casino maxi

Av. Cüneyt Toraman İle Müslüman Tutsaklar Üzerine Konuştuk

Gündem Mar 04, 2015 0 Yorum

dindar-magdurlar-serbest-birakilsin-h1403985382

 

Röpörtaj: Furkan Gençoğlu

-Sivas olayları öncesi Pir Sultan Abdal şenlikleri esnasında yaşanan hadiselerde örgütlü bir provakasyon olduğu söyleniyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu olaya, “iki taraf açısından” bakmak gerekir! Aziz Nesin’i protesto edenler açısından değerlendirme yapacak olursak, dosya içeriğine göre, 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan sürecin, önceden planlandığını iddia etmek mümkün görünmüyor. 1 Temmuz 1993 Perşembe günü başlayan Pir Sultan Abdal şenlikleri devam ederken, 2 Temmuz günü, Cuma namazı sırasında (şenliklere davet amacıyla) caminin önünde yüksek sesle davul çalınması, cami cemaatinden bir grubun, Cuma namazından sonra protesto eylemini başlatıyor. 40-50 kişilik küçük bir grupla başlayan protesto yürüyüşüne, yürüyüş sırasında yüzlerce kişi katılıyor. Valiliğin önünde toplanan kalabalık, bir gün önce devrim şehitleri adına saygı duruşunda bulunan vali aleyhinde, “vali istifa” sloganları atıyor. Türk bayraklarıyla yürüyen grup, kültür merkezinin önüne gelip, Allaha ve peygambere hakaret eden Aziz Nesin hakkında sloganlar atıyor. Hiçbir müdahaleyle karşılaşmayan gruba, katılımlar daha da artıyor. Aziz Nesin’in madımak otelinde olduğunun söylenmesi üzerine topluluk Madımak otelinin önünde toplanıyor ve Aziz Nesin aleyhinde (Şeytan Aziz, Sivas’tan defol vs.) sloganlar atıyor. Bu protestolar, yaklaşık 2 saat sürüyor. Bu süre içinde, otelde bulunanlar, pencerelerden protestocuları seyrediyor. Protestolar devam ederken, otelde bulunanlar rahatça otelden dışarıya çıkarken, otelin dışındakiler de otele girebiliyor. Otelin önündeki topluluğun, Madımak otelindeki kişilerin can güvenliğine yönelik bir kastı olsaydı, otelin önüne geldiği anda planını uygulamaya koyar, otelin içine girer, oteldeki kişilere zarar verebilirdi. İki saat boyunca otelin içine girmemeleri ve otele girme teşebbüsünde dahi bulunmamaları, topluluğun böyle bir amaç ve niyetinin olmadığını göstermektedir. (Sivas dışından gelen) birkaç kişinin otelin giriş katına tırmanıp perdeleri tutuşturmasıyla başlayan yangının dumanları rüzgarın da etkisiyle otelin içini etkisi altına alıyor. Otelde bulunanların bir kısmı, otelin bitişiğindeki Büyük Birlik Partisi binasında bulunanlar tarafından kurtarılırken, bir kısmı dumandan boğularak (asfiksi) yaşamını yitiriyor. O zamana kadar varlığı ile yokluğu belli olmayan polisler, otelde çok sayıda kişinin öldüğünü öğrendikten sonra olay yerine geliyor, havaya birkaç el ateş ediyor, otelin önündeki topluluğu birkaç dakika içinde dağıtıyor. Devletin, bu kadar kişinin ölmesini isteyeceğini sanmıyorum ama, bu kadar çok kişinin ölmesiyle, 28 Şubat darbesine giden yolda önemli bir desteği arkasına aldığına tanık olduk.

Olayı, şenlikleri düzenleyenler ve mağdurlar açısından değerlendirdiğimizde, organizasyon komitesi ile mağdurlar arasında ayırım yapmak gerekir. Her yıl Banaz’da düzenlenen şenliklerin Sivas il merkezine alınması, (yayınladığı Şeytan Ayetleri isimli kitabında Hz.Peygambere hakarette bulunan ve birçok ülkede onlarca kişinin ölümüne sebebiyet veren Salman Rüşdi’nin kitabını Türkiye’de yayınlayacağını açıklayan) Aziz Nesin’in şenliklere davet edilmesi, organizasyon komitesinin, Pir Sultan Abdal’ı anma toplantısının aşırı sol örgülerin kontrolüne geçmesine sessiz kalması, organizasyon komitesinin bilgisi dışında gerçekleşmiş olamaz. Organizasyon komitesinin (en azından bir kısmının) bu konularda önemli bilgilere sahip olduğunu düşünüyorum. Bir gün bu bilgileri komu oyuna açıklarlarsa, Sivas olaylarında kimlerin parmağının olduğunu öğrenme imkanına sahip olacağız. Organizasyonda görevli olmayıp, şenliklere katılan ve otelde dumandan boğularak vefat eden kişilerin “kurban seçildiğini” düşünüyorum.

Sivas olaylarını, “protesto edenler” ile “mağdurlar” arasında gerçekleşen bir arbede olarak görürsek, olayın gerçek yüzünü anlayamayız/göremeyiz. Bu olay, devletin içindeki derin bir yapı tarafından planlanmış ve bu yapı tarafından uygulamaya konulmuştur. Her yıl Banaz’da düzenlenen şenliklerin, Sivas il merkezine alınması, Kültür bakanının şenliklere katılma vaadinde bulunması (katılımın artırılması), olay günü, 400 kişilik Komando birliğinin şehir dışına gönderilmesi, saatlerce süren yürüyüşe hiç müdahale edilmemesi, dağıtılmaması, (adeta kalabalığın artmasının beklenmesi), protestocu grup otel önünde toplanmaya başladığında, oteldekilere “bekleyin” talimatı verilerek otelde kalmalarının sağlanması, otelin giriş katına tırmanan ve perdeyi tutuşturmaya çalışan kişinin Sivas’lı olmadığının belirlenmesi, (ölüm olaylarının öğrenilmesinden sonra) bu kişilerin Sivas dışına çıkmasına göz yumulması, Sivas olaylarının son derece organize ve planlı olduğunu göstermektedir. Çok sayıda kişinin öldüğünün ortaya çıkmasından sonra, devletin bütün kurumlarının devreye girerek, birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermek suçunun, terör suçu haline getirilmesi, yasayla yetkili Sivas mahkemelerine baskı kurularak Ankara’ya nakledilmesi, somut olayla uzaktan yakından ilgisi olmayan yasa hükümlerinin uygulanması, bu provokasyonun tam ortasında devletin olduğunu göstermektedir. Ergenekon davasında dinlenen gizli tanığın, “Sivas’ta otelin önündeki kalabalığı kışkırtıp, otelin perdelerini tutuşturduktan sonra, Başbağlar katliamı için Erzincan kırsalına gitmek üzere yola çıktıklarını” beyan etmesi, bu olayın, devlet tarafından organize edildiğini göstermektedir. Her yıl kutlanan ve iyice bayatlayan Menemen tiyatrosu Sivas’ta planlanan yeni provokasyonla güncellenmek istenmiştir. Bu provokasyonun mimarları, sol örgütlerle güçlü bağları olan Alevi yapıdan tepe tepe yararlanılmıştır. Bu provokasyondan devletin kazanımlarına bakacak olursak; 1989-1990 yılına dönmemiz gerekiyor. 1989 yılı, komünizmin çöktüğü ve ABD’nin ilk askeri tatbikatta, komünizm tehdidinin yerine İslam’ı yerleştirdiği yıldır. 1990 yılının başından itibaren başlayan faili meçhul cinayetler, Sivas katliamı, Başbağlar katliamı, 28 Şubat darbesine giden yola döşenen taşlarıdır. 1990 yılının başından itibaren, yeni bir konseptin uygulamaya konulması, (dindar subayların astsubayların ordudan atılmaya başlamaları, kamu kurumlardan tasfiye hareketinin başlaması, başörtü yasağının hortlatılması, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi, katsayı uygulamaları, vs.), Sivas olaylarınım münferit bir hadise olmadığını, 1990-1998 arasında gerçekleşen olayların birbiriyle sıkı şekilde bağlantılı olduğunu göstermektedir.

-Toplumsal bir olay olmasına rağmen Sivas olaylarına dair tutuklamalar örgüt suçlaması ile yapıldı. Örgüt var mı? Yoksa nasıl kurgulandı?

Herhalde Terörle Mücadele Kanununda tanımlanan “terör örgütünü” kastediyorsunuz. Sivas davasında avukatlık yapmış biri olarak, Sivas olaylarında, kesinlikle böyle bir terör örgütünün veya herhangi bir örgütün olmadığını söyleyebilirim. Terör örgütünden söz edilebilmesi için, örgütün ve örgüt üyelerinin tamamının Anayasal düzeni ortadan kaldırma (kısmen veya tamamen işlemez hale getirme) amacı etrafında birleşmesi (amaç birliği), bu amaçlarını, yasal ve legal yollarla değil, silahlı mücadele (cebir ve şiddet) yöntemiyle gerçekleştirmeyi hedeflemiş olması, örgüt üyelerinin tamamının bu amaç etrafında birleşmesi, bu amaç birliğine ilaveten, örgüt üyelerinin önemli bir kısmının silahlı olması, örgüt içerisinde katı bir hiyerarşik yapının mevcut olması, örgüt üyelerinin verilen emirleri sorgulamadan yerine getirmesi, emir komuta zinciri içerisinde hareket etmesi, terör eylemi gerçekleştirmiş veya terör eylemi için harekete geçmiş olması, vs. gerekiyor. Sivas olaylarında, bu koşullardan birini dahi bulamazsınız. Sivas olaylarının en net fotoğrafını görmek isteyenler, bütün siyasi parti temsilcilerinin katılımıyla hazırlanan TBMM Sivas Olayları Raporuna bakabilirler. Protesto eylemlerine katılanların farklı siyasi partilere mensup olması, yürüyüş sırasında Türk bayraklarını taşıması, bu insanların, Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı olmadıklarını, tam aksine bu devleti sahiplendiklerini kanıtlamaktadır. Sivas davasında yargılanan sanıklardan hiçbirinde silah ele geçirilmemiştir. Bu davada yargılanan sanıkların hiç biri, saatlerce süren protestolar sırasında, bir kez bile, devletin güvenlik görevlilerini hedef almamıştır. Valilik binasına veya diğer kamu binalarına en küçük bir zarar vermemiştir. Devleti temsil eden kamu görevlilerine ve binalarına hiçbir saldırıda bulunmayan bu kişilerin, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği söylenebilir mi?! Valiyi protesto etmelerinin sebebi de, valinin Sivas’ın mülki amiri olması değil, devrim şehitlerini anma toplantısına katılmasıdır. Sivas olaylarında, protestoların merkezinde devlet değil, (sivil bir kişi) Aziz Nesin vardır. Pir Sultan Abdal şenliklerine katılanların ölümü de, Valilik veya başka bir kamu binasının içinde değil, (özel bir mülkte) otelde gerçekleşmiştir. Aziz Nesin’i devlet, madımak otelini de Valilik binası olarak kabul ederseniz, protestoların devlete yöneldiğini iddia edebilirsiniz. Sivas davasında mahkeme, örgüt kararı vermiştir ama bu örgütü, bu davada yargılanan sanıklar değil, terörle mücadele şubesi, mahkemeler ve Yargıtay kurmuştur.

-Mağdur aileleri “çocuklarının haksız yere tutuklu yattığını ve olaylar esnasında orada bulunmayan insanların orada bulunmadığı ispatlandığı halde tutukluluk hallerinin devam ettirildiğini” söylüyorlar. Bu noktada bu kadar açık deliller olmasına ragmen adil yargılanma hakkı nasıl bu kadar kolay ihlal edilebiliyor?

Sivas davası, yargılama tiyatrosudur! Askeri bando ne kadar müzikse, Sivas davası da o kadar yargılamadır! Olağan bir yargılamada, çok sayıda denetim mekanizması vardır. Soruşturmayı yürüten polislerin hataları, savcının denetimine tabidir. Polisin hatalarının önemli bir kısmını savcı düzeltir. Savcının hatası mahkemenin denetimine tabidir. Savcının hatasını mahkeme düzeltir. Mahkeme de hata yapabilir, onun hatasını da Yargıtay düzeltir. Sivas davasında bu denetim mekanizmaların tamamı devre dışı bırakılmıştır. Olaydan sonra olay yerinde tek bir kişi dahi gözaltına alınmamıştır. Bu davanın sanıkları, “ihbarlar” sonucunda, isimlerinin gazetelerde yayınlanması nedeniyle gözaltına alınmıştır. Olay günü Sivas dışında olanlar dahi bu davanın sanığı haline getirilmiştir. Protesto yürüyüşüne katılmaktan başka bir suçu olmayan insanlar, yargılamanın ileriki aşamalarında, cinayetle ve anayasal düzeni ortadan kaldırmakla suçlanmışlardır! Masumiyet karinesi ihlal edilmiş, peşinen suçlu ilan edilmişlerdir. Savcılar, birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermek ve toplantı ve gösteri yürüyüşü kanununa muhalefet nedeniyle kamu davası açtıkları halde, DGM savcıları davaya müdahale etmiş, suç tipini değiştirtmiştir! Sanıklara, olayla ilgisi olmayan suç maddeleri isnad edilmiştir. Sanıklar, hukuki yardımdan (avukat tutma hakkından) yararlandırılmamıştır. Savunmayı temsil eden Türkiye Barolar Birliği, tüm barolara, Sivas sanıklarına avukat görevlendirmemesi için talimat göndermiştir. Bu davanın yargılaması, yasayla belirlenen yargı yerinde değil, yetkisiz bir mahkemede yapılmıştır. Sanıkların gösterdikleri tanıklara, tanıklık dahi yapmadan, yalancı tanıklık yapacağı (!) iddiasıyla kamu davası açılmış, savunma hakkı kısıtlanmıştır. Bu davada, adil yargılamanın “A” sı dahi uygulanmamıştır. Mahkemenin, çok sayıda sanık hakkında verdiği, ölüme sebebiyet verme suçu, Yargıtay’da anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçuna çevrilmiştir. DGM savcıların, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs nitelemesine ve yönlendirmesine itibar etmeyen, sanıklara, birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet verme suçundan mahkumiyet kararı veren yerel mahkemenin üyeleri değiştirilmiş, yerlerine, (bu yönlendirmeye boyun eğecek) başka hakimler atanmıştır. Birbirini denetlemesi gereken, Emniyetin, Savcının, Mahkemenin, Yargıtay’ın ve HSYK’nın “birlikte hareket etmesi” böyle bir sonucu ortaya çıkarmıştır.

-Sivas olaylarında ölen insanların kurşunla öldürüldüğü iddiaları gündeme gelmişti. Bu iddialar doğru olabilir mi?

Sivas olaylarında iki kişinin silahla öldürüldüğü iddia değil gerçek! Dava dosyasında iki kişinin ateşli silahla öldürüldüğüne ilişkin adli tıp raporları var. Yargılama sırasında, savunma avukatları olarak ısrarla “bu kişilerin kim veya kimler tarafından öldürüldüğünün tespiti için” balistik inceleme yapılmasını talep etmemize rağmen, mahkeme bu talebimizi kabul etmedi! Mahkeme sanki iki kişi silahla öldürülmemiş gibi yargılamaya devam etti ve karar verdi. Bu eksiklik temyiz dilekçesinde dile getirildiği halde, Yargıtay bu itirazlarımızı dikkate almadı. Eğer kurşunla öldürülen iki kişi, şenlikleri düzenleyenlerden biri olsaydı, dünyayı ayağa kaldırırlardı. Mağdurların ve mağdur vekillerinin, yargılama süresi boyunca, bu olaylara silahla öldürülenler yokmuş gibi davranması, ölümle, mağdurlar arasında bir illiyet bağı olduğunu  göstermektedir. Bu kişilerden biri otel görevlisidir. Otel görevlisi, otelde kalanlarla tartışmış olabilir veya içeridekilerin aleyhine olabilecek bazı olaylara tanık olmuş olabilir. Talebimiz kabul edilseydi ve adli tıpta inceleme yapılsaydı, kurşunun hangi mesafeden atıldığı, yakın mesafeden (otelin içinden) mi, uzak mesafeden (otelin dışından) mi atıldığı ortaya çıkacaktı. Atış, otelin dışından yapılmış olsaydı, bu olay örtbas edilmeye çalışılmazdı. Otel görevlisi, muhtemelen otelin içinden birileri tarafından öldürüldü. Eğer ölüme sebebiyet veren kurşunlar güvenlik görevlileri tarafından atılsaydı,  orada görev yapan güvenlik görevlilerinin tümünün silahlarının balistik inceleme yaptırılması (ölenin vücudundan çıkan kurşunla polislerin silahlarının karşılaştırılması yapılması) gerekmez miydi? Bu da yapılmamıştır. Aynı olayda, kurşunla iki kişinin öldürülmesi ve bu olayın mahkemece hiçbir araştırmaya tabi tutulmaması, “bu davada nasıl bir yargılama yapıldığını” çok net olarak ortaya koymaktadır.

-Alevi-Sol örgütleri davalarında zamanaşımı vb. Gibi sebeplerle mahkumlar cezaevlerinden büyük oranda tahliye edilirken, müslüman tutsakların halen cezaevlerinde bulunması ve bunun dindar-muhafazakar bir çevrenin iktidarda olduğu bir dönemde devam etmesini nasıl değerlendirmeliyiz?

Sivas davasında, dönemin siyasal iktidarının ve medyanın sanıkları linç girişimine rağmen, mahkemelerde, (Sivas Ağır Ceza mahkemesinde) “birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermek” ve (Sivas Asliye Ceza Mahkemesinde) “toplantı ve gösteri yürüyüşüne muhalefet” iddiasıyla davalar açılmıştır. Davaların açılmasından sonra Antalya’da toplanan DGM savcıları “Düşünce örneği” adını verdikleri bildiride, bu olayın, anayasal düzene karşı işlenmiş bir suç olduğunu iddia etmişlerdir. Mahkemeler, bu bildiriyi takiben “görevsizlik kararları” vererek dava dosyalarını DGM’ne göndermeye başlamışlardır. Görevsizlik kararlarından sonra, dava dosyasının, Sivas’a en yakın Erzincan DGM’ne gönderilmesi gerekirken, (devletin önem verdiği davalarda operasyon merkezi) Ankara’ya nakledilmiştir! Ankara DGM, bütün bu baskılara ve yönlendirmelere rağmen, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüsten değil, birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet verme ve toplantı ve gösteri yürüyüşü kanununu ihlal suçundan hüküm kurmuştur. Yargıtay, dava dosyasında yer almayan bir slogan icad ederek kararı bozmuş, sanıkların, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan yargılanması gerektiğine karar vermiştir.  HSYK, Yargıtay’ın bozma kararını takiben, bu kararı veren hakimleri tamamen değiştirip yerine yeni hakimler atamış, bozma doğrultusunda karar verilmesini sağlamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun vermiş olduğu kararı inceleyenler, kocaman kocaman hakimlerin, yürürlükteki mevzuat hükümlerine nasıl takla attırdıklarını göreceklerdir. Bu karar, yasalarda hiçbir değişiklik olmadığı halde, suçun vasfının nasıl değiştirildiğinin ibretlik bir vesikasıdır! (Yargıtay’ın, “laiklik karşıtı eylemleri” anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçu olarak nitelemesine ilgi duyanlar, Özgün İrade Dergisinin 2015 Şubat sayısında yayınlanan, “28 Şubat mağdurları niçin hala cezaevinde?” başlıklı makaleme bakabilirler.) Sivas davasının sanıkları, adam öldürmeye sebebiyet vermekten ve toplantı ve gösteri yürüyüşüne muhalefetten mahkum edilmiş olsaydı, sanıkların tamamı 5-6 yıl sonra tahliye olurdu. Bu davada yargılanan sanıkların 33’üne, somut olayla hiçbir ilgisi olmayan anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüsten “idam” cezası verildi. İdam cezasının kaldırılmasıyla idam cezaları, ağırlaştırılmış müebbet hapse dönüştürüldü. Olayla ilgisi olmayan bir maddenin uygulanması nedeniyle, ömürlerinin sonuna kadar cezaevinde kalmaları gerekiyor. Bu davanın yargılaması, suç tipinin belirlenmesi, Yargıtay’ın bozma kararı, bozma kararından sonra anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçuna dönüştürülmesi, Ak Parti iktidarından önce yapıldı. Ak Parti, bu davadaki yargılama sürecinden sorumlu olmasa da, bu davada nasıl bir yargılama yapıldığını, Ak Partide bakan ve milletvekili olan çok sayıda kişi çok iyi biliyor. Ak parti, Devlet Güvenlik Mahkemelerini, Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırırken, (İstiklal Mahkemelerinin güncel versiyonu olarak görev yapan) bu mahkemelerin yarattığı mağduriyetleri de gidermesi gerekirdi. Bu konuda hiçbir adım atmadı! Emniyet-DGM-Yargıtay arasındaki ilişkiler ağı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. 17-25 aralık soruşturmalarında, Tahşiye davasında nasıl kumpas kurulduğu ortaya çıktı! İnşallah devlet, Ergenekon davası sanıklarından, Balyoz davası sanıklarından, 28 Şubat davası sanıklarından, Şike davası sanıklarından esirgemediği şefkat elini,  Sivas davasının sanıklarından da esirgemez, bir an öne bu konuya el atar, bu insanların mağduriyetleri bir an önce sona erer!

-Alevi toplumunun yargı-medya-sanat camiasındaki etkinliği ile dava arasında herhangi bir ilişki oldu mu?

Madımak otelinde dumandan boğularak (zehirlenerek) vefat edenler arasında, sanat camiasının tanınan ve sevilen isimleri de vardı. Sanat camiasının meslektaşlarına sahip çıkmasını normal buluyorum. Ancak sanatçıların, insani tepkilerinin (mezhep merkezli) saptırılmasına izin vermemeleri gerekirdi. Pir Sultan Abdal şenliklerine katılan ve otelde dumandan boğularak vefat eden sanatçıların çok azı alevi olduğu halde, olayı, Alevilere yönelik bir hareketmiş gibi sunulmasına alet olmuşlardır. Sanatçıların büyük bir çoğunluğunun bu olayı sahiplenmesinde, sanatçıların siyasi tercihlerinin rolünü de dikkate almak gerekir. Son dönemde cumhurbaşkanını takdir ettiğini söyleyen bazı sanatçıların kendi camiaları tarafından aşağılanması, hakaret edilmesi, mahalle baskılarına maruz kalması, sanatçıların büyük bir çoğunluğunun CHP ideolojisine sahip olduğunu göstermektedir. (Son dönemde yapılan bir ankette, sanat camiasındaki kişilerin %90’ının CHP’yi desteklediği ortaya çıkmıştır.) Sivas olaylarının, Alevi mezhebine mensup kişilere karşı yapılmış bir linç girişimi gibi sunulması, o dönemde Yargıda ve Yargıtay’daki alevi yapılanmayı da harekete geçirmiştir. Türkiye’deki medyanın, dindarlardan ve dindarlıktan hazzetmediği bilinen bir gerçektir! Medya organlarının en önemli gündem maddesi, bu akımın temsilcileriyle mücadele etmek olmuştur. Bu olay vesilesiyle, Refah Partisi zan altında bırakılmak ve yıpratılmak istenmiştir! Refah partisinin seçimlerde önemli bir sıçrama yapamamasının temelinde, bu ve benzeri provokasyonlar üzerinden medyanın algı operasyonu yatmaktadır.

-Genel olarak cezaevlerinde bulunan müslüman tutsaklara ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz? Mücadele bundan sonra nasıl devam ettirilmeli?

Cezaevinde bulunan Müslümanların tamamına yakını, 28 Şubat darbecilerinin kumpasları nedeniyle cezaevlerinde yatmaktadır. Onlar, 28 Şubat darbesinin mağdurlarıdır. Tam 22 yıldır cezaevinde yatıyorlar! Çocuklarını ayda biriki kez, 60 dakikayı aşmayacak şekilde görebiliyorlar! Böyle bir zulme kaç kişi sabredebilir! Mağdurların tavsiyeye değil, teselliye ve yardıma ihtiyaçlarının olduğunu düşünüyorum. Bu insanların, nasıl bir kumpas sonucunda oraya tıkıldıkları gün gibi ortada iken, hiç kimse kılını kıpırdatmıyor! Adeta orada unutulmuş gibiler! Faili belli olmayan kişinin ölümünden, mahalleliyi diyet ödemekle yükümü tutan medeniyetin temsilcileri olarak, bu mağduriyetten hepimiz sorumluyuz! Belli bir kesim, çevrenin korunması (HES barajları, altın madeni, vs.) için kampanyalar düzenlerken, karıncaya bile zarar vermeyen Müslüman kardeşlerinin cezaevlerinde çürümelerine sessiz kalmalarını anlayamıyorum. Hani hepimiz tek bir vücut gibiydik? Bir yerimize iğne battığında bu acıyı hepimiz hissederdik? Öyle olmadığı anlaşılıyor! Kötülükleri eliyle düzeltmesini, buna gücü yetmezse diliyle karşı çıkmasını, buna da gücü yetmezse (zalimlere) buğzetmesini tavsiye eden bir dinin temsilcilerine, dünya hayatı daha tatlı geliyor!

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder