Cemaleddin Afgani bu ayki hayali röportajlarda konuğumuz. Kendisinin Dehriyyun (naturalizm)’a Reddiye eserinden alıntılayıp düzenlediğimiz metnine yönelttiğimiz sorularla bugünün genç nesillerine faydasını dokunacağını düşündüğümüz cevaplar aldık. Afgani kendi döneminden bugüne ışık tutan fikirleriyle ümmetin önemli kırılma noktalarından biridir. Müslümanların sorunlarını çözebilmek için hayatını ilim ve seyahatle geçirmiş olan Afgani; Muhammed Abduh gibi önemli talebeleri yerine bırakarak 1897 yılında II. Abdülhamid’in misafiri olarak kaldığı İstanbul’da vefat etmiştir.
Cemaleddin Afgani’ye bir toplumun ve insanın bulunduğu aşağı halden nasıl kurtulup gelişeceğini sorduk. Ve devamında bu gelişim sürecinin eksenini ve sürecin hangi kanuniyetle yürüyebileceğini öğrendik. Sonuçta kendisinden son derece hayati bir haberi alarak röportajımızı nihayete erdirdik. İstifadelerinize sunuyoruz….
1- Müslüman toplumların içinde bulunduğu bunalımlı devirlerin en ağır yıllarını yaşadınız. Çareler bulmak için çok geniş bir coğrafyada seyahat ettiniz. Öncelikle Batılı toplumlar karşısında yıllardır zelil bir psikoloji içerisinde olan, bir toplum olarak, Müslümanların; bu halden kendilerini kurtaracak hedef olarak neye yönelmeleri gerektiğini düşünüyorsunuz?
Tüm toplumların arzusu, onurun en üst mertebesine ulaşmak olmalıdır. Öyle ki; her insan peygamberlik hariç, insanlık için öngörülen kemal ve onur mertebelerinin tümüne layık olduğunu düşünmelidir. İnsanların nefisleri bu nitelikten pay alınca, yani yüzlerini onura yöneltince, herkes faziletler için birbiriyle yarışır. Aralarında güzel ameller işlemek için bir rekabet başlar. Toplumların onura yönelmemesi sonucunda amelleri eksik kalır. Akılları donuklaşır. Beşeri kemallerin büyük bir kısmından yoksun kalırlar. Dünyevi onurların birçoğundan geri kalırlar. Güçleri dar bir alana hapsolur. Kendileri için zanlarına dayalı olarak biçtikleri sınırların dışına çıkamazlar doğal olarak.
2- Onur ve kemal derecelerine yönelecek toplumlarda bu yöneliş için başlangıç neresi olmalı?
Her şeyden önce gelen inanç sistemi, toplumun ruhuna nakşedilmelidir. Ama sağlam belgelere ve sahih delillere dayalı olarak olmalı. Akıl ve inanç sisteminde zanna dayalı hususları ayıklamalıdır. Ataları taklit etme yükü omuzların üstünden atılmalıdır. İnanç ilkeleri çerçevesinde zanna dayalı hareket edenler, bütün davranışlarında zannı esas alan bir tutum içine girerler.
3- İnanç sisteminin nakşedilmesini başlangıç yeri olarak gördüğümüzde dinin toplumun yukarıda bahsettiğimiz kemal mertebelerine yönelmemesi halinde içine düşeceği durumlardan korumak için ortaya koyduğu çözüm nedir?
İslam dininin dayandığı ilk temel, aklın, tevhid inancıyla temizlenmesi, arındırılması, parlatılmasıdır. Vehimlerden temizlenmesidir. Vehimler insanı yabanileştirirler. Dehşete düşürürler. Korkulmaması gereken şeylerden korkulmasına, ürkülmemesi gereken şeylerden ürkülmesine sebep olurlar. İslam’ın en önemli prensibi, yüce Allah’ın tekliğine, evren üzerindeki egemenliğinin ortaksızlığına, fiilleri ve failleri ortaksız bir şekilde yarattığına inanılmasıdır. İslam inanç sistemin temeli, bir insanda veya canlı-cansız her hangi bir varlıkta, yüceler âlemine veya aşağılar dünyasına mensub her hangi bir nesnenin evren üzerinde etkin olduğuna; zarar ve yarar dokundurma gücüne sahip olduğuna; insanı aziz veya zelil kılabilecek yetkiye sahip olduğuna, bir şeyler verip, bir şeyler alabileceğine ilişkin zanların bir kenara atılmasıdır.
4- Dinin ortaya koyduğu çözüm son derece net. Bizlerin de dinin en büyük emri ve başı olan ‘’la ilahe illallah’’tan anlamamız gerekeni ortaya koyuyor. Toplum bu çözüm sürecini nasıl yaşamalı ki bu işleyiş bir kanuniyete tabi olmalı bir usulü bulunmalı?
Toplum içerisinde toplumun diğer fertlerini eğitmekle görevli bir grup bulunmalıdır. Bunlar gerçek bilgilere dayalı olarak insanların akıllarını aydınlatmalı, kesin kanıta dayalı bilgilerle ufuklarını açmalıdırlar. Nefisleri arındırmakla meşgul olmalı, insanlara özgüven aşılamalıdırlar. Bir toplum için hangi çabaların yararlı ve isabetli olduğunu belirlemek onların görevidir. Alçak ve rezil davranışları ortaya çıkarmak, insanlara dokundurdukları zararların üzerindeki kalın perdeyi aralamak ve bu pisliğe bulaşanları temizleyip topluma kazandırmak işi onlara düşer. ‘’Marufu emredip münkeri yasaklamak’’ görevini ödünsüz sürdürmek zorundadırlar.
5- Bu görevi sürdürecek insanların ki bu insanlarla beraber ortaya çıkan yapıların da böylece ne işe yaradığı ortaya çıkarır, varlığını zorunlu kılan nedir?
Toplumları aydınlatacak din bilginlerinin olması dini bir zorunluluktur. Şehevi arzuların önünde duracakları herhangi bir sınır yoktur. Bir insanın arzularını frenlemek durumunda kalacağı bir sınır olmaz, eğer insanların nefislerinde üzerinde bir kontrol yoksa. Eğer ahlakı düzenleyecek bir mekanizma bulunmuyorsa o zaman şehevi arzuları şaha kalkar, gemi azıya alır. Hem kendileri, hem de toplumlarını oluşturan diğer bireyler işledikleri amellerin akıbetinden yakalarını kurtaramazlar. Şu halde bir toplum içinde marufu emreden münkeri nehyeden insanların bulunması kaçınılmazdır. Ahlaki ilkelerin hayata egemen olması için çaba sarfedecek insanlar bir toplum için hayati öneme sahiptir.
6- Sonuç olarak şununlar bitirmek istiyoruz: İslam, Müslümanlar en zelil haldeyken de inandıkları dindi. Onların bu ifade ettiğimiz çözümü bulmalarında kaçırdıkları nokta neydi?
Müslümanlar, tarihte İslam’ın öngördüğü bir hayat yaşadılar. Buna tarih tanıktır. Sonra kendi tutumları yüzünden bu duruma düştüler. Çünkü İslam’ın bir ilkesi de şudur: ‘’Bir kavim içinde bulunduğu durumu değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez.’’ (Rad 11)