğer kitlesel hareketlerin demiryolu ağının gelişimiyle tarımsal ekonomiye dayalı küçük şehirlerden sanayileşmiş büyük şehirlere yöneldiği söylenebilir. Genellikle siyahilerin bu göçlerde yer değiştirdiğini gözlemek mümkündür.

            Doğu’dan Batı’ya göç eden bu siyahiler orada “West coast” (Batı sahili) kültürünün ortaya çıkmasına yol açacaktı. Ülkenin sanayileşmesi için batısıyla doğusunu birleştirme fikriyle ortaya çıkan demiryolları, “Hell on Wheels” (raylarda cehennem) adlı tarihi dizinin de konusunu oluşturacak, vatanı “demir ağlarla örme” sürecinin iktisadi kalkınmanın yanında yol açtığı toplumsal tahribat bu dizide işlenecekti. Vahşi Batı kavramının yerini artık “California Love”, Los Angeles – “city of angels” gibi çekici ve “medeni” kavramlar alacak ve insanlar buralara özendirilecekti. Bu hareketlerle beyaz adamın önceden yerleşip düzenini, kültürünü kurduğu şehirlere sonradan eklemlenmeye çalışan siyahiler ise girdikleri kimlik bunalımından uzun bir süre çıkamayacak, ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren haklarını savunmaya ve seslerini yükseltmeye başlayacaklardı. Siyahilerin şehirlerde yaşadıkları gettolar, oradaki yaşam tarzları ve beyaz adamın hayatından uzak olmaları pek çok farklı sanat ve spor dalına onları yönlendirecek, adeta şehirli beyaz adam ve kırsal siyah adam arasında gözle görülmesi güç lakin etkileri tüm ülkeyi kaplayan geçilmez sınırlar çizecekti. Dünyanın globalleşmenin doruklarında yaşadığı günümüzde dahi beyaz adam, bilimle ilgilenen klasik müzik dinleyen tenis oynayan post-modern romanlarla varoluşsal bireysel problemler içine sürüklenen “elit” tabakayken siyahiler ömürlerini ot-basketbol-rap üçgeninde çürütecekti. “Gangsta rap” kültürünün 80’lerin sonunda yaygınlaşmasıyla siyahilerin bu yaşam tarzından bıkmaları arasında güçlü bir bağ olduğunu söylemek mümkündür. Tupac, Ice Cube gibi “underground rap” yapan sanatçılar yaptıkları şarkıların sözlerinde bolca küfür, ot ve kadın metasını kullanırlarken sistem eleştirisi yapmayı da es geçmeyeceklerdi.[3] ABD’de siyahiler arasında yaygın olan bu kültürün tek sebebinin iç göçler olduğunu söylemek elbette abes olacaktır; bu konuda onları etkileyen pek çok farklı dinamikten bahsetmek mümkündür fakat east coast – west coast ayrımı ve yerleşik olan (sahip), sonradan gelen (köle) ilişkisini göç bağlamında değerlendirmek mümkündür.

            Birleşik Krallık’ta İç Göçler

            Birleşik Krallık’ta iç göçler yine İngiltere’nin kuzeyinden güneyine doğru ve İskoçya, İrlanda, Galler gibi Birleşik Krallık’ı oluşturan diğer ülkelerden İngiltere’ye doğru gözlenmiştir. 1845-52 arası İrlanda’da yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne sebep olan “Great Famine” – Büyük Kıtlık bu sürecin en hızlı olduğu zamandır. Kraliçenin soylu sınıfını korumaya ve onlara fazla ayrıcalık tanımaya çalışması sebebiyle İrlanda kırsalındaki geniş köylü kitlelerini bu açlıktan koruyamaması kıtlığın sebeplerindendir. -Osmanlı padişahı 2. Abdülhamid, bu kıtlık sırasında İrlanda’ya 5.000 £ değerinde patates göndermek istemiş fakat bu istek kraliçe tarafından reddedilmişse de Osmanlı girişimleriyle kuzey limanlarından ülkeye sokulmuştur. İrlanda şehri olan Drogheda’nın ve bu şehrin takımı Drogheda United’ın amblemindeki ay-yıldızın sırrı da budur.-

            İrlanda-İngiltere ilişkisi bağlamında Birleşik Krallık’ın iç göçleri incelenmek istenirse Howe’a dönüp “iç sömürgecilik” kavramını bir kez daha gözden geçirmemiz gerekir. Howe, İrlanda meselesiyle çokça ilgilenmiş ve İrlanda’nın sömüren mi yoksa sömürülen mi olduğu konusuna kafa yormuş; sonunda ikisinin de sınırlarına giremeyecek spesifik bir durum olduğuna karar vermiştir. Sanayi Devrimi’nin doğduğu topraklar olan İngiltere’de iç göçler tarihsel bazda çocukları dahi kapsamış, çocuklar bile işleyen bu sanayi çarkının işçi dişlileri olarak kullanılmıştır. İngilizlerin “redhead”[4] sıfatıyla aşağıladığı İrlandalı ve Galliler hep en ağır işlerde soyluların altında çalışan köylüler olmuşlar ve Birleşik Krallığın “güneş batmayan ülke” olması yolundaki hazırlık sürecinin sancısını çeken fedakâr neferleri olmuşlardır. İrlandalılar, İskoçlar ve Galliler ABD ve Kıta Avrupası’ndaki iç göçmenlerden farklı olarak göç ettikleri hegemon kültürün zaten bir parçası olan -yahut olduğu iddiasında bulunan- insanlar olduğundan entegrasyon süreçleri kaderdaşları kadar sancılı olmamış ve bütünselliği sağlayarak suça, yeraltına, dışlamaya bahsi geçen diğer göçmenler kadar yoğun maruz bırakılmamışlardır.

            Kıta Avrupası’nda İç Göçler

            Kıta Avrupası’nda iç göçlerin oluşturduğu durum ABD’deki durumla pek çok yönden paralellik göstermektedir. Fransa’daki azınlıkların oluşturduğu kültür tıpkı ABD’deki ırkdaşları -bu noktada ırkdaş kelimesini kullanmak yanlış olmayacaktır zira hem Fransa hem de ABD’deki bu azınlıklar Afrika’nın özellikle batısından getirilen siyahi vatandaşlardır.- gibi suçla, silahla, uyuşturucuyla, cinsellikle iç içedir. Nazi Almanyası döneminde zorla göç ettirilip gettolara tıkılarak çalıştırılan Yahudiler ve siyahiler bir tarafa bırakılırsa Avrupa’daki iç göçlerin yine kırsaldan kente doğru olduğu görülebilir. Kentte de bu kez devlet eliyle değil, birbirleriyle etkileşimleri sebebiyle gettolar oluşturan ve polisin dahi az görünür olduğu bu mahallelerde hegemonyasını günden güne güçlendiren azınlıklar oralarda kendi kültürlerini yaşatmaya çalışırken göç ettikleri “modern” sanayileşmiş şehirden aldıkları pek çok kültürel ögeyi de kendilerince harmanlamışlar, uygulamışlardır. Avrupa’da halen entegre olamamış bu geniş kitleler günümüzde dahi pek çok ekonomik ve sosyal soruna yol açmakta, Avrupa’da sağcı liderlerin (Fransa’da Le Pen, Hollanda’da Wilders, Almanya’da Franz, vb.) güçlenmesi ve insanların birbirlerine duyduğu nefreti körüklemesi sonuçlarını doğurmaktadır. AB’nin kendi içinde “bir (tek) toplum” olamamasının sebeplerinden biri de budur. Henüz ulus-devlet sınırları içinde bütünlüğünü sağlayamamış birçok ülkenin kendi içlerinde sınırlarını kaldırıp da refah ve huzur ortamının sürdürülürlüğünü koruması günden güne zorlaşmaktadır.

            Türkiye’de İç Göçler

            Türkiye’de cumhuriyetin ilanından bugüne kadar geçen sürede iç göç hareketleri hep köyden kente, doğudan batıya doğru olmuştur. Dünya’daki trendi izler nitelikte olan bu göçler incelendiğinde Türkiye’nin çok uluslu Osmanlı mirası üzerine kurulması ve kendine has jeopolitik, toplumsal, siyasi yapısı nedeniyle onu diğerlerinden ayıran pek çok özelliği olduğu görülebilir. Basitçe sıralanırsa bunlar:

a)      Türkiye’deki iç göçlerin etnik farklılıklar nedeniyle basit bir şehirden şehre göç olarak algılanması yanlıştır, Türkiye’deki iç göçlerin dahi dış politikayla ve diğer memleketlerle derinden ilişkisi vardır.

b)      Türkiye’de Menderes dönemine kadar köy enstitüleri, toprak reformu vb. devlet müdahaleleriyle insanlar köyde tutulmaya çalışılmış, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidarı ele geçirmesi, Marshall yardımları ve Truman doktrini gibi dış müdahaleler eliyle liberal ekonominin kabul görmesinden sonra şehirler cazip hale gelmeye başlamıştır.

c)      Türkiye’nin en büyük sanayi kenti İstanbul, 6-7 Eylül olaylarına kadar ülke azınlıklarının ve gayrimüslimlerin “kalesi” niteliğindeyken ancak bundan sonra şehirdeki yerli nüfusu artmaya başlamış, bunun doğurduğu bir sonuç olarak da özellikle günümüzde İstanbul’da 3-4 kuşaktan önceye gidildiğinde halen İstanbullu olanların sayısı gözle görülür biçimde azdır.

d)      İç göçlerle oluşan azınlık gettolarında dahi silahlı suç eğilimi oldukça azdır. İstanbul Gazi Mahallesi, Adana Cumhuriyet mahallesi gibi silahlı suçların merkezi ve polis görünürlüğünün olabildiğince az olduğu kent merkezlerinin genellikle iç göçlerle yerleşen göçmen halktan değil, sol-anarşist gruplardan dolayı bu özellikleri taşıdığı görülmektedir.

e)      Ankara, İzmir, İstanbul gibi şehir merkezleri günümüzde Dünya’daki çoğu örneklerinin aksine (Londra, Edinburgh, Manchester, Strasbourg, ...) sanayi kenti olmaları yönüyle değil hizmet sektörünün ve eğitimin, ulaşımın merkezi olmaları yönüyle cazibe merkezleri olmuştur.

Sonuç

            Türkiye ve Dünya’da yıllardan beri süregelen ve halen devam etmekte olan iç göçler, önlem alınmadığı için büyük sosyo-kültürel tahribata yol açmıştır. Göçmenlerin egemen kültürü kabullenmesi yahut toptan dışlaması gibi bir durum dünyanın hiçbir yerinde görülmemişken bu iki kültürü sentezleyerek oluşan “göçmen kültürü”nün eksik ve gedikleri her geçen gün yüzümüze daha sert bir tokat gibi çarpmaktadır. Kültürel zenginliği ve karşılıklı gelişimi sağlaması tahmin edilen kontrolsüz iç göçler ve yığınlarla şehirlere gelen akım aksine nefreti, kopukluğu beraberinde getirmiş; köylü ve kentli insanlar arasında görünmez sınırlar çizerek onları birbirinden olabildiğince uzaklaştırmıştır. Bu duruma özellikle Türkiye’de, komşusu açken tok yatanın içine alınmadığı İslam toplumunda geniş çaplı önlemlerin gerek hükümet seviyesinde gerekse STK’lar seviyesinde alınmadığı her gün meseleyi biraz daha arapsaçı haline getirmekte ve gecikilen her gün iş, daha da içinden çıkılmaz hal almaktadır.

 

KAYNAKÇA

Ayla Tuzcu, Kerime Bademli, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar-Current Approaches in Psychiatry 2014; 6(1):56-66 Göçün Psikososyal Boyutu Psychosocial Aspects of Migration

David Walls, (2008) "Central Appalachia: Internal Colony or Internal Periphery?"

Doç. Dr. Vedat Bilgin, III. ULUSLARARASI MEVLÂNA KONGRESİ, GÖÇÜN KÜLTÜREL SONUÇLARI

Engin DÜCAN, TÜRKİYE’DE İÇ GÖÇÜN SOSYO-EKONOMİK NEDENLERİNİN BÖLGESEL ANALİZİ, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt 12, Yıl 12, Sayı 2, 2016

Serdar SAĞLAM, Türkiyat Araştırmaları; Sayı 5 Güz2006, TÜRKİYE'DE İÇ GÖÇ OLGUSU VE KENTLEŞME

Tamara Forrest, Mott; Brown, Lawrence A. (Jan 2014). "Organization-Led Migration, Individual Choice, and Refugee Resettlement in the U.S.: Seeking Regularities"

 



[1] Marshall McLuhan, Gutenberg Galaksisi, Yapı Kredi Yayınları, 2001.

[2] Stephen Howe, Empire, Oxford Press, 2002.

[3] Tupac’ın “Changes” şarkısında geçen “Cops give a damn about a negro / Pull the trigger, kill a nigga, he's a hero – Polisler zencileri umursamazlar; tetiği çeker, zenciyi öldürür ve kahraman olurlar” sözleri bu ayrımın derinliğini gözler önüne sermektedir. Benzer şekilde NWA adlı underground rap grubu “F*ck the Police” adında bir şarkı yaparak polise ve egemen kültüre savaş açmış; bu şarkıyla ülke çapında büyük farkındalık ve ilgi uyandırmışlardır.

[4] Oysa İrlandalılar aşağılama amaçlı kendilerine takılan bu “kızıl kafa” sıfatını kabullenecek ve kendilerini “redhead” olarak görmeye, bundan gurur duymaya başlayacaklardı. Bu bağlamda Amerika’daki negro-nigger kavramı ve İngiltere’deki redhead kavramı birbirine karıştırılmamalıdır.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder