Gençliğin Gözünden Medya-1

SOSYAL MEDYA ARAÇLARININ TOPLUMSAL HAYAT ETKİSİ/BETÜL BABACAN

 

Ben medyanın bireyleri ittiği yalnızlık çağından söz etmek istiyorum. Ve önceki sunumların biriktirdiği bilgiler ışığında tüm bu düzenlere bizler müslüman bireyler olarak nasıl bakmalıyız. Nasıl bir değerlendirme yapmalıyız'ı kısmen de olsa konuşmak gerektiğini düşünüyorum...

 

Tabi bir söz vardır ya hep yapılması gerekenlerden konuşulan bir yerde hiçbir şey olması gerektiği gibi yürümüyordur, diye tabii ki bizim konuşmamız çok da bu formatta olmayacak ama gene de öncelikle hepimizin özeleştiri de samimi olması gereken bir konu üzerinde söz söylemeye çalışıyoruz; zira her birimizin farklı yoğunluklar vesilesiyle öyle ya da böyle sürece müdahil olduğu ve genellikle kendimizi eylemin öznesi olarak da gördüğümüz fakat esasında tamamıyla edilgen bir yapı içerisinde rol oynadığımız bir düzlemdeyiz. 

 

Bu sebepten ötürü arada bir takım sorgulamalara gitmek gerek hepimiz biliriz ve Ali İmran suresi 103. ayette de 'Allahın ipine sımsıkı sarılın..' şeklinde ifade edilmiştir içinde olmamız gereken yol. Bizimse öncelikli konumuz hayatın tüm alanlarında Allahın yoluna ne derece sadık kaldığımız ve ya bunun için uğraş verdiğimiz, sonrasında ise, iş domino taşlarının birbiri ardınca devrilmesi gibi gelecek yaşamımızın merkezine oturup hayatımıza yön vermeye çalışan araçlara ve kurumlara... Ortaya çıkışından itibaren günümüze dek sosyal medya araçlarına, en başta Senanur’un da değindiği gibi egemen güçlerin kendi otoritelerini daha da kuvvetlendirmek için kullandıkları ve başarılı da oldukları çok ciddi bir alandan söz ediyoruz.

 

Ve maalesef ki günümüz insanı, her gün görmeye alıştığı ve zararsız olduğuna inandığı şeylerden kuşkulanmak zahmetini göze alamayacak kadar duyarsızlaştırıldı. 

 

Biraz kuşkulanmalı, çünkü her gün görmeye alıştığı kitle iletişim araçlarının modern teknolojinin katkıları sonucu evrilmesine bağlı olarak; sistemin kitleleri etkisizleştirme yöntemleri de bu modernleşmeye bir anlamda ayak uydurmak zorunda kaldı. Artık insanlar kendilerine ait dünyalarında bile televizyon gibi güçlü bir medya aracılığıyla manipüle edilebiliyorlar. Televizyonun karşısına oturan her izleyici, televizyon muhabirlerinin müthiş girişkenlikleri ve gerçeği yansıtabilmek uğruna cansiperane çabaları sayesinde, dünyada olan biten her şeyi bütün gerçeklikleriyle izleyebildiğine inanıyor.

 

Oysa iletişim bilimci Arthur Asa Berger'ın deyimiyle, kitle iletişim araçlarıyla yansıtılan gerçekler, her zaman gerçeği yansıtmayabilirler. Çünkü insanın kontrolündeki kamera, bir tek noktayı veya objektifin görüş alanına giren yerleri görüntüleyebilir sadece. Kamera, arkasında kalan diğer mekânlarda yaşanmakta olan belki de daha önemli olayları izleyicinin gözünden kaçırmış olur. Hatta kimi zaman, o görülmesi gereken gerçekleri görmezlikten gelip, izleyici kitlesini yanıltabilir de. Böylece televizyon, gerçekleri yansıtan bir araç olması gerekirken, gerçekleri "gerçeğimsiler" üreterek gizleyen bir kitle iletişim aracına dönüşmektedir.

 

Ve bu değişim ve dönüşüm esnasında temeldeki amaç bizlerin yani hedef kitlenin zihinsel evrimidir. gene  maalesef ki bizler hem bireysel hem de toplumsal olarak, bu düzenin içinde yer alırken birtakım şeyleri çok bilinçli yaptığımız hissiyatına kapılabiliyoruz. Fakat bu noktada, geçenlerde bir yazıda rastladım ki isabet olmuş. deniliyordu ki: 'ne yaptığının farkında olduğu hissi, insana çoğu zaman bir yanılsamadır zira ve yanılsama aslında farkındalığın olmaması halidir. 

 

Bu konuda gerçekte farkındalığın olmaması hususundan başka değinmek gereken diğer bir nokta ise medya araçları üzerinden varlığımızı idame etmeye çalışmak daha doğrusu bu ancak bu yöntemlerle kendimizi var olabilir kılmak...

 

İnsanoğlu garip bir varlık. Yalan kimliklerle gerçeği arayacak kadar garip. Kendisini avutmaya müthiş bir istek duyacak kadar; sevgiyi, fikri, dostluğu, hediyeleşmeyi, paylaşmayı körleştirecek kadar; hasılı, celladına aşık olacak kadar garip... Facebook, twitter, messenger derken, kendimize iyiden iyiye bir sanal cennet inşa ettik. Bu cennette her şeye ulaşabilecek, her istediğimizi bedel ödemeden elde edecek ve mutlu mutlu yaşayıp gidecektik. Arkadaş istediğimizde ona zaman ayırmaya gerek kalmadan sıkı kanka dostluklar kurabilecek, canımız her sıkıldığında geçip bilgisayarımızın başına, kendimizi bir anda çok kalabalık bir mecliste gibi hissedecektik. Ne hoş değil mi? Yani formülü bulduk, huzura erdik. Erip ermemek de önemli değil ki aslında, zamanımız nasılsa bir şekilde geçiyor, kendimizi nasılsa bir şekilde avutuyoruz. Sorun mu; sorun olup olmadığı da önemli değil. Bugünü nasıl yaşıyoruz; önemli olan bu. Yarın ya da dünü gündemde tutup da canımızı sıkmanın da bir anlamı yok. “Anı yaşa”, felsefen olsun; ötesini düşünmemeyi de öğren. Evet, farkında olmadan bize telkin edilen bu. Ve farkında olmadan kabullendiğimiz de bu. Bu ise, yukarıdaki satırlardaki boş ciddiyetsizlikten çok daha ciddiyet gerektirecek bir mesele. Herkesin kendisini şöyle bir sallayıp sarsmasına kapı açacak bir mevzu. Olay, aslına bakılırsa sanıldığı kadar ne masum ne de basit. Yeni dünyanın yeniliklerinden istifade olarak yorumlamak da, bize göre meseleyi anlamamış olmak ve hafife almak demek.

 

Kendi dünyalarına çekilen insanlar, o dünyanın efendisi olmak gibi bir psikolojiyi, sayfalarında doyasıya yaşıyorlar. Duvarlara yazılan sloganlar devrinden, duvarların cicili bicili bezendiği devirlere uyandık. Eski duvarlardan da eser yok; eski korkulardan, eski heyecanlardan ve eski ateşli, şevkli insanlardan da. Feci bir facebook mücahitliği çağındayız ve cihadımız yine de mübarek olsun. İdeologluk mevzusuna ise hiç girmemeli; zira orası ayrı bir trajedi. Milliyetçiliğin de, kemalizmin de, İslamcılığın da, solculuğun da, feminizmin de başına bundan daha kötüsü gelemezdi herhalde. Gerçek hayatlarında başka bir kimliği insanlara sunan yeni insan tipi, o kimliği kuşatan maskesini evine, ofisine; ya da korunaklı kalesine çekildiği zaman çıkarıyor, altından da bambaşka bir suret görünüyorsa hiç olmazsa kendinden utanmalı diye düşünürken tam; hiç de böyle olmadığını görmek, “yeni dünya işte canım” gibi saçmalıklara yem edilemeyecek kadar vahim aslında. Evet, eskiden de Mevlana’ya çok kulak verdiği söylenemezdi insanoğlunun; olduğu gibi görünmek de, göründüğü gibi olmak da zor bir şeydi zira. Fakat alenileştirme, bundan bir sıkıntı yaşamama, hatta bununla övünme gibi bir cephe gerisi cesaret de sahiden bu yeni dünya işi bir şey. Kavgaya girerdiniz, ağzınız burnunuz kırılabilirdi; fakat siz bu ihtimali bilerek girerdiniz; o yüzden de kırıldığı zaman bir delikanlılık hakkınız her daim saklıydı. Şimdi neyin delikanlılığından bahsedecek yeni dünyanın insanı?

 

Yani aslında gerçek olmayan, gerçekliklerin değil sadece görüntülerin olduğu( ki bu görüntülerin kişiyi temsiliyet noktasında ne derece rasyonel olduğu konusunu da ayrıca açabiliriz.) sanal bir düzlemde kendini var etmeye çalışan insan tipine nasıl bir yaklaşım sergilemeli. ‘nereye bakıyorsun orası yok ki!’ Kabilinden bir durumla karşı karşıyayız. Ve sosyal medya dediğimiz alan bize önce bu kimlik kaymasını giydiriyor sonra da vermek istediği mesaj neyse en etkili ve en farkına varılması zor yolları seçip hedefe kilitleniyor.

 

Bu konu bir çok iletişim uzmanı tarafından da incelenmiştir zira toplumu derinden etkileyen atılımlar ve gerilimler bu kanallarla insanlara enjekte edilmektedir. Örneğin Herbert Marshall Mcluhan  “Araç Mesajdır” (The Medium is the Message) adlı kitabında,  teknolojinin değerinin, geleneksel anlamda nasıl kullanıldığı ile biçimlendirilirken  günümüzde aracın gerçek içeriğin kendisi olduğunu anlatmıştır. McLuhan’a göre araç, insanın uzantısıdır. Verilmek istenen mesaj araç ile şekillenir. Örneğin bir hikayenin sözle anlatılması, sahnede oynanması, bir radyodan aktarılması veya televizyonda sergilenmesi o hikayenin ilettiği mesajı alan kişi tarafından farklı anlamlar kazanır.

 

Zaten kitlesel medya araçlarının günden güne evrilmesi de bu durumun temel nedenidir diyebiliriz. ve fakat aslında sonucudur da. 

Ayrıca gene Mcluhan’ın ortaya attığı ‘global köy’ kavramı da kitle iletişim araçlarının kullanımının toplum tarafından hızla yayılacağını ve dünyayı küresel bir köye dönüştüreceğini açıklamak için üretilmişti.

Marshall McLuhan, insanlık tarihini dört önemli döneme ayırmıştır:

  1. Kabile Çağı: Bu çağda yaşayan ilk insanlar için, duyma en önemli duyuydu. Fonetik alfabenin bulunmasıyla birlikte insanlık tarihi ikinci bir aşama olan Edebiyat Çağı’na geçmiştir.
  2. Edebiyat Çağı: İnsanlar bu dönemde Kabile Çağı’nda kullandıkları kulakları kadar gözlerini de kullanmaya adapte olmuşlardır. Fakat basım teknolojisinin ortaya çıkması ile bu çağ da kapanmıştır.
  3. Basım Çağı: Matbaanın keşfi ile birlikte insanlar, harfleri ve kitapları yazılı olarak görmüşlerdir ve bu kelimelerin anlamları onlar için değişmiştir. Taşınabilir kitapların yaygınlaşması insanların toplu halde, bir arada bulunmasını engellemiş ve bireysellik ön plana çıkmıştır. Toplum parçalanmış ve insanlar tek başına okuma fırsatı elde ederek toplumdan soyutlanmışlardır.
  4. Elektronik Çağ: Bu çağ, şu an içinde bulunduğumuz çağdır. Bu çağın en önemli özelliği, matbaanın icadı ile yazılı hale gelen sözel kültürün yeniden söze dönüştürülmesidir. Aynı zamanda bu çağda, gizlilik tamamen ortadan kalkmıştır.

 

Bu sınıflandırmada elektronik çağ olarak geçen günümüz şartlarında gizliliğin ortadan kalkması yani 'mahremiyet' dediğimiz kavramın ortadan kaldırılması ve etkisi altındaki herkesi bireyselliğe itiyor olmasıdır temel sorun.

 

Örneğin basit bir kronolojik sıra eşliğinde şu an akla gelen tüm sosyal medya araçlarının gelişimini ve etkilerini ele alalım. 

 

Telgrafın icadıyla insanlar elektronik çağa adım atmışlar ve teknoloji sayesinde iletişimle insanların yeniden dokunma ve duyma duyuları ön plana çıkmıştı. Matbaanın bulunmasıyla beraber kitap taşınabilir bir hale gelmiş, herkes kitap sahibi olabilmeye başlamış, tek başına okuma kültürü gelişmişti. Geleneksel toplum yapısında, elyazması kitapların toplu halde okunması bireyleri bir arada tutuyor iken kitapların taşınabilir ve çoğaltılabilir olması bireyselliği ön plana çıkarmıştır. İnsanlar birbirlerinden kopmuş ve birbirleri arasındaki iletişim zayıflamıştır.

 

Elektronik çağda ise sanal gerçeklik denilen düzlemlerde yeni bir sözel gelenek ortaya çıkmıştır. Özellikle internet çağında ve sosyal ağların gelişimi ile birlikte herhangi bir şey aynı anda birçok yerde birden olabilmektedir. Bir konu hakkında sosyal paylaşım sitelerinde yazılan herhangi bir cümlenin bütün dünyayı retweet ederek dolaşması örneğinde olduğu gibi. İnsanların aynı marka kıyafetleri giydiği, aynı marka içecekleri tükettiği çağımızda, McLuhan tarafından geliştirilen Global Köy kavramı internet ve web akışı ile yeniden ruh bulmaktadır. Dünya, insanların her şeyi aynı anda öğrendiği, büyük bir köy haline gelmektedir. Forward edilen e-maillar ve web sitesi linkleri, interaktif bloglar 20. yüzyıl geleneksel kitle iletişim araçları kaynaklarının yerine geçmiştir. Bilgi her ne kadar internet üzerinden yüz yüze iletişim olmadan yaratılıyorsa da komünel yani müşterek bir içerik oluşturulmaktadır.

Elektronik çağda yeni medya ile birlikte insanoğlu, büyük bir hızla ve çok yaygın bir şekilde evrilmekte ve hiçbir gizin kalmamasına yol açacak olan bilgi sistemini dönüştürmektedir.

 

Belki bu noktada bahsettiğimiz araçların mahremiyet kavramını yok etmesinden söz açabiliriz.

 

Mahremiyet hakkına ve bireysel özgürlüklere yönelik saldırıların özellikle insan kişiliğinin maddi ve manevi bakımdan gelişmesine olan etkileri hiçbir  şekilde gözden kaçırılmamalıdır. Sosyolojik, psikolojik, siyasi ve hukuki boyutları bulunan böyle bir meselenin, her şeyden önce felsefi açıdan ve özellikle siyaset felsefesi, ahlak ve hukuk felsefesi açısından ele 

alınması gerekir. Mahremiyet, bizim başkaları tarafından ne ölçüde tanınıp bilindiğimiz, 

başkalarının fiziksel olarak bize ne ölçüde ulaşabilir oldukları, bizim başkalarının ilgi ve dikkatinin ne ölçüde nesnesi olduğumuz hususlarıyla yakından ilişkili bir kavramdır. 

 

Mahremiyet kavramı üzerine kalem oynatan veya konuşan insanların büyük çoğunluğu bu kavramı kendi ideolojik pencerelerinden gördükleri kadarıyla değerlendirmeye çalışmışlardır. Ve çoğu yorumların liberal ve yahut komünist ahlak çerçevesinde yapılandırıldığını görüyoruz. İnsanlar elbette kavramları ve araçları ki bu araçların içerisinde sosyal medya araçlarının önemli bir yeri vardır, kendi propagandalarını yapmak için kullanırlar bu konuda bize düşen ise olaya sadece eleştirel bir gözle değil onun yanı sıra kendi safımızdan bakmayı öğrenebilmektir. Zira Goethe’nin bir sözü vardır: ‘samimi olmayı vaat edebilirim, tarafsız olmayı asla.’

 

Mahremiyet çok basit anlamıyla gizliliktir. Kendi dünyamızda yalnızca kendimize bıraktığımız daha doğrusu herkese göstermediğimiz, anlatmadığımız kendimize özel olan duygular, düşünceler, eylemler, söylemler, hal ve hareketler daha birçok şey. Bunun yanı sıra mahremiyet görünmezlik ve dokunmazlık anlamlarıyla aslında tesettürle aynı kökenden türemiştir. Ayrıca İslami gelenekte bizler, bayanlar, mahrem olanı, içte kalanı, gizli, herkese görünür ve ya dokunulabilir olmayanı temsil eden/ etmesi gereken insanlar olarak bu konuya bakınca görüyoruz ki önce tv’nin başlattığı akımlarla sonra internet ve organlarının etkisiyle hayatımızdan kalkan bir kavram artık mahremiyet.

 

Çünkü en baştan beri söylendiği üzere sosyal medya araçlarının amacı günümüz modern zihinlerinin çektiği yere doğru götürmektir etkisindeki insanları. Kısaca değinmek gerekirse modern hayat hiçbir şeyin gizli kalmasını istemez, buna izin vermez. Doğada bilinmeyen hiçbir şey kalmasın diye yapılan çalışmalar da eklenebilir belki bu anlayışın ürünü olarak fakat daha önemlisi bir kişinin öteki tarafından bilinmeyen bir yönü bir yaptığı kalmasın diye çalışır. Gizlenenleri açığa vurmaktır onun işi. Oysa Kur’an, İslam ahlakı tecessüsü yasaklar,

‘Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve arkanızdan birbirinizi çekiştirmeye kalkışmayın.’ Hucurat 12

 

Fakat modern hayat bunun tersini telkin eder. Öncelikle televizyon dizilerinde ev içlerinde yaşananlar herkesin eline servis edilmeye başlandı. Gelenekte gizli ve özelde kalması öngörülen her şey ifşa edilmeye başlandı. Hepimizin bildiği gibi benim de annemin çok sık anlattığı bir olaydır bu önceleri yani televizyonun yeni çıktığı dönemde sadece yılda bir kere yılbaşı gecesinde bir dakikalığına dansöz çıkarmış. Bu durum ilk yaşandığında halktan tepki toplamış fakat sonraları durumu tahmin etmek zor olmuyor, şimdi geldiğimiz noktaya bakınca. Şimdilerde hemen herkesin evinde bulunan özellikle de küçük çocukların maruz kaldığı program ve dizilere bakıyorsunuz ahlaksızlıktan, çirkinlikten, insanları kötüye münkere ve fahşaya iletmekten başka işlevleri yok hemen hepsinin. Hiçbirimizin asla yapmayacağı görmeye tahammül etmeyeceği birçok ahlaksız sahne çok normalmiş gibi çok azı hariç tüm dizilerde boy gösteriyor ve işin korkunç tarafı bu sahneler internette en çok izlenen videolar arasına giriyor. Herkes yaptıkça, tüm kanallarda yayınlandıkça, üstünden zaman geçtikçe gözümüze normal görünmeye başlıyor yapılanlar. Neyse diyelim ki biz bir şekilde yırttık, bunlardan etkilenmediğimizi ahlaki gelişimimize hiç kötü etkide bulunmadığını falan söylüyoruz peki bu hızlıca evrilen süreci düşündüğümüzde eğer önünü almazsak, insanlar bir sele kapılmış sürükleniyor fakat bizler selin önünde set olmazsak arkamızdan gelenlere nasıl bir hayat biçimi önericeğiz? Bu süreci durdurmak için bir çabamız yoksa ahrette nasıl hesabını vereceğiz gördüklerimizin, gördük fakat umursamadık mantığıyla kardeşlerimizin hakkını nasıl ödeyeceğiz? Bunlar üzerine düşünmek lazım, sorular sormak lazım. Belki sistemin elemanlarını devre dışı bırakmak kısa vadede çok inandırıcı olmayabilir fakat Hz. İbrahim’e su taşıyan karınca misali, yolda oluruz, yolda ölürüz.

‘her yürüyen varamaz, ama varanlar ancak yürüyenlerdir.’ Der Mevlana İdris Zengin. Yaşıyorsak eğer yolda olmakla, yürümekle yükümlüyüz bizler, elbette sonuç Allah’tandır.

 

Dizilerin yanı sıra son dönemde hızla artan evlilik programları… İnsanların kendilerini afişe etmekten güzel, özel ve ya gülünç yanlarını teşhir etmekten zevk alıyor olması, başlı başına bir zihin kaymasına işaret ediyor. Yani tıpkı modern hayatın öngördüğü gibi mahremiyet diye bir şey yok. Gizlilik diye bir şey yok.

 

Bu durumun çok benzeri facebook sayesinde tüm kullanıcıların hayatına giriyor. Örneğin bir arkadaşınız normalde görmeyeceğiniz, görmek de istemeyeceğiniz çok absürt bir fotoğrafıyla karşılaşabiliyorsunuz. Fakat kişi bu davranışından zevk alıyor, popüler oluyor, listesindeki arkadaşları tarafından en çok like* lanan fotoğraflardan birini paylaşmış oluyor vs. aslında çok basit bir ego tatmininden öteye gitmez bu hareket. İnsanların hayatlarını feysbukta sergilemekten zevk alıyor olması, şuradayım şunu yapıyorum bunu düşünüyorumlar vs. örneğin twitterda seni takip eden kaç kişi varsa tweetlerin kaç defa RT ediliyorsa o kadar büyük adam! Oluyorsun. ‘Ben bilmem hangi kafenin tuvaletindeyim’ diye (fakat buranın çok şık ve pahalı bir yer olması şart) TW atmak ve ya feysbukta durum güncellemesi yapmak insanların kendilerini daha değerli daha önemli sanmalarını sağlarken, dediğimiz gibi aslında hepsi bir sanrıdır. Gerçek olmayan, gerçeklikle alakası olmayan görüntülerle örülmüş sanal ortamlarda var olabilme çabasıdır.

 

Bu durum zamanla duyguların anlamını yitirmesine de yol açmaya başladı. Daha doğrusu kelimelerin içlerinin boşaltılmasına… örneğin biri kalkıp diğerine ‘çok iyisin, hoşsun, anlayışlısın, sen cansın, can gibisin, canım gibisin. Demesi gerçek dünya aradan çekilince çok kolay hale geldi. Mesela ben Rumeysa’ya/ Zeynep’e ‘sen anlayışlı birisin/iyi birisin’ dediğim zaman bu iyiliğin yansımaları bizim ilişkimizin backgroundunda mevcuttur, bu söze dair bir yaşanmışlığımız vardır ki ancak o şekilde anlamını kazanır.

Fakat diğer türlü bu sözcükler sadece herkesin herkese söylediği alelade laflara dönüşür ve kıymetsizleşir. İnsanlar arası samimiyet kaybolur, duyduklarınıza bir değer atfedemezsiniz.

 

Sosyal medya ağlarından bilhassa facebookun gündelik hayata etkilerinden bahsederken atlayamayacağımız bir nokta var ki; insanların (bay-bayan pek fark etmiyor) hayatlarına heyecan aramak* gibi bir çıkış noktasıyla zinaya meylettikleri bir ortamın hazırlanması. bu konuda yapılan bir araştırma var bu konuyla ilgili onu sunmak istiyorum.

 

İngiliz araştırma kuruluşu Social Issues Research Centre’ın 2004’te yayımladığı raporda flört, iki kişi arasında oluşan elektrik sonucu, cinsellik ya da tamamen eğlence amaçlı bir sosyalleşme metodu olarak tanımlanıyor. Aynı rapora göre, günümüzde flört için en uygun olan partiler, kafe ve restoranlar ya da iş ortamları, 2020 yılında yerini sanal aleme bırakacak. Yaptığımız sokak röportajları, yaşları 19- 47 arasında değişen internet kullanıcılarının sanal âlemde flörte henüz sıcak yaklaşmadığını ortaya koydu. 50 kişiden 37’si, “İnternette flörte sıcak bakar mısınız?” sorusuna “Hayır” cevabı verdi. İlginç bir şekilde, katılımcıların 46’sı sosyal paylaşım sitelerine üye. Sorularımıza cevap veren 28 erkeğin 24’ü kendilerine atılan mesajlara olumlu yönde cevap vererek, internette flört etmeye sıcak bakıyor. Ancak 22 kadın katılımcıdan 19’u sadece arkadaşlarıyla konuştuğunu söylüyor ve tanımadığı kişilerden yollanan mesajlara cevap vermiyor. İngiliz SIRC’nin flört raporuna göre, sanal aleme olan güvensizlik, önümüzdeki yıllarda kırılacak. 

Siber flört romantizmi kurtaracak 
Flört her ne kadar alınan elektrikle ilgili olsa da, aşkını çevrimiçi arayanların sayısı her geçen gün artıyor. Günümüzde sosyalleşme yöntemi olarak kullanılan internet, gelecekte flört etmenin en etkin yöntemi olarak kullanılacak. Rapora göre internet flörtü, romantizmnin yeniden yükselmesine neden olacak; çiftler bu yöntemle gece kulüplerinde ya da restoranlarda tanışıp cinsel maceralar yaşamak yerine, birbirlerini eski usül aşk mektupları ( ya da yeni adıyla aşk e-mailleri) yazarak, tanışma sürecini uzun vadeye yayacaklar. Günümüzde teknolojik gelişmelere özellikle internete şüpheyle yaklaşan ve çocuklarının sanal âlemde uzun zaman geçirmesini sağlıklı bulmayan anne ve babalar da, sanal flörtü daha sağlıklı bularak, çocuklarını bu yönde destekleyecekler. 
Üyeleri her geçen gün artan çöpçatan siteleri, 2020 yılında daha fazla kabul görerek, uzun vadeli ilişki yaşamak ya da evlenmek isteyenlerin en çok kullandığı platformların başında gelecek. Yapılan öngörüye göre internet siteleri de evrim geçirerek, birbirlerine uygun buldukları adayların tanışarak yakınlaşması için etken rol oynayacak. Bu durum evliliklerin daha sağlıklı olmasını da sağlayacak; çiftler birbirlerine benzer sosyal çevrelerden geldikleri ve ortak zevkleri paylaştıkları için daha uyumlu olacaklar. Profilde verilen bilgilerin sağlıklı olup olmadığı daha etkili bir biçimde denetlenecek, böylece sanal ağlarda eş arayanları hayal kırıklığına uğraması da büyük ölçüde engellenecek. 

Kadınlar daha aktif olacak 
SIRC’nin raporuna göre günümüzde hâlâ konu olan “Kadın erkeğe çıkma teklif edebilir mi?” sorusu, bundan 10 yıl sonra tarih olacak. Son 30 yıldır flört konusunda üzerlerindeki toplumsal baskıyı kırma konusunda kayda değer yol kat eden kadınlar, önümüzdeki 10 yılda verilen seminerler, yazılan kitap ve makaleler sayesinde daha ‘özgür’ hissedip, flörtün başlamasında etkin rol oynayacak. Kadınların erkeklere karşı olan ilgilerini belli etmeleri ya da onları yemeğe davet etmeleri, garip değil, doğal karşılanacak. Rapora göre erkeklerin karşı cinsten gelen talep yüzünden, zaman içerisinde pasifleşme eğilimine gitmeleri olası. 

Flört karşıtı hareketler artacak 
Kuzey Amerika’da yeni yeni başlayan ve İngiltere’ye sıçrayan muhafazakarlık anlaşıyı, önümüzdeki on yıl içerisinde biçim değiştirerek ‘flört fobisine’ dönüşecek. Yanlış anlaşılma ya da ‘hafifmeşrep’ damgası yeme korkusu insanları daha mesafeli davranmaya itecek. İşverenlerin ve akademik çevrelerin flört konusunda çalışanlara karşı uyguladığı kuralların sıkılaşması da durumu olumsuz yönde etkileyecek. 

İnternette flörtle ilgili 5 soru: 
1 Sanal âlemde tanışmaya/ flört etmeye sıcak bakıyor musunuz? 
2 Herhangi bir sosyal paylaşım ya da çöpçatanlık sitesine üye misiniz? 
3 Bu ağlarda profilini beğendiğiniz kişiyle tanışma girişiminiz oldu mu? 
4 Size flört amaçlı yollanan mesajlara karşılık verir misiniz? 
5 İnternet üzerinden yapılan flört size gerçekçi geliyor mu? 

Araştırma sonuçlarının işaret ettiği nokta çok üzücü. Fakat tüm bu olaylar ve belki daha fazlası etrafımızda yaşananlardır. Örneğin geçenlerde bir haber okudum b.şehir’de 17 yaşında bir genç kız facebooktan tanıştığı, Adana’da yaşayan 5 çocuklu bir adama kaçıyor. Durum gerçekten de çok vahim.

 

Ayrıca modern zihniyetin insanları aynılaştırma, farkı ve farkındalığı ortadan kaldırması husunda hemen hepimizin elinden geçmiş Barbie bebekler kocaman bir örnektir. Başlarda bahsettiğimiz global köy kavramı ayrıca üretilen ürünlerin dünyanın her tarafına ulaştırılması herkesin bu ürünü elde etmesi durumunu da kapsıyor.(reklam kültürüyle) Yani bahsini açtığımız barbie bebekler New York’ta, Berlin’de, Londra’da, Paris’te, İstanbul’da ve diyelim ki Malatya’nın Hatunsuyu Köyü’nde bir kız çocuğunun elinde. (bizzat tanık olduğum için üzerinde konuşması daha rahat) (bununla alakalı Metin Önal Mengüşoğlu’nun da güzel bir yazısı vardı) küçük çocuk bu bebekle evcilik oynuyor, oyundaki baba çocuk anne hepsi birbirine benzer ve üstelik kadın figürü bir manken fiziğine sahip 1.75 boylarında, sarı saçlı, mavi gözlü, kısa etekli, oyuncak olmasına rağmen yüzü makyajlı bir kadın. Hasılı bırakın Hatunsuyu köyü şartlarını Türkiye de dahi az bulunur cinsten. Dönelim bizim kız çocuğumuza, o evcilik oynuyor, o esnada içerden annesi sesleniyor ve dönünce ne görsün bu anne hiç oyundaki anneye benzemiyor çalışmaktan elleri aşınmış, vücudunun bazı bölgeleri sarkmış belki fiziken cazip görünmeyen bir kadın haline gelmiş zamanla. O zaman çocuğumuz genç, güzel, her daim dişiliğini vurgulamaya meyyal duruşu; yani barbie bebek ekolünü benimsemeye başlıyor. Ve karşımıza neyi niçin yaptığını bilmeyen nefsi arzuları ve popüler kültürün dayatmaları arasına gelenekten aldığı üç beş şeyi sıkıştırmaya çalışan bozuk bir zihin yapısı ortaya çıkıyor. Ve toplumun dejenere olması, yozlaşması, köklerden uzaklaşması dediğimiz olay aksamadan evlerimizin içine girip çarkları işletiyor..

 

Bu sistemin için de bize düşense, ne yapacağını bilen, ayaklarını yere sağlam basan, ilmi ve fikri gelişimini sürdüren (zira ben bu gelişimin sonu olacağını düşünmüyorum), Allahın kitabını elinden bırakmayan gençler olmaktır. Bu zordur, fakat söylendiği gibi ‘her yürüyen varamaz, ama varanlar yürüyenlerdir.’