casino maxi

Abdullah Yıldız Hoca ile “Kur’an ve Sünnet Bütünlüğünü” Konuştuk.

Düşünce Eki 06, 2016 0 Yorum

Röportaj: Furkan Gençoğlu

abdu

Genç Öncüler: Hayatı Kur’ân ve Sünnet’e göre nasıl yaşamalıyız?

Abdullah Yıldız: Kur’ân-ı Kerîm hayat kitabıdır. Hayatın bütün alanlarını düzenlemek için Rabbimiz tarafından indirilmiş bir kılavuz kitaptır. Ezeli ve ebedi bir kitaptır, kıyamete kadar geçerlidir. Enfal suresinin 24.ayetine baktığımızda “Ey iman edenler! Allah ve Rasulü” (bakın sadece Allah değil), “sizi hayat verecek ilkelere çağırdığı zaman koşun” der. Devamında da “Allah kişiyle kalbinin arasına girer” der; dolayısıyla Allah gönle, zihne, kalbe yani insanın hayatına yön veren odak noktasına hitap eder. Kalp bütün manevi hayatımızın merkezidir. Akletme, fikretme, iman etme, sevme, nefret etme vb. hayatımızı şekillendiren merkezdir. Bu manada Kur’ân da hayatın kalbidir, Kur’ân’a ve sünnete sarılalım ki hayat bulalım. Burada “Allah’a ve Resulüne itaat edin!” mealindeki ayetleri hatırlatalım. Bu âyetlerde itaat ediniz fiilinin iki defa tekrarlanması da çok enteresandır; yani “Allah’a itaat edin ve Rasul’e itaat edin”. Burada bazılarınca dillendirilen Allah’a Rasul’ünü eş koşma suçlamaları saçmadır ve modern bir tepkidir.  1450 senedir ümmet-i Muhammed, “Allah ve Rasulü” terkibini kullanırken hiçbir zaman Rasulüllah’ı Allah’a eş görmedi, sözlerini de Allah’ın sözleri gibi algılamadı. Peki nasıl anladılar? Vahiy Allah’ın sözleri olup ana ilkelerdir, Rasulüllah efendimizin sözleri, uygulamaları ve takrirleri yani yapılan bir uygulamayı onaylaması da -ki sünneti seniye diyoruz bunların hepsine birden-, Kur’ân-ı Kerim’in pratik hayata aktarımından, tefsirinden ibarettir. Hasılı Kur’ân’da bu ifadeler geçer ve biz hayatımızı Allah ve Rasulünün talimatlarına göre düzenleriz.

Genç Öncüler: Peki hocam “Kur’an bize yeter” ifadesi tefrikaya sebep olmaz mı?

Abdullah Yıldız: Bu ifade çok cazip bir ifade. Tabi ki Kur’ân bize yeter, kıyamete kadar yeter; bütün insanlığın problemlerini çözmeye yeter. Kur’an’da “Yaş ve kuru her şey Kitap’tadır” (Enam/59) âyeti var. Ama bu haşa “Rasul’e gerek yoktur” manasına gelmiyor. İşte bu ifadeden bu çıkarımı yapan zihin sorunlu bir zihindir. Elbette Kur’an bize yeter; Kur’an bu dünya ve ahiret saadetini sağlayacak tüm ilke ve prensiplere sahiptir. Peki ama, Allah neden Hz. Peygamber’i (s) gönderdi? Hâşâ onu postacı olarak gönderip, “Al bu Kitab’ı, aktar, başka hiçbir şeye karışma” mı dedi? Rasulüllah efendimizin ve diğer peygamberlerin görevlerinin ne olduğunu yine Kur’an’dan öğrenelim: Mesela Bakara/151.ayette “Daha önce gönderdiğimiz gibi size de içinizden bir Rasûl gönderdik ki, o size ayetlerimizi tilavet eder” buyurulur. Tilavet’in manası sadece okumak değil; uygulamak, hayata aktarmak, peşine düşmek, takip etmek gibi manaları da var. Dolayısıyla hem okur, pratik hayata aktarır ve hem de örnekleyerek sizin uygulamanızı sağlar demektir bu. Peygamberimiz sadece “ben okudum, ne haliniz varsa görün” demez; âyetin devamında ifade edildiği üzere “sizi arındırır”; Kur’ân ile nasıl arınmamız gerektiğinin yol ve yöntemlerini bize öğretir, rol model olarak bize örnekler ve ‘böyle yapın’ der. “Kitabı ve hikmeti öğretir”. Hikmeti âlimlerin önemli bir çoğunluğu sünnet olarak anlamışlardır. Kitab’ın Hz. Rasûl’ün (s) hayatında ete kemiğe bürünmüş olan şeklidir sünnet. Zaten O, “yaşayan Kur’ân” değil midir? Hz. Aişe (r.a) annemize, Efendimizin hayatı sorulur; o “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an’dır” der. Rasûlüllah’ın temel ahlâki özelliklerini Kur’an’da bulursunuz, Sünnet de bu ilkelerin tatbikatıdır. Efendimiz buyuruyor ki: “Rabbim beni edeplendirdi ve ne güzel edeplendirdi”. Ben sadece Kur’an’a bakarım, onun şekillendirdiği rol modele bakmam, gibi bir sonuca varmak sapmadır. Birileri karşılıklı bir kavga içerisinde “siz hadisleri, peygamberi yok sayıyorsunuz” diyor, karşı taraf da kendini savunmaya çalışıyor; derken bu arada Kur’an ve sünnetin birlikteliği konusunda zihnilerde var olan sabiteler zedelenmeye başlıyor. Bu tartışmalarda zaman zaman ifrata ve tefrite gidiliyor; bir taraf Rasulüllah efendimizin sünnet-i seniyesini koruma adına, onun idrarına ya da afedersiniz sümüğüne şifa diyebilecek kadar uç ve uçuk hatta kutsallaştırıcı ve putlaştırıcı noktaya gelirken, öbür taraf da Peygamberimizi tümden devreden çıkarıcı bir başka uç ve uçuk noktaya savruluyor…

Genç öncüler:  Zaten uçuk yorumlar medyatikleşmeye meyyal, televizyonlarda gördüğümüz din hakkında konuşan insanlar da bu gibi uçuk mevzularda konuşuyorlar, bir nevi şov dini.

Abdullah Yıldız: Medya insanları Allah ile Kur’ân ile buluşturmaktan ziyade, reyting üretmeye, dikkat çekmeye, insanları ilginç şeylerle meşgul etmeye çalışıyor. Peki, hocalar bunlara niye alet oluyorlar?

Konumuza dönersek; meseleye ifrat ve tefritlerden uzak, dengeli ve doğru yaklaşım nedir? Kur’ân-ı Kerim’de, Peygamberimize, “Ben de sizin gibi bir beşerim” demesi emrediliyor (Kehf/110; Fussilet/6). O da buyuruyor ki: “Ben Kureyşli kuru et yiyen bir annenin çocuğuyum”. Bir beşer olarak ashabıyla istişare ediyor, bazı konularda. Mesela Bedir savaşında orduyu yerleştirme konusunda askeri/teknik açıdan bir sıkıntı görüyor bir sahabe. O sahabe biliyor ki, bu tür teknik konularda eğer Hz. Peygamber’e (s) bir vahiy gelmediyse isabet etmeyebilir. Nitekim Rabbimiz de Rasûl’ünü düzeltmiştir. Ama sahabe Allah Rasulü’nden istişare terbiyesini öğrenmiştir. Hubab bin Munzir (r.a) der ki: “Ey Allah’ın Rasulü, bu konuda bir vahiy mi geldi yoksa siz kendi savaş tecrübenize göre mi bu orduyu dizayn ettiniz?” O da “Hayır, kendi savaş tecrübeme göre” deyince, sahabe; “yâ Rasulallah, bu dizayn benim tecrübeme göre isabetli değil” der edeplice. Hatırladığım kadarı ile şöyle devam eder: “Ya Rasulallah, düşmanın sayısı bizden daha fazla; eğer su kuyularını ele geçirirlerse üstünlüğü ele alırlar. Biz önce kırbalarımızı, tulumlarımızı dolduralım ve sonra da bu kuyuları kapatalım. Arkadaki su kuyusu bize yeter; onu güvenceye alalım. Ve ordumuzu da şuraya çekelim… Şöyle yapalım, böyle yapalım…” Efendimiz (s.) bu sahabenin kanaatini uygun görür ve orduyu onun teklifine göre düzenler. İşte dengeli yaklaşım budur. Burada Efendimizin insani özelliklerini dile getirirken, onu sıradanlaştırmaya, hâşâ onu yok saymaya kalkışmıyoruz; ‘O bir ayet hakkında şöyle demişse ben de böyle söylüyorum” demiyoruz; “o şöyle bir hüküm vermiş, ben de böyle bir hüküm veriyorum” demiyoruz. Onu bir postacıya indirgemiyoruz.

Kısaca, bu konularda ifrat ve tefritten uzak durmamız gerekiyor. Dahası, ekranlarda, sosyal medyada yapılan konuşmaların, tartışmaların toplumda nasıl bir karşılık bulduğuna, algılandığına bakmalıyız…

Genç öncüler: Peygamberimizin içtihatlarının değişen hayat şartlarına göre farklı yorumlanması, Kuran-sünnet bütünü etrafından nasıl değerlendirilebilir?

Abdullah Yıldız: O günden bugüne nelerin sabit kalıp, nelerin değişebileceğini konuşmak öyle basit bir mesele değil. O günün hayat şartları içerisinde kullanılan bazı araçlar bugün kullanılmayabiliyor, ama ana ilkeler ve talimatlar değişmez. Mesela abdest alırken, o gün ibrik kullanırken de bugün musluk kullanırken de esas olan arınmaktır, suyu israf etmemektir ve abdesti Hz. peygamber nasıl alıyorsa onun gibi almaktır. Burada esas olan, ana ilkeleri kaçırmamak, sabiteleri yerinden oynatmamaktır; makasıdu’ş-şeriadan (Şeriatın maksadından) uzaklaşmamaktır. Bir misal daha vermek gerekirse, Kur’an-ı Kerim’de namaz şöyle kılınır diye bir tarif yoktur. Taha suresinin 14.ayetinde, Hz. Musa’ya, tevhid mücadelesinin ibadet planındaki ilk adımı olarak “namazını dosdoğru kıl” buyurur Rabbimiz. Kur’ân “namazı kılınız” der, rükû ve secdeden bahseder ama “nasıl kılacağız?” sorunun cevabı, kaç rekât ve kaç vakit kılınacağının cevabı verilmez; secdelerin iki kere yapılması gerektiği söylenmez. Biz bütün bunları Peygamberimizin örnekliğinden öğreniriz. O, “Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın” buyurur, biz de onun gibi namaz kılarız. Bugün uç noktaya savrulanların dediği gibi, kalkıp “salat yardımlaşmadan ibarettir” demeyiz ya da “salat duadır, ben birtakım dualar okurum ve salatı ikame etmiş olurum” diyemeyiz. Bu tür söylemler, Hz. Peygamberin varlığını, uygulamasını yok saymaktır. Bunun tersi, Efendimizi kâinatta tasarruf sahibi görüp ona bazı ilahlık özellikleri atfetmek de tefrittir.

Yeri gelmişken, Müslümanların işi-gücü bırakıp özellikle de medya önünde bütün enerjilerini ve imkânlarını birbirlerini hırpalamaya harcamaları ve insanlara İslâm’ı doğru şekilde anlatmak yerine, birilerine laf yetiştirmeye hatta onları tekfire kalkışmaları anlaşılır şey değildir. Müslüman öncülerin ve fikir adamlarının birbirlerini törpülemelerine yönelik bir oyun oynanmakta ve 15 temmuz öncesi fay hatları yeniden harekete geçirilmek istenmektedir. Maalesef bizimkiler de bu oyuna gelmektedir. Özellikle 15 Temmuz gibi olumlu bir süreçte İslâmî konularda insanlara öncülük edecek kişilerin bütün enerjilerini kendi içlerinde tüketmeleri gerçekten çok üzücüdür. İslam bu topraklarda yeniden ayağa kalkma fırsatı yakalamışken, bizim iç çekişmelerle geçirecek vaktimiz olmamalıdır.

Genç öncüler: Örneğin CNN Türk’te yapılan bir programda darbenin sadece teolojik kökenli olduğu ve sanki darbeye dini cemaatlerin sebep olduğu gibi bir iddia ortaya atıldı hocalarımız tarafından.

Abdullah Yıldız: Maalesef, medyada İslam adına konuşan hocalarımız zaman zaman çok ciddi yanlışlar yapıyorlar. İslam’ı modern dünyaya ve insanlığa sunarken, bazen anlaşılmaz bir komplekse giriyorlar; İslâmî esasları batılı normları merkeze alarak, onların düşünce ve fikir kodlarına sığınarak sunma gayretkeşliğine kapılıyor ve bir de bakıyorsunuz, anlattıkları İslâm değil, Batı’nın “evrensel değerler” diye yutturduğu modern, seküler değer yargıları; bazen liberalizmden, bazen de sosyalizmden ödünç kavramlar devşirerek muhataplarına İslâm’ı anlattıklarını sanıyorlar. Genelde savunmacı bir yaklaşım içinde İslâm’ı sunayım derken, bir de bakıyorsunuz, İslâmî sabiteleri kalmamış. Öbür taraftardan da, gırtlağına kadar yanılgılar ve hurafelerle örülü, insanlara “böyle din olmaz” dedirtecek uç ve uçuk bir din anlayışı. Aziz İslâm’ı, Allah’ın ve Rasûlü’nün ortaya koyduğu tarzda, itidalli, dengeli ve özgün bir şekilde apaçık insanımıza anlatmak varken, neden ifratlara ve tefritlere sapılır, neden indi yorumlar ve meşrepler “Din” diye takdim edilir? Neden toptancı yaklaşımlarla bazı İslâmî yorumlar reddedilir ve yok sayılır? Böyle bir ortamda insanlar da dengelerini kaybediyorlar. Mesela, birisi Kur’an vurgusu yaptı diye onu hemen “Kur’an Müslümanı”, “oryantalist”, “modern sapık” diye suçlamak veya tam tersi, tasavvuf ve tarikattan bahsedince de onu “hurafecilik”le veya “şirk”le itham etmek, çok kolay başvurulan yollar ve söylemler olabiliyor; ya ifrat veya tefrit… Burada dengeli yaklaşım içinde olmak gerekiyor. Şu an, gerçekten hakkını vermek lazımsa, bu dengeli yaklaşımı, Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Görmez’in beyanlarında bulabiliyoruz. Biz de Namaz Gönüllüleri Platformu ve Eyüp Buluşmaları Platformu gibi ortak çatılar altında bir araya gelen hocalar olarak, farklı çizgilerde olsak da ifrat ve tefritten uzak bir itidal noktası yakalamaya çalışıyoruz. Farklı gruplardaki hocalarımız, ümmetin ve Türkiye Müslümanlarının sorunları hakkında Kuran ve sünnet perspektifli ortak akıl merkezli çözümler üretmek için çabalıyorlar. İşte insanımızın beklediği budur. İnsanımızın en çok şikâyet ettiği konu ise şudur: “Hocam, Allah aşkına şu televizyon programlarına çıkıp da birbirlerine sataşan hocalarımıza bir şeyler söyleyin”; “biz gençlere İslam’ı anlatmaya çalışırken bu tartışmalar hep bizim önümüzü tıkıyor; birileri çıkıyor ‘ama hocam geçen şu tv’de, şu konu hakkında falan hoca şöyle, öbürü de böyle dedi, siz ne diyorsunuz’ diyor ve biz bir türlü esas konularımıza gelemiyoruz.”

Özetle; bizim temel meselemiz,” Kur’an ve sünneti kendi hayatımıza ve toplum hayatına nasıl hakim kılmalıyız?” olmalıdır. Bizim asıl endişemiz bu olmalıdır. Allah, bizi bu dünyada mutlu kılacak ana ilkeleri Kitab’ında vaz’ etmiştir. Fakat bunların pratik hayata geçmesinde örnekliğe ihtiyaç vardır. O da Ahzab suresinin 21.ayetinde “Allah Rasulünde sizin için güzel bir örneklik vardır” buyurulduğu üzere, Efendimizdir. Allah Rasûlü’nün örnekliği dikkate alınmadan İslam yaşanamaz. Ayrıca Kalem suresinin 4.âyetinde ifade buyurulduğu üzere, Efendimiz “huluku’l-azim” (yüce ve kuşatıcı ahlâk) üzere yaratıldı ve terbiye edildi. Ve dahası o, “âlemlere rahmet” olarak gönderildi. Hayatımızın her bir alanı, her bir kompartımanı ayrı bir âlemdir. Kuran hayatın bütün alanlarına hükmedecek bir hayat kitabıdır. Peygamberimizin âlemlere rahmet olması da; mesela eğitim âlemi, ticaret âlemi, aile vb. gibi hayatın bütün alanlarında ve âlemlerinde Efendimizin hayatı, uygulamaları ve örnekliği gerçek manada bir rahmettir. Efendimiz, bizim için her alanda rol modeldir.

Özet cümlemiz şudur: Kur’an bizim için “hayat kitabı”dır, temel ilkeler bütünüdür ama bu ilke ve talimatların pratiğe aktarımında “nasıl” sorusunun cevabı Rasulullah’ın uygulamalarıdır. Bu ikisini birbirinden koparmazsınız. Bu ikisiyledir ki, İslamiyet yeniden ete kemiğe bürünür. Rabbim, Kitabını Peygamberimizin okuyup anladığı tarzda anlamayı bugünün dünyasında yaşamayı bize nasip etsin.

Genç Öncüler: Amin.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder