Ragıp el-İsfahani ile Röportaj
Geçtiğimiz ay hayalî röportajlarda konuk ettiğimiz Ragıb el-İsfahani ile bu ay kaldığımız yerden devam ediyoruz. İsfahani’nin Türkçeye erdemli yol ismiyle tercüme edilen eseri hakkında kısa bir bilgiyle neden onun üstünde ısrarla durduğumuzu izah etmeye çalışalım: Erdemli Yol asırlar öncesinden bugüne adeta bir projektör tutuyor. İsfahani, tefekkür edecek, ferasetle bakacak, tertemiz kalpler ve dimağlar için gerekli olan temel kavramlar dizisini her asra hitab edebilecek bir üslûb ile kaleme almayı başarmıştır. Bu ay için son derece önemli bir konum arz eden hayâ, sakınma (vera), iffet ve himmet kavramlarıyla alâkalı olarak yönelttiğimiz sorularımıza aldığımız cevapları istifâdelerinize sunuyoruz.
Utanmak, sıkılmak, çekinmek pek çok anlamda anlaşılıyor ama bir Müslüman için hayâ ne anlama gelmektedir?
Hayânın insanoğlunda aklın ilk emaresi olarak ortaya çıktığı, imanın da aklın en üst mertebesi olduğu söylenmiştir. Aklın ilk mertebesine ulaşamamış birinin en üst mertebesine ulaşması elbette imkânsızdır. Dolayısıyla hayâsı olmayan kimsenin imanının da olmayacağı açıktır. Nitekim Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: ‘’Hayâ imandandır’’. ‘’İman çıplaktır. Giysisi takva, süsü ise hayâdır.’’
İnsanın en tuhaf özelliklerinden biri de amellerini imanından, düşüncelerinden, niyetlerinden ayrı sayabilmesidir. Amellerinde çirkin bir kimsenin hayâsı olabilir mi?
Hayâ, korku ve iffet duygularının sentezinden oluşur. Bu nedenledir ki, hayâ sahibi fasık olmadığı gibi fasık da haya sahibi olamaz. Çünkü iffet ve fısk bir araya gelmez.
Kimlere karşıdır?
İnsanlardan hayâ etmesine rağmen kendinden hayâ etmeyen kimse, kendisine değer vermeyen biridir. Her ikisinden de hayâ etmesine karşın Yüce Allah’tan haya etmeyen kimse, O’nu hakkıyla bilmeyen biridir. Çünkü Allah’ı hakkıyla bilerek ululayan kimse, gizli yaptığı görüp işittiğini bilerek O’nu kızdırmaktan çekinir. Yüce Allah’ı bilmeyen biri O’nu nasıl ulular ve gizli açık her şeyine muttali olduğunu düşünebilir? Peygamber Efendimizin (sav) “Allah’tan hakkıyla hayâ edin.’’ Buyruğunda da zımni olarak O’nu bilmeye teşvik konusudur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?” (Alak 14). Bu ayette şuna dikkat çekilmektedir ki, Yüce Allah’ın kendisini gördüğünü bilen kimse günah işlemekten hayâ edecektir.
Kavramların yozlaştığı bir zamanı yaşıyoruz. Pek çok kavram birbirinin yerine kullanılabiliyor. Aslında kavramlar zayıfladığı için birbirleri yerine kullanılabilir bir hâl alıyorlar. Böylece kendi mahiyetlerinde sakladıkları hikmet eksiliyor. Hayâ ile sakınmak da böyledir. Hayâyı izah ettiniz, sakınmayı nasıl anlamak gerekir?
Sakınmanın aslı çekingenlik ve zayıflıktır. Her iki anlamda da kullanılabilir. Şer’î kullanımda ise, dünya malına yönelme konusunda aceleci ve ihtiraslı olmamaktır. Vera, üç farklı hükme sahiptir:
a. Vâcib olan sakınma; haramlardan sakınıp geri durmaktır. Bu hükmüyle bütün insanlar için geçerlidir.
b. Mendub olan sakınma; şüpheli hususlardan geri durmaktır ki, orta hâlli insanlar için geçerlidir.
c. Erdem olan sakınma; mubahların bir çoğundan ele çekerek zarûretlerin en alt sınırıyla yetinmektir. Takva sahibi peygamberler, sıdıklar, şehitler ve sâlihler için geçerlidir. Allah Resûlü (sav) buyurdu ki: ‘’Kul, mahzur olma korkusuyla mahzuru olmayanları terk etmedikçe takva sahiplerinden olamaz.’’ Sahabeden biri, sakınmanın en zor şeklini sormuştu. Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu: ‘’Sakınma en kolaydır! Her hangi bir şeyden kuşku duyduğunda onu terk edersin!’’
Baktığımız zaman bu kavramların birbirlerine omuz verir bir duruşu var. İnsanın sakınmasını ve hayâsını muhafaza etmesinde bir başka destekçisi sahip olduğu iffeti olsa gerektir. İffet de sadece sıkılma, utanma zannedilir çoğu zaman. İffet anlaşılması gerektiği şekli ile nedir?
İffetin esası, kalbi bedensel arzular üzerinde düşünmekten alıkoymak, azgınlık ve saldırganlığa yol açabilecek fikirlerinden uzak tutmak, kısaca bütün uzuvları kötü davranışlarından muhafaza etmektir. Bir insanın tamamen iffetli biri olabilmesi için, eli, dili, kulağı ve gözüyle iffetli olması gerekir. Örneğin dili iffetli olmayan biri alaycı olacak, başkalarının sırlarını araştıracak, gıybet edecek, iğneleyecek, söz taşıyacak veya kötü lakaplar takacaktır. Gözü iffetli olmayan biri harama bakacak, bayağı şehvetleri tahrik eden dünya hayatının ziynetlerini seyredecektir. Kulağı iffetli olmayan bir çirkin söz ve müzikler dinleyecektir. Bütün uzuvlarda iffetin temeli, sahiplerinin onları akıl ve şeriatın gösterdiği sınırlarda tutup hevâ ve arzulara yönelmelerine izin vermemeleridir.
İffetin dengesi, bizi ulaştıracağı iyilik ve içinde barındırdığı erdemler nelerdir?
İffet, zikrettiğimiz türdeki hayvanî hazlar noktasında nefsi tutmak, ona hâkim olmaktır. Bu anlamıyla o, açgözlülük olarak niteleyeceğimiz ifrat ile şehvetin tamamen donmasını ifade eden tefrit noktaları arasında bir orta hâldir. İffet; kanâat, zühd, gönül zenginliği ve cömertlik gibi erdemlerin anasıdır. Onun yokluğu diğer güzellikleri bulandırır, övgü giysisinin sıyrılmasına yol açar. Bir kimse iffet ile tavsif olunduğunda iffet onun için diğer erdemlere bir hüccet olur ve güzel ahlâka ulaşmasını kolaylaştırır.
Kimi insanlar kendilerini sınırlayan durumlarda mecburen çekinir, sakınırlar. Hangi hâllerde bir davranışın erdem olur. Onların bu hâli iffet olarak adlandırılabilir mi?
Bil ki, iffetli görünmeye çalışarak çekingen davranan biri şunlara riayet etmedikçe iffetli bir insan olamaz: her hangi bir şeyden çekinmesi; daha fazlasını umduğu, işine gelmediği, arzusunu uyandırmadığı, arkasından bir tehlike sezdiği, kendisine yasaklanmış olduğu veya cehaleti nedeniyle o şeyi hakkıyla bilmediği gibi durumlardır. Bunların hiçbiri iffet kapsamına girmeyen hâller olup kimi avcılık, kimi tedavi, kimi yaşlılık ve acz, kimi de cehaletle ilgilidir. Nefse arzu ve şehvet noktasında gem vurmamak, öfkeyi bastırmaya çalışmamaktan daha fazla yerilmiştir. Çünkü şehvet gücü hilekâr ve aldatıcıdır. Öfke gücü ise zora ve galebeye dayanır. Hilekâr biriyle savaştan çekilen biri, kuvvete dayanan biriyle savaştan çekilenden daha aşağıdır. Bu nedenle şöyle denilmiştir: Şehvete teslim olan kimse, köleliğe teslim olan kimseden daha zelildir.
Bu erdemleri yüklenebilmek için bir araç olarak himmeti görüyoruz. Mahiyeti itibariyle himmetin yüce olması ne anlama gelir?
İnsana düşen midesinin ve cinsel uzvunun isteklerine iltifat etmemesidir. Bir parçası ile diğer canlılar gibi olsa da akıl ve fikir gücüyle o bir melektir. Benliğini yitirdiğinde hayvanlardan daha beter olabilir ki bu apaçık bir ziyandır. Bu konuda şöyle denilmiştir: Kişinin himmeti âli –büyük- olduğunda geri alınacak bir metaya ve geçici bir hayata kanmaz. Eğer siz de ebedi bir birikime ve sonsuz bir hayata sahip olabiliyorsanız bunun için elinizden geleni yapın. Çünkü yok olup gidecek olana itibar edilmez. Mutlak anlamda himmeti yüce olan kimse erdemlere ulaşmayı,; şan, şöhret, zevk ve liderlik gibi bayağı amaçlar için istemez. Bilakis o, herkesin iyiliğini isteyen, bununla da Allah’ın nimetine şükretmeye ve rızasını kazanmaya çalışan biridir. Bu uğurda eş dostunun az olmasını da önemsemez. Çünkü amaç büyüdüğünde destekçi sayısı azalır, yükseliş yolu her zaman tenha olur.