casino maxi

Saraybosna için balkanların Kudüs’ü derler. Etnik olarak benzer kökene sahip fakat dini ve mezhebi tercihlerinden dolayı kendilerini Sırp, Hırvat ya da Boşnak olarak tanımlayan, birinin diğerine üstünlüğü zulüm ve baskı demek olan bir coğrafya. Saraybosna’ya vardığımızda şahit olduğumuz ilk şey yakın bir dönemde yaşanmış işte bu zulmün izleriydi. Havaalanından şehir merkezine giderken kaybolmamızın belki de en ilginç yanı neredeyse şehirde bombalanmamış veya kurşunlanmamış ev görememek olmuştur. Restorasyon için yeterli maddi destekten mi yoksunlar yoksa bilinçli olarak savaşın ne tür facialara sebep olduğunu yeni nesle miras mı bırakmak istiyorlar bilmiyorum, ama gördüğüm tek bir şey vardı o da adaletsiz bir anlaşmayla bitirilmiş bir savaşın korlarının binalarda izleri olduğu kadar insanların zihninde de her an canlanmayı bekleyen yanları var. Aliya’yı Dayton’daki masaya oturmak için NATO desteğinin tümüyle çekmek ve Sırplara karşı tüm bir Bosna’yı soykırımın kucağına itmekle tehdit etmişlerdi. O da bu anı “kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissettim, zira eve ‘savaşa devam ediyoruz’ cümlesiyle dönemezdim” diye tarif edecekti. Korkunç bir duygu, hele Bosna ile ilgili dinlediğimiz onca vahşi hikâyenin şahidi olmuş bir nesilden bahsediyoruz. Yani, çocuklarınızın beraber oynadığı yanı başınızdaki Sırp komşunuz yirmi yıl önce bir gün sizin evi ateşe vermiş, ailenize silah doğrultmuş, eşinizin, kızınızın namusa dokunmuş ve siz hala onunla beraber yaşamak zorundasınız. Caddede sokakta markette çocuklarınızın akrabalarınızın katillerini görerek yaşamaya mahkûm edileceğiniz bir barış anlaşmasına mecbur bırakılmışsınız. Gittiğimiz şehirlerde açık şekilde Sırp ve Hırvat saldırganlığının hor görücü şekilde kınandığı birçok mekân gördük. Örneğin, Saraybosna Kütüphanesi içindeki 2 milyon kitapla beraber Sırplar tarafından yakılmıştı. Bu kütüphanenin girişinde bir tabelaya yazılmış ve sonu şöyle bitirilmişti: “Unutma ve hatırlat!”

Bosna’ya dair çanak çömlek kısmına geçmeden önce “Doğu ve Batı arasında İslam” kitabının ilham kaynağının ne olduğu konusunda kafamdaki sis bulutu dağılmış oldu. Bosna’nın üzerinden komünist bir silindir geçmiş dahası “şundanım” ya da “bundanım” diyemeyecekleri bir siyasi çıkmazın içinde bulmuşlar Boşnaklar kendilerini. O zaman Aliya’nın kitabında da kesin hatlarla ayırdığı iki çizginin yanında, ya da ortasında daha doğru bir tabir olur, bir üçüncü yol aramışlar. Bu alternatif İslam olmuş ve kısa bir zaman içerisinde kendisinde siyasi bir karşılık bulmuş. Ne ilginç değil mi, toplumlarının kaderleri hakkında söz söyleme hakkını elde etmek isteyen her dini anlayış hemen kendine siyasal bir karşılık buluyor. Doğu ve batı arasında İslam tüm Boşnaklar için tam manasıyla komünist ya da faşist olmak yerine Müslüman olmanın ismi olmuş. Aliya’nın mezarında, bana bütün bu duyguları kitabını okuturken yaşattığı anları düşünür ve ruhuna fatiha okurken arkamdan bir polis gelerek ipi atlayıp mezara yaklaştığım için pasaportuma kısa süreliğine el koyacak ve CIA Balkan şefi edasında “if there is a problem, you can’t leave this country!” diye bağıracaktı. Tekrar konuya Aliya için İslam’ın 3.yol diye tanımlanması metaforuna dönersek, bu kesin hatlarla çizilmiş alternatif yolun Boşnakların hayatta kalabilmesi için yegâne seçenek olduğunu fark ettim ve bu yanlışları ve doğrularıyla Komünist rejime verilen en anlamlı İslami tepkiydi. Boşnaklar dini tam da amacına matuf şekilde görüyorlardı, yani İslam onların bu topraklarda Hırvat ya da Sırp olmadan var olabilmelerinin tek yoluydu.

Şehrin merkezi Başçarşı tamamen Osmanlı mirasıydı, tıpkı şehrin her yerine yayılmış çeşmeler, camiler ve mezar taşları gibi. Özellikle burada Boşnakların Osmanlı mezar taşı geleneğini sürdürdüklerini söylemekte yarar var. Gazi Hüsrev camiinin etrafında kurulmuş bir iki katlı ahşaptan dükkanların içinde kaybolacağınız bir mekan Başçarşı, şu meşhur sebilin olduğu yer. Çok rahat Türkçe konuşabileceğiniz ya gönül diliyle anlaşabileceğiniz insanları bulacaksınız. Bunu söylerken romantizme bulaşmıyorum. Ilıdza (Bizdeki karşılığı Ilıca)’ya vardığımızda sokakta otobüs bekleyen bir fesli amcayla sohbet etmiştik. İstanbul, Erdoğan ve Müslüman kelimelerinden başka hiçbir ortak kelimemiz yoktu. Emekli maaşının içinde olduğu hani şu dedelerimizin eskiden ön cebinde olan küçük defteri göğsünden çıkardı ve bize durmadan heyecanla anlatmaya başladı, bizi bir an olsun dinlemedi, öylesine heyecanlıydı ki. Sonra cadde de elinde poşetle tökezleyerek giden hani şu hep beyaz örtülerinden bildiğimiz bir Boşnak nineye dönüp selam verdim. Yüzündeki mutluluk ve heyecan bin yıllık bir konuşmaya bedel gibiydi, tıpkı Mostar’da yıkık dökük eski bir ara sokak Osmanlı camisinde yatsı namazını kıldıktan sonra yedi sekiz kişilik erkek cemaatin arkasında namaz kılan yine bir Boşnak teyzenin elini öpüp alnıma koyduğumda hissettiğim gibi, sanki bin yıldır o camide bizi kapıdan çıkarken kendisine “Allahemanet” dememizi beklemiş gibiydi. Elini öpüp alnıma koyduğumda yüzünde açan güller hiçbir şeye değiştirilemeyecek kadar saf ve arı bir huzuru barındırıyordu. Bunlar kesinlikle romantizm değildir, aksine bu sadece bir heyecandır, evladını kaybetmiş bir annenin ve annesini kaybetmiş bir evladın kavuşma heyecanı.

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder