Afrika'daki Kuraklık ve Ramazan

RUMEYSA FİRDEVS BULUT

AFRİKA’DAKİ KURAKLIK VE RAMAZAN

Son bir aydır dünyanın ve ülkemizin gündeminde ilk sıralara yerleşen, küçük-büyük herkesin akıllarında yer etmiş olan bir insanlık krizi yaşanmakta: Doğu Afrika'yı etkisi altına alan kuraklık. "Afrika Boynuzu" diye adlandırılan ve Kenya, Somali, Etiyopya, Cibuti ve Uganda'yı içinde barındıran ülkelerde açlık ve kuraklık hayatları olumsuz etkilemeye devam ediyor. Öncelikle Somali'de üst üste yağışsız geçen sezonlardan sonra ziraat faaliyetlerinin ve dolayısıyla hayvancılığın yok olması, insanları ülkelerini terk etmek zorunda bıraktı. Aynı susuzluk sıkıntısı, bahsi geçen diğer ülkelerde de mevcut. Ülkelerini terk eden Somalili, Ugandalı, Cibutili insanlar Kenya sınırında var olan mülteci kamplarına akın etmeye başladı. Üç aydır devam eden göçler sonucu, mülteci kamplarında büyük izdihamlar yaşandı. Bölgede faaliyetler yürüten tüm kurum ve sivil toplum kuruluşları, şu an öncelikle açlıkla mücadele eden ve hayatlarını kaybeden insanları yaşatma faaliyetlerine ağırlık vermiş durumda. Acil yardımlar, temel gıda malzemeleri bölgeye ulaştırılmaya devam ediyor.

Ancak eldeki son verilere bakıldığında, temel yardımların bile yetersiz olduğu, geçen birkaç ay içerisinde sadece "açlık" nedeniyle 29 bin çocuğun hayatını kaybettiği görülüyor. Bölgenin tamamında hala 11 milyon insan açlık tehlikesi altında yaşıyor. Sadece Somali'de 3,7 milyon insan hala açlık krizinde, 3,2 milyon insan ise acil desteğe muhtaç durumda.

Afrika Boynuzu’ndaki duruma genel olarak bakıldığında, kuraklığın en ciddi hissedildiği bölgenin Somali olduğunu söylemek mümkün. 19. yy.dan sonra İtalya ve İngiltere sömürüsü ülkenin istikrarını iyiden iyiye yok etmiş.  Sömürge düzeni ülkeye iç savaş ve komşu ülkelerle sorunlar getirmiş, ayrıca dış müdahalelerin sürekli devam etmesi sonucunu doğurmuş. Silahlı çatışmalar da ülkedeki tarım ve hayvancılık faaliyetlerini olumsuz etkilemiş. Geçimini temelde tarım ve hayvancılıkla sağlayan halk ise çareyi göç etmekte buldu. Kenya ve Etiyopya sınırındaki Daadab, Dolo Ado, Dagahaley adlı mülteci kamplarına günde ortalama 1.600 kişi sığınma amaçlı giriş yapıyor. Kamplara sığınma süreci ise çok daha trajik tabloları gözümüz önüne seriyor. Etiyopya, Somali ve Cibuti’den Kenya sınırındaki kamplara ulaşmaya çalışan mültecileri yaklaşık 20 günlük bir yol bekliyor. Çok az su ve yiyecekle bu yolu tamamlamak zorunda kalan insanlar, bu yokluğa ek olarak bir de haydutların saldırılarıyla uğraşıyor. Bu çeteler zaten çok az olan yiyecek ve eşyalarını yağmalamakla kalmayıp, ailelerdeki kadınlara tecavüz ediyor. Kamplarda tutulan raporlara göre, 5 kişilik bir ailenin en az 1 ferdi kampa ulaşmaya çalışırken hayatını kaybediyor. Medyadan her gün gözlerimizin önüne serilen görüntüler, geride kalan insanların bir mezarı bile olamadığını, yol kenarlarında bırakıldıklarını ve yola böylece devam edildiğini gösteriyor.

Doğu Afrika’da durum, aslında yukarıdaki üç paragrafla sınırlanabilecek gibi değil.

Çocuğunu yolun kenarına bırakıp, bir damla su için yola devam etmek bir anne için ne kadar acı verici olabilir? Hasta eşini terk eden, beş çocuğunu yanına alıp yaşam mücadelesi veren bir kadının hissettiklerini kim tarif edebilir? Evini, yurdunu terk etmek zorunda kalmak nasıl bir histir? Ve en önemlisi, “açlıktan ölmek” nasıl bir şey olabilir? Öncelikle sakin bir kafayla “açlıktan ölmek” üzerine düşünelim. Biz farkında olmasak da bu söylemi aslında sıkça kullanıyoruz. Hangimiz bir gün eve gelip “Açlıktan ölüyorum!” dememişizdir ki? Muhtemelen en fazla 10 saat aç kaldığımızda bu tepkileri veriyoruzdur. Peki, hayatını açlık içinde geçirmek zorunda kalan Afrikalı insanları ne kadar düşünüyoruz / anlayabiliyoruz?

Aslında bu mesele içinde yaşadığımız günlerin anlamına son derece paralel düşüyor. Medyada kullanılan bir tabir vardır ya hani; “Zamanlama çok manidar!” diye. Afrika’da ve bilhassa Somali’de 90’lı yıllardan beri hüküm süren kıtlığın son bir iki ayda gündemimize düşmüş olması son derece manidar duruyor. Çünkü içinde bulunduğumuz ay, Ramazan ayı. Açlığın, susuzluğun ne demek olduğunu bir nebze daha iyi hissetmemiz ve anlayabilmemiz için bize bir fırsat olarak verilmiş otuz gün... Düşkünlere ve ihtiyaç sahiplerine belki de en çok infakta bulunduğumuz, onların dertleriyle en çok dertlendiğimiz ay… Unutmadan ekleyelim, bir başka manidar zamanlama da 2010 yılı Ramazan ayında yaşanmıştı. Pakistan’da sel felaketi olmuş, binlerce insan evsiz, yurtsuz kalmış ve binlercesi hayatını kaybetmişti. Pakistan sel felaketinin yaraları hala sarmaya devam ediyor. Ancak insanlık krizi tam anlamıyla terk etmiş değil Pakistanlıları.

Görüldüğü üzere son iki senedir, Ramazan ayını müteakip bir felaket ile sınanıyor insanlık. Burada amaç, felaketleri Ramazan gibi bereketli bir ay ile ilişkilendirmek değildir. Dünya üzerinde yaşanan kıtlık, sel gibi felaketleri ve bunlarla imtihan edilen insanların durumunu son iki seneye indirgemek, hiç değildir. Ancak buradan çıkarılacak dersler ve sorgulanması gereken kişilerin olduğu hepimizin malumudur. Dünya üzerinde refah ve bolluk içinde yaşayan bir çok toplum varken, bu felaketlerin ortaya çıkardığı sonuçları ciddiyetle düşünmemiz gerekir.

Hele de bu toplumlar Ramazan ayı ile daha çok hassaslaştığı iddia edilen Müslüman toplumları ise, durumun ciddiyeti bir kat artıyor. Asıl imtihan edilen kim; kıtlıkla mücadele eden ve yiyecek bulabilmek için kilometrelerce yol yürüyen Afrikalı çocuklar mı, yoksa sofralarında her şeyi tastamam olan bizler mi? En basitinden sofralarımızdan artan onca yiyeceği, israf ettiğimiz suları onların gözünden görmeye çalışalım. Bizim umursamadığımızın, dünya üzerinde bir başkası için ne kadar hayati önem arz ettiğini ve burada bir adaletsizlik yattığını görelim. Sorumluyuz, yalnız sorumlu olduğumuz tek mesele şu anki açlık değil. Zengin yeraltı ve üstü kaynakları, enfes tarihi geçmişi, renkli kültürlerin merkezi, İslam’ın Medine’den önce ulaştığı ve kök saldığı Afrika, bugün taşıdığı büyük potansiyel ve ticari arka planla nice olumsuzluklara rağmen dünyanın belki de en güçlü kıtasıdır. O halde, Müslüman Afrika’yı şu anki durumuna getiren, 100 sene öncesine kadar tek bir Afrika devleti olarak bir bütünlük içinde yaşayan Afrika’ya sınırlar çizen, iç savaşlarla birbirine düşüren sömürgeci-emperyalist zihniyetler iş başında iken bizler nerelerdeydik?

Bunlar sormamız gereken sorular. Kendimizi ve geçmişimizi sorgulamalıyız. Müslümanlar olarak biz, sadece kendimizi düşünemeyeceğimiz için bir taraftan Ramazan’ın şükrünü eda ederken bir taraftan da diğer Müslümanlara nasıl faydamız olabileceği üzerine kafa yormalıyız. Bunun için önce elimizden gelen en pratik çözümlere başvuralım. Öncelikle yapılabilecek yardımları gözden geçirelim, elimizden geleni ardımıza koymayalım bir çocuğun daha ölmemesi için. Ama en önemlisi, insafımız ve vicdanımızı bir karşımıza alalım ve kendimizi muhakemeden geçirelim. Afrika’nın zengin bir kıta olduğunu, geleceğe sahip olduğunu unutmayalım. Afrika deyince aklımıza önce ne geliyor? Siyah renk, zayıf çocuklar, çaresiz gözlerle bakan analar. Hâlbuki siyah, basit bir renk olmadı hiçbir zaman. Çünkü beyaz da siyahı ister yanında. Siyah olmadan bir hiçtir, siyah, güzeldir.

Afrika’daki kıtlıkla ilgili anlatılanların gerçekliğini biraz olsun hissedebilmek için, Somali’deki insan hikâyelerinden biri ile noktayı koymak uygun olacaktır. Fatuma Badel, hasta eşini geride bırakarak 8 çocuğuyla Somali'den kaçtı. "Çok hasta oldu ve onu taşıyamadım. Yaşıyor mu ölüyor mu bilmiyorum. Bu en küçük çocuğum, kampa ulaştığımda ölü gibiydi. Şimdi çok şükür yeniden ağladığını duyabiliyorum."